Çok büyük aileyiz. Daha genişlemek istemiyoruz
02 Temmuz 2026 07:23

BELLEK AKTARIMINA İHTİYAÇ VAR Çok büyük aileyiz. Daha genişlemek istemiyoruz

Sivas, Madımak Oteli katliamında öldürülen Şair Behçet Aysan’ın kızı Şair Eren Aysan, Gebze’deki söyleşide, “Benzer acıları yaşayan çok büyük bir aileyiz. Daha fazla genişlemek istemiyoruz” dedi. Sivas ve benzerlerinin unutulmaması için bellek aktarımına ihtiyaç olduğunu söyledi

Aktan Uslu Tüm haberleri

Haber Analiz…

Unutmadımaklımda…

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı sonrası her yıldönümünde öne çıkan bu terim, terimden mi ibaret…

Ya da Kartal’da bir mahalleye, Çayırova’da bir caddeye ismi verilen Gazeteci Yazar Uğur Mumcu, kim? Gerek o mahalle, gerek o cadde sakinlerinden kaç dahi kaç kişi biliyor?

Sivas Katliamı’nda kaybettiğimiz değerlerden Şair, Yazar ve Doktor Behçet Safa Aysan vakti zamanında İzmit’te de görev yaptı.

Sivas Katliamı zanlılarının avukatlığını üstelik Adalet Bakanı iken üstlenen Şevket Kazan aynı zamanda Kocaeli Milletvekili idi. Kazan o göreve atandığında Kocaelililer veya bazı Kocaelililer olarak çok gururumuz kabardı da bir insanlık suçunda bir faşisti, üstelik “Adalet Bakanı” iken savunmasından, hangimiz rahatsız oldu? Partisinin sloganı “Adil Düzen” idi ya. Hangimiz, “Bu şekilde mi adil düzen?” diye sordu…

Tıp fakültesini bitirdikten sonra 1983-1984 yıllarında İzmit Verem Savaş Dispanseri’nde görev yapan;

İlk iki eseri; Karşı Gece (1983) ile Sesler ve Küller’i (1984) bu yıllarda yayınlanan;

2 Temmuz 1993’te Sivas’taki Madımak Oteli katliamında hayatını kaybeden Şair ve Doktor Behçet Safa Aysan ile katliam şehitleri;

Behçet Aysan’ın kızı dramaturg, şair ve yazar Eren Aysan’ın da katıldığı,

Katliamın 33’ncü yıldönümüne iki gün kala MMO Gebze’deki söyleşide anıldı.

1993’te 16 yaşında olduğunu belirten Eren Aysany o gün ve anlara dair özetle;

“Babam Sivas'a Pir Sultan Abdal şenliklerine, yani güzel bir güne gitmek için ayrıldı yanımızdan; okurlarıyla konuşmak, onlarla sohbet etmek, şiir dinlemek, şiir söylemek, türkü dinlemek için... Kendisinden 300 yıl önce öldürülmüş bir başka şairi, üstelik de Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla hazırlanan bir programda onun için dostlarıyla beraber gitmişti. 2 Temmuz günü babam saat 11 sularında Sivas'tan aradı, ‘Çok kalmak istemiyorum, geleceğim. Ne yazık ki provokatif birtakım olaylar var’ dedi. Onunla bağlantımız kesildi ve sonra babamdan bir daha haber alamadık.

Babam o gün Sivas’taki gerilime dair o dönem bakanlık yapan Fikri Sağlar ve danışmanı Barış Pehlivan'la konuşmuş, telefonla dışarının kalabalığını dinletmiş ve bir sonuç alamamış… Televizyon kanallarında alt yazılar geçmeye başladıktan çok kısa bir süre sonra yaralıların olduğu bilgisi geldi. Haber alabilmek için babamın Kızılay’daki muayenehanesine gittik. Saat 12.00’de ölenlerden ilk sekizinin kimliklerinin tespit edildiği bilgisi geldi. TRT'de İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ile bir bağlantı oldu. Bakan tek tek isimleri açıklamaya başladı, babamın da adı söylendi. Spikerin "Sivas Katliamı'nda Behçet Aysan gibi ölen başkaca değerli şairimiz, yazarımız var mı?" sorusunda Bakan derin bir sessizliğe gömüldü, sonra "Evet" yanıtını verdi. İşte o an, sanıyorum benim çocukluğum bitip ergenliğimin başladığı andır” dedi.

O yaştan sonra ilk defa bir siyasi cinayet davası için mahkeme salonuna gittiğini kaydeden Aysan, “Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan gerim gerim gerilerek girdi, çünkü öğrendik ki Adalet Bakanı karşı tarafın (sanıkların) avukatlığını üstlenmiş. Müdahillerin içeri alınmadığı duruşma salonunda, Adalet Bakanı avukatlık cüppesiyle dolaşıyordu.

Duruşma salonunda sanıkların mahkeme başkanına bozuk para atması mı dersiniz, bir anda ayağa kalkıp öğlen namazı kılmaya başlaması mı, ‘Yaşasın Şeriat’ sloganları atması mı dersiniz...

Davada en önemli aranan sanığın, üstelik kırmızı bültenle aranmasına rağmen karakola 20 metre mesafede evinde öldüğünü öğrendik ve o kişinin DNA'sının kemiğinden alınmaya çalışıldığını gördük. Kendi avukatlarımızı sanık olarak çağırabilecek girişimlerin olduğunu gördük” diye konuştu.

Kendisiyle benzer acıları yaşayan çok kişinin davasını takip ettiğini, onların da Behçet Aysan davasını takip ettiğini kaydeden Aysan, “Oralarda da ne olduğunu da çok ayan beyan bir biçimde gördüğümüz için böyle dehşetli bir manzarayı konuşuyoruz. Çok açık ki, hepimizin öyküsü aynı. Biz bu hepimizin hikâyesinden artık çıkmak istiyoruz; çok büyük bir aileyiz ama daha fazla genişlemek istemiyoruz” dedi.

“Ben üniversitede aynı zamanda bir hocayım, ders veriyorum ve şunu çok net görüyorum: Benim öğrencilerimden hiçbirisi, Sivas ve benzeri katliamlarda ve suikastlarda öldürülenlerin isimlerini bilmiyor.

 Biz siyasi cinayetlere ve katliamlara hiç de uzak bir ülke değiliz, hiç de yabancısı değiliz. Ancak şöyle bir sorunumuz var: Bellek aktarımının olmayışı” diyen Aysan salondakilere atıfla, “O yüzden sizlerin bu bellek aktarımını yapabilecek bir alanda kendi çocuklarınıza, yakınlarınıza anlatmanıza ihtiyacımız var” dedi.

MMO Gebze Temsilciliği ile BİLKAR’ın birlikte düzenlediği, TMMOB Gebze binası lokalindeki söyleşide kolaylaştırıcılığı Şair ve Yazar Halil Yeni üstlendi. Söyleşinin diğer konuğu Türkiye Laiklik Meclisi Yürütme Kurulu Üyesi Mahmut Aslan (Ayrı haberde değerlendireceğiz) oldu. Söyleşi esnasında Şair Cengiz Hakkı Zariç, Behçet Aysan’dan üç şiir okudu. BİLKAR Yönetim Kurulu Üyesi Yıldırım Gül, üç türkü seslendirdi.

Halil Yeni söyleşinin başındaki sunumunda sürece dair bilgilendirmede bulunup, Sivas aileleri, Sivas'ta hayatını kaybeden insanların yakınları büyük bir hukuksal mücadele verdiler. Fakat suçluların tamamı yakalanmadı ya da yakalananlar yargılanmadı ve dava zamanaşımıyla kapatıldı. Zamanaşımı kararı sonrası dönemin Başbakanı, ‘Vatanımıza, milletimize hayırlı uğurlu olsun’ açıklamasını yaptı. Bu geleneksel devletçi zihniyetle Sivas'ın hesabı sorulamadığı için Suruç gibi, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı gibi katliamlar ne yazık ki gerçekleşmeye” devam etti. Sivas katliamda kaybettiklerimizin de arkalarında kendilerine emanet bıraktığını ve etkinliği de emaneti korumak için düzenlediklerini belirtip konukları ve katılımcıları bir dakikalık saygı duruşuna davet etti.

MMO Gebze Temsilciliği Başkanı Tanfer Yeşiltepe söyleşinin açılışında yaptığı konuşmada Sivas Katliamı ve 10 Ekim Ankara Garı facialarının, yerelimizde Aslan Apartmanının çökmesi ve Ravive Kozmetik yangını, 7-8 Ekim’de Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi öncesi NATO karşıtlarına yönelik baskı ve tutuklamaları üzerinden ülkemizdeki “Adalet” anlayışını değerlendirdi.

Söyleşiye gösterilen ilgiye atıfla, “Ama umutluyuz. Bu salona sığmıyoruz. Gelecek etkinliklerde artık daha fazla büyüyüp daha fazla geniş salonlarda yan yana gelip bu mücadeleyi sürdürmekten başka yolumuz, başka çaremiz de yok” diyerek 02 Temmuz Perşembe günü akşamı (bugün) saat 19.00’da, Çayırova, Özgürlük Mahallesi’ndeki Şelale Park önünde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kocaeli Şubesi’nin düzenleyeceği anmaya davette bulundu.

Nakliyat-İş Sendikası Genel Sekreteri ve Gebze Şube Başkanı Erdal Kopal, Gıda Mühendisleri Odası Kocaeli Şube Başkanı Sema Olkun Kopal, DEM Parti Gebze İlçe Eşbaşkanları Ferdi Gülkırmızı ve Nigar Doğan, Emek Partisi Gebze İlçe Başkanı Yusuf Akar, SOL Parti Gebze İlçe Başkanı Arif Buğra Aydoğan, BİLKAR Başkanı Aylin Gedik Pamukçu, Tüm Emeklilerin Sendikası Gebze İlçe Temsilciliği Başkanı Selçuk Aslan, Gebze Kent Politikaları Derneği Başkanı Ali Fuat Bilir, Gebze İşçilerin Birliği Derneği Başkanı Elif Alçınkaya, SODAP Çayırova Temsilcisi Erdinç Yılmaz, CHP Gebze Kadın Kolları eski Başkanı Ülker Yiğit'in de dinlediği söyleşi Eren Aysan ve Mahmut Aslan’ın soruları yanıtlaması, sohbet ve günün anısına çektirilen fotoğraflar ile sona erdi.

Aysan ayrıca özetle şunları kaydetti:

“Sivas Katliamı ile ilgili yapılan her etkinlik, direncimizi ve yaşamla olan bağlantımızı daha fazla arttırıyor.

Babam İzmit'te Verem Savaş Dispanseri'ne başhekim olarak atanmıştı, başka doktor yoktu. Annemle Ankara'daydık; babam bazı hafta sonları İstanbul'da okuduğum için oraya kaçmayı tercih ederdi. Benim babamla uzak kaldığım bir dönemdi.

Babamın kentlerin hafızasında önemli bir yeri vardı. İzmit'i anlatırken SEKA Fabrikası'ndan, "denizde tomrukların yüzdüğü" bir işçi ilçesinden söz ederdi. Dolayısıyla burası, emeğin ve direncini ön plana çıktığı bir yer.

Aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi yazarıyım. Cumhuriyet Gazetesi çok fazla şehit vermiş bir gazetedir. 70'li yıllarda Cavit Orhan Tütengil öldürüldü. Yine benzer bir biçimde Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu gibi simge isimler, Cumhuriyet Gazetesi'nin köşe yazarıydı. Çok fazla yargılamalar, tutuklamalar Cumhuriyet içerisinden çıktı; İlhan Selçuk'tan Ali Sirmen'e, Mustafa Balbay'a kadar cezaevinde ömürlerini tüketmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla böyle bir aktarım söz konusu.

Siyasi Cinayetlerin Anatomisi

Siyasi cinayetlerin işlenmesiyle ilgili temel iki unsur vardır: Dini provokasyonlar ve milli provokasyonlar.

  • Dini nedenlerle öldürülenlerle ilgili bir anda o provokasyona dair günler öncesinden bir örgütlenme modelinin adeta tıpatıp benzeri bir biçimde işlediğini görürsünüz.
  • Ya da milli nedenlerle benzer bir can acıtıcı sürecin, birtakım odaklar tarafından hedef gösterme, itibarsızlaştırma ya da suç isnadında bulunma üstünden kurulu olma noktasını.

Belleksizlik ve Unutuluş

Çok fazla siyasi cinayete, cenazeye katılıp, çok fazla kahrolup, "Yaşasın, kahrolsun" sesleri içerisinde gençliğimizi, ömrümüzü tüketip ama uzak geçmişte kalan isimleri unutuveriyoruz. Çünkü bir bellek aktarımımız yok.

  • 1940'ların sonunda Sabahattin Ali cinayetini ilk halka olarak görürsek; 70'li yıllarda çok sayıda ismin katıldığı cenaze törenlerini hatırlayalım. Örneğin, Milliyet Gazetesi'nin başyazarı Abdi İpekçi cinayeti.
  • Ankara'da Bedrettin Cömert cinayeti.
  • Sabahın köründe otobüs durağında üniversitesine hoca olarak gitmek için öldürülen ve üstüne gazete örtülen Cavit Orhan Tütengil.
  • Evinden çıkar çıkmaz öldürülen Ümit Kaftancıoğlu cinayeti.
  • Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'u hatırlayalım (Bir zamanlar POL-DER vardı, polislerin solcu sendikalaşma yapısı).
  • Adana'da Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Akın Özdemir cinayeti.
  • 70'li yılların sonunda öldürülen diş hekimi Sevinç Özgüner cinayeti.
  • İstanbul Üniversitesi Rektörü Ümit Doğanay cinayeti.
  • Yine bir üniversite hocası olan Bedri Karafakioğlu cinayeti.
  • Kontrgerilla raporunu yazdıktan kısa bir süre sonra öldürülen Savcı Doğan Öz'ü hatırlayalım.

90'lı yıllara gelirsek; çok çabuk unuttuk Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetlerini Neredeyse 365 günün her birine bir öldürülen aydının cinayeti düşüyor bu ülkede. Katliamları, toplu katliamları saymıyorum bile.

Burada çok önemli bir sorun var: Bellek aktarımı söz konusu olmayınca, sistemli bir unuturuluşa yol açıyor. Yani ölen öldüğüyle kalıyor ama daha acısı, bu isimlerle ilgili cezai yaptırım olmuyor. Katiller yurt dışına kaçırılıyor ya da Sivas Katliamı davasında olduğu gibi, kırmızı bültenle aranmalarına rağmen ehliyet aldıklarını, belediyelerde çalıştıklarını, gayet müreffeh bir yaşam sürdüklerini ya da yurt dışında ellerini kollarını sallayarak gayet rahat bir biçimde dolaştıklarını gözlemliyoruz.

Sistemli ve özellikle yapılan bir unutuluş karşısında adalet mekanizmasını felç eden iki olgu çıkıyor karşımıza: Cezasızlık ve Zamanaşımı.

  • Cezasızlık: Ceza verilmeyince bebekten katil yaratan toplum adeta inşa edilmiş oluyor. Türk bayrağının önünde katilin (Ogün Samast'ın) fotoğraf çektirmesi, böyle bir durumun başlangıç noktasına dönüşüyor.
  • Zamanaşımı: Siyasi cinayetlerde zamanaşımı olgusuyla dava düşürülüyor. Sendikal hareketin çok önemli isimlerinden Kemal Türkler davası da zamanaşımından düştü ve katili serbest kaldı. Hatta buna itiraz ettiği için kızı Nilgün Türkler yargılandı. Cevat Yurdakul cinayetinde zamanaşımı adalet sel kurbanlarından biri oldu. Sivas davası için zamanaşımı kararı verilebildi ama başka davalar da şu anda zamanaşımına doğru koşar adım ilerliyor, bunların en birincil örneği Hrant Dink davası.

Ne Yapmalı? Nasıl Bir Çözüm?

"Ne yapılsa bu siyasi cinayetlerin önü kesilir?" sorusuna karşılık, 2000'li yılların ortalarında (2009'da tam adını alan) Toplumsal Bellek Platformu'nu kurduk. Yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybetmiş simge isimler yer alıyordu. Girişim ve taleplerimizden ilki, Meclis komisyonlarının aktif hale getirilmesiydi. Meclis araştırma komisyonları aslında düşündüğümüzden çok daha etkili. Bir cinayetin ortaya çıkmasında çok ciddi bir hamlede bulunabiliyor. Mesela Uğur Mumcu cinayeti, Umut Operasyonu ile bağlantılı ve Meclis Araştırma Komisyonu olmasa tetikçinin en azından kim olduğu bilinmeyecekti. Ama Uğur Mumcu davası çok da takip edilmediği, kamuoyundan da çok ilgi görmediği için, daha doğrusu o da sistemli bir unutuluşa terk edildiği için; zaman zaman 24 Ocak'larda ‘Unutmayacağız, affetmeyeceğiz’ sloganları dışında davanın takipçisi olmadığımız için birazcık geri planda kaldı.

Meclis araştırma komisyonlarının hiçbir yaptırımı yok, devletin diğer organlarıyla bir ilişkisi yok. Meclis araştırma komisyonu raporlarından yola çıkarak İsmail Saymaz'ın bir kitabı var: "Oğlumu Öldürdünüz, Arz Ederim". O kitapta Meclis Araştırma Komisyonu raporlarından derlenmiştir; 12 Eylül'den hemen sonra öldürülen Cemil Kırbayır cinayetinin nasıl işlendiği, Cemil Kırbayır'ın nasıl yakılarak yok edildiği orada yazıyor. Ama diğer organlarla bir bağlantısı olmadığı için sadece komisyon raporlarında kalıyor. Üçüncü madde şu: Meclis araştırma komisyonları hem çok kısa süreli oluyor ama daha önemlisi, Meclis araştırma komisyonlarında da "devlet sırrı" diye bir madde var. Yani bizim babalarımızın ölümü, çok rahatlıkla devlet sırrı maddesine sokulup üstü kapatılıyor. Devlet kendi bireyini koruyamıyorsa, nasıl bir sır içinden ilerlensin ki?

Bireysel anma, yarı kurumsal anma ya da örgütlenme modelindeki anmalar çok etkili ama tek başına o belleksizliğin önüne geçemiyor. Mesela 7 Kasım 1980'de İlhan Erdost cinayeti. Her 7 Kasım'da Ankara'da İlhan İlhan Kitabevi'nin önünde kuyruk olurdu. Şimdi 7 Kasım'da artık kitabevinin kapısını kimse çalmıyor. Dolayısıyla hafıza olduğu yerde kalıyor, hatta hafıza puslanıyor; özellikle puslanması isteniyor zaten.

Dünyanın her yerinde sivil toplum örgütleri bu isimlerden oluşan fotoğraf sergileri, müze girişimleri, özel anıtlar, resim projeleri, şiir projeleri ya da yarışmalar açıyorlar; onların sayesinde ilerleniyor. Bellek aktarımı bunlarla kuruluyor. Yani bir anlamda resmi tarihi tersine çevirebilecek, gerçek aydınların kim olduğunu, neler yazdıklarını, nasıl bir düşünce sistemi içerisinde hayatlarını kurduklarını ve neden yok edilmek istendikleri daha üst bir pencereden ortaya çıkıyor.

Sivas Katliamı Davası ve AHİM Süreci

Yeniden başa dönersek; dini ve milli provokasyonlarla öldürülen bu isimlerin tam bir provokasyon örneğini Sivas Katliamı'nda gördük, sonrasında Gazi'de gördük

Biz linç etmeye çok alışkın bir toplumuz. Linç, medeniyet kaybıdır aslında; bir aslanın, ceylanı güçsüz bulduğunu anlamaya çalışmasından lincin o medeniyet kaybı içerisinde hiçbir farkı yoktur. Ama diğer taraftan da o medeniyet kaybı, bütün bir toplumun iflasına yol açar.

Kemal Kılıçdaroğlu'na Ankara’da saldırı, Ekrem İmamoğlu’na seçim gezisinde seçim otobüsüne atılan taşlar... Demek ki biz medeniyet kaybını yaşamaya namzet bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Bir ölümün bu kadar kolay olabildiği, bir annenin, bir çocuğun bu kadar kolay ağlayabildiği, bir mezar taşının bu kadar kolay dikildiği, hatta bazılarının mezar taşsız bırakıldığı bir toplumda biz bellek inşasını kurmadan hiçbir şey yapamayız. Çünkü onu kuramazsak ne adaleti temellendirebiliriz, ne bundan sonraki işlenecek cinayetlere engel olabiliriz, ne de daha vahim olaylara doğru koşar adım ilerlemeni önünü kesebiliriz.

Sivas Katliamı'nda diğer isimlerden öldürülen Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok ve Nesimi Çimen'in oğlu Mazlum'la AHİM sürecine girmek zorunda kaldık. Çünkü itiraz ettiğimiz dava tam 12 yıldır Anayasa Mahkemesi'nin tozlu raflarında bekliyor. Anayasa Mahkemesi bir iki kere bu dosyayı incelemeye aldı ama her ne olduysa paldır küldür kapatıldı. 12 yıl çok uzun bir süre; adalet arayışının 33 yılı aldığı düşünülürse 12 yılın ciddi bir rakam olduğu söylenebilir.

Türkiye'de bugüne kadar AHİM davalarının neredeyse tamamı iç hukuk yolunun bitmesiyle bağlantılıydı; çünkü AHİM'e başvuruyu ancak iç hukuk yolu tükenince yapabiliyorsunuz. Biz ilk defa iç hukuk yolu tükenmeden böyle bir başvuruda bulunmak mecburiyetinde kaldık, çünkü 12 yıldır bizi oyalıyorlar, bir karara varmıyor mahkeme. Cezasızlık ve zamanaşımı üstünden ilerliyor.”

Güncelleme: 02 Temmuz 2026 07:35
BENZER HABERLER
X