RAVİVE KOZMETİK DAVASININ CELSELERİNDE İNSAN VE “İNSAN” SİLÜETLERİ Katilin eşinin LV çantası altı kadının yaşamı
Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik faciasının davası aynı salonda adeta iki farklı Türkiye’nin kesimlerini bir araya getirdi. Bahar Gök, “Katilin eşinin Louis Vuitton çantası, ölen kadınların hepsi asgari ücretli olsa, altı kadının yaşamı o bir çanta işte” dedi
Röportaj Serisi – 3
Ravive Kozmetik faciası
“Ali Osman Akat'ın, katilin eşinin kullandığı çanta Louis Vuitton ve kadınların kaç maaşı eder? Şu an fiyatını bilmiyorum ama o zaman 5-6 maaşına denk gelen bir rakamdı, belki şimdi daha fazladır. Bir çanta. Ölen kadınların hepsi asgari ücret almış olsa, altı kadının yaşamı o bir çanta işte.”
Gebze’de görülmesi gerekirken kamuoyundan ve gözler önünden Kandıra’da cezaevi kampüsü içine adeta sürülüp nizamiyeden mahkeme salonuna ulaşmaya çalıştığınız süreçte cezaevi kurallarının uygulandığı Ravive Kozmetik faciasında dört gün süren ilk celseyi iki gün süreli takip edebilmiştik.
İki gün süren ikinci celsede ise, ikinci celsenin ikinci günü görüşmeleri açıklanandan bir gün öncesine çekilince, hiç izleyememiştik. Bu süreçte zaten haber sitesi olarak aboneliğimizin de olmadığı ajansların geçtiğiyle sınırlı ve kısıtlı bilgilerle kalmadan yaptığımız haberlerde DEM Parti Emek Komisyonu Eş Sözcüsü ve Gebze İlçe Örgütü Yönetim Kurulu Üyesi Bahar Gök’ün sahadan ve yerinden aktardığı bilgilerle önemli desteklerini gördük. Röportaj serimizin üçüncü gününde Bahar Gök’ün gerek celselere, gerek salondaki insan ve “insan” figürlerine dair diğer değerlendirmeleri şöyle:
“Asıl can acıtıcı şey şu. Dilovası işçi cinayetiyle bir kamuoyu yaratıldı gibi görünüyor ama hemen peşine işte Çolakoğlu'nda üç işçi hayatını kaybetti. Yine bir çelik fabrikasında işçinin kafası sıkıştı. Bunun bir sonu yok ve bunlar gündem olmuyor artık. Bu vakalar ölüm istatistiğine dönüştü artık. Rapor tutar olduk. O isimler, o hayatlar, onların geride bıraktığı hayatların ne olacağı sorusu bizlerin artık zihinlerinden yavaş yavaş siliniyor gibi. Alışkanlık kazanıyorsun ya. Burada aynı zamanda onun olmaması için uğraşıyoruz.
Mahkemenin Kandıra'da olması katılımı biraz azaltıyor ve gündemde tutmakta zorlanıyoruz. Basın yoluyla, kadın hareketiyle, sendikalarla gündemde tutmaya çalışıyoruz. Bağımsız sendikaların bu anlamda çok daha fazla çabası olduğunu görüyorum. Onların çabalarıyla ancak gündemde yer edinebiliyor. Geri kalan havuz medya işin daha çok kriminal, sansasyonel, magazinel yanıyla ilgileniyor. İşte ‘O gün Aleyna'ın hesabına para giriş çıkışı yapılmış’ gibi.
Bizim açımızdan kamuoyu vicdanında ve toplumsal mücadelenin parçası olan insanların nezdinde bu tür kanıtlara ihtiyaç yok, şu çok net çünkü: İşçiler orada gece gündüz çalışıyorlar, bir asgari ücret bile alamıyorlar ve sigortaları yok ama o fabrikaya birkaç ayda bir gelip giden gelinlerine sigorta yapıyorlar. Yani başka bir hırsızlık, başka bir hak gaspı, yani emek sömürüsünün boyutun açığa çıkıyor. ‘Ben orada çalışmıyorum’ diyen kadın başka bir usulsüzlüğün, orada yaptıkları başka bir üçkâğıdın itirafını yapıyor.
‘Çalışmadığım bir yerde ben sigortalı görünüyorum.’
Niye?
‘Emeklilik primim dolsun diye.’
Bu bir itiraf. Mahkeme kayıtlarında var ama bununla ilgili bir şikâyet yapıldı mı, mahkemeye bir başvuruda bulunuldu mu bilmiyoruz. Normalde bununla ilgili başvuruda bulunulmalı.
Aileleri de en çok yaralayan, onların vicdanında, duygularını daha çok rahatsız eden detay bu: Benim çocuğuma niye yapılmadı?’
Kızların aileleri de kadınların yakınları da şunu söylüyor: Yani hep sigorta için tartışmışlar. ‘Ha bugün ha yarın’ derken yapmamışlar, kandırmışlar kadınları. Aytekin eşi Esma’ya, ‘Sigortan yapılmıyorsa işe gitmeyeceksiniz’ demiş.
Esma eşine. ‘Tamam’ demiş.
Eve kadar gelip ikna etmiş, ‘Tamam sigortanı yapacağım’ diye. Öldükten birkaç gün sonra öğreniyorlar ki sigortasını yapmamış.
Herkesin iyi niyetini kullanarak, kandırarak bu insanları bile bile ölüme götürmüşler.
Ve çalışırken de defalarca aslında böyle bir parlama haliyle ufak ufak yangınlar çıkmış orada ama hızlıca söndürmüşler. Kadınların, adamların kıyafetleri yanmış, söndürmüşler, olayın üstünde durmamışlar. Ama kadınlar çalışırken hep, ‘Elektrik kabloları’, ‘İstifleme’ demişler, güvensiz koşullardan söz etmişler. Orada birçok şeyden bahsedip bununla ilgili zorlamışlar. Ama patronları Kurtuluş Oransal, ‘Ha bugün ha yarın’ derken hiçbirini yapmamış. Kanunda adam öldürme diye geçiyor ama kasıtlı insan öldürmedir bu.
Bunun için herhangi bir kanun maddesiyle, ne kadar ceza aldık alacaklarını belirlemek belki aileleri biraz rahatlatacak ama bizim açımızdan çok net, bu adamlar katil. Kimyasallarla içli dışlılar, formül yaratıyorlar. Yeni parfüm kokuları, kremler yaratıyorlar. Yeni bir şey üretiyorlar. Demek ki bu işin sonuçlarının ölüm olacağını, getireceğini bilen insanlar. Bile bile yapılıyorsa o katil. Hatta katliam sonrası Dilovası'nda sohbet ettiğimiz insanların birçoğu, ‘Seri katil olarak yargılansınlar’ diyordu. Konu bu kadar netti herkesin aklında, vicdanında. Önce altı kişi, sonradan Tuncay Yıldız hayatını kaybetti. Evet, seri katilliğe giriyor. Planlayarak, tasarlayarak olmadığı için seri katil değiller deniliyor. Çok haklı bir tepki bence.
- Ali Osman Akat’ın eşi ilk celseye, hayli dikkat çeken bir tarzla gelmişti?
- Şimdi kadın üzerinden o yargılamayı yapmak istemiyorum. Kadın meselesi sınıflar üstü ve siyasetler üstü bir mesele. Öyle karşı karşıya getirmek istemiyorum ama mesela orada sadece beni de böyle çok rahatsız eden bir şey vardı. Asgari ücret o zaman 22 bin liraydı ve kadınlar 20 bin lira bile alamıyorlar ama Ali Osman Akat'ın, katilin eşinin kullandığı çanta Louis Vuitton ve kadınların kaç maaşı eder? Şu an fiyatını bilmiyorum ama o zaman 5-6 maaşına denk gelen bir rakamdı, belki şimdi daha fazladır. Bir çanta. Ölen kadınların hepsi asgari ücret almış olsa, altı kadının yaşamı o bir çanta işte. O çanta hiç gitmiyor aklımdan. Çok sinir olmuştum o gün. ‘Bahar’ dedim kendime. ‘Dur, sus, kışkırtma.’ Çünkü onlarla ilgili bir şey değil ya, o çanta altı kadın işçinin alamadığı maaşı ya.
- İki tahliyeye dair karar sonrası mahkemede çığlık attılar, orada bir gerilim oluştuğu söylendi?
- Gerilim oluşmadı ama düzenlerini öyle bir kurmuşlar ki yaptıkları hiçbir şeyin sorumluluğunu almıyorlar diyorum ama bunun suç olduğunu düşünmüyorlar. Yani işçi yedek parça ya, gidenler onlar. Yani bu ‘fıtratında var’ bu işlerin. ‘Giden gitmiş, kalan sağlar bizimdir’ O çok kötü. Yani orada bir Olcay'ın ve Ömer'in ailesinin duyarlılığı yok bu insanlarda? Çünkü onların konforu esas. Kocaları, babaları, akrabaları dedikleri adamlar bu işleri yapmışlar, korkunç karlar elde etmişler. Yakınlarına da konfor alanı sağlamışlar. Kendileri öyle bir koşulda üç gün ya da üç saat çalışırlar mı? Bilmiyorlar mı bunların insanlık dışı koşullar olduğunu? Ama olay şöyle: Onlara bir konfor alanı yaratılmış, o konfor alanını bozmamak için gördükleri, normalde rahatsızlık duydukları şeylere bile itiraz etmemişler, görmezden gelmişler.
Altay Ali'yle, İsmail Oransal'ın durumu da öyle. Patron bunlar. Babası işi biliyor, işin başına koyuyorlar. Babası çalıştırıyor, onlar görüyorlar onu. Diyorlar ki: "Babam çalıştırıyor işçiyi, biz de zaten bütün her şeyi yapıyoruz ama o görünsün, o muhatap olsun."
Aslında orada şöyle bir psikolojik durum da var. İşçiyle muhatap olmuyor yani o ezilen, pis, pasaklı, işte kirli eteklerle çalışan kişilerle muhatap olmadan işini yürütmüş oluyorlar. Babaları da benzer bir tip, hiç patron vizyonu yok. Atölyede yatıp kalkıyor; atletiyle fotoğrafları var. Formül üretiminden, kimyasal karışımdan ne varsa hepsini biliyor. İşçinin orada nasıl çalıştırılması gerektiğini de dipten geldiği için biliyor, en ağır şekilde çalıştırıyor. Hakaret de ediyor, küfür de ediyor. Tekme tokat dövdüğü de oluyor. Bir de göçmenlikten, şundan bundan daha hakaret ettiği oluyor. Gözlerinin önünde kebaplar yerken işçiye pis kartonlar üzerinde bir ekmek arası peyniri çok görüyor.
Bu adamın oraya bir kere gitsen bundan rahatsız olursun. Arkadaşın olsa selamı sabahı kesersin. Sen oğlusun, nasıl uyarmıyorsun, söylemiyorsun?
Emine abla anlatıyor mesela, ‘Kokusu burnunuza geliyordu’ diyor. O göçmen çocuklar, ‘Keşke kalanları bize verseler’ diyormuş. Kalan ekmek artıkları var ya, yani o çok kötü bir şey. Duyunca oradaki herkesin, benim hala gözüm doluyor. Yani böyle koşullarda çalışıyor o kadınlar, o işçiler, göçmen çocuklar. Canı çekiyor işte.
Yani mesele sadece davada ne kadar ceza alacakları değil tek başına. Çok önemli bir şey, onun peşindeyiz aslında ama, ‘Eskinin ağaları şalvarı çıkarıp kravat da taktılar ama ağalık baki’ derler. Patron ağa oldular sadece.
Türkiye'de de böyle, burası merdiven altı diye geçen bir yer, koşulları öyle. Ama kurumsal firmalar, çok uluslu şirketler, firmalarda da koşullar farklı değil. Sadece orada ışıklandırmasıyla daha janjanlı bir görüntü var. Daha her şey düzgün işliyor gibi görünüyor ama orada da saat başı baskısı, dayatması var. En fazla iki sene içerisinde insanların cılkı çıkıyor, posası çıkıyor ve onun bir karşılığı yok. Hastalandığında otomatikman etiketleniyorsun. Bunun için insanlar, siciline işlemesin diye doktora gitmiyor. Aktarlarda şurada burada kocakarı ilaçlarıyla kas ağrılarını, vücut ağrılarını geçirmeye çalışıyorlar. Hiçbir farkı yok. Bir yerde sadece kayıtlısın, sigortan var, hastaneye gidebiliyorsun ya da işte asgari ücretten bir iki tık üstü maaşlar alıyorsun ama koşullar aynı. Ravive'de çalışanlar da öyle. Esma'nın el ve ayaklarındaki döküntüleri, ağrıları anlatıyordu eşi, arkadaşları.
Şimdi kapanıyor, ismini de verebilirim, Autoliv’de de aynı. Bir sene içerisinde sen karpal tünel kazanmaya başlıyorsun. Boyun, sırt gitmiş oluyor. Autoliv’de 70 bin lira maaş alıyor şu an insanlar, Ravive'de 20 bin lira bile alamıyor. Mesele sadece para da değil yani. Bu ülkenin en tepeden en altına kadar şu, çok net sirayet etmiş: İşçiysen, yoksulsan hiçbir şeysin, her şey sana revadır ve herkes o reva görme hakkını kendinde görüyor. En kötü, en ağır, en pis koşullara mecbursun. Çünkü sen zaten varoşsun. Öyle yaşaman lazım, buna uyum sağlamalısın. Bunun üstünü isteyemezsin, istediğinde de kapı önüne konulursun. Görüyoruz yani Gebze gibi bölgede hemen hemen her gün bir yerde eylem oluyor, , itirazlar oluyor, grevler oluyor. Sendikal örgütlenmelerde atılan insanlar oluyor. Bir birikim yaratıyor ama bizim cenahla birikim yaratıyor yani bu işi çözebilecek olan yasal düzenlemeleri ya da denetleme sorununu yerine getirecek kurumlarda onların bağlı olduğu bakanlıklarda hiçbir karşılığı yok. Patronlara müthiş sınırsız yetkiler verilmiş. İş kanunu rafa kalkmış, hiçbir şekilde uygulanmıyor. Çok az bir yerde, kimi sendikaların olduğu yerlerde itirazlar, baskılara karşı bir direnç oluşuyor, o da sorunun esasını çözmüyor. Hemen hemen her yer aynı.
Röportajda dün
Herkes üç maymunu oynuyor ama herkes işinin ehli
https://www.gebzeemek.com/haber/guncel/herkes-uc-maymunu-oynuyor-ama-herkes-isinin-ehli-/3917.html