PKK Bir Ankara Partisidir - 3 Mayın Öcalan
Ahmet Kalaycı yazdı: Bir Terör Örgütünün Başkentteki Siyasal Genetiğinden İmralı'daki Kurumsal Düğüme
**
Konuk yazar: Ahmet Kalaycı
Türkiye siyasetinde bazı isimler vardır; hakkında konuşmak bile siyasetin yönünü değiştirir.
Bazıları siyasal aktördür.
Bazıları bir davanın sembolüdür.
Bazıları ise, kendilerinden çok daha büyük bir tarihsel meselenin düğüm noktasına dönüşür.
Öcalan bugün üçüncü kategoriye aittir.
Öcalan artık yalnızca bir kişi değildir.
PKK'nın kuruluşunu, kırk yılı aşan silahlı çatışmayı, devletin güvenlik politikalarını, Kürt meselesinin çözülemeyen boyutlarını, İmralı rejimini, çözüm süreçlerini ve bugün yeniden tartışılan siyasal geçiş ihtimalini aynı düğüm üzerinde taşıyan bir figürdür.
Bu yüzden mesele yalnızca:
“Öcalan çıkacak mı, çıkmayacak mı?” sorusu değildir.
Asıl soru daha rahatsız edicidir:
Türkiye, Öcalan'ın etrafında oluşmuş tarihsel düğümü bir kişiye bağlamadan çözebilir mi?
Çünkü bazen insan sorun değildir.
İnsanın etrafında kurulmuş siyasal mimari sorundur.
Ve bazen mayın, üzerinde adı yazan kişi değildir.
Mayın tarlasıdır.
İki yazıdan sonra artık dağa değil, adaya bakmak
İlk iki yazıda iki ayrı soruyu tartıştık.
Birincisinde PKK'nın yalnızca dağda başlamadığını; siyasal genetiğinin önemli bir bölümünün 1970'lerin Ankara'sında, öğrenci hareketlerinde, radikal sol çevrelerde, Kürt siyasal arayışlarında ve devletin güvenlik ortamında şekillendiğini ele aldık.
İkincisinde ise daha zor bir soruya geçtik:
Marksist-Leninist bir dil kullanan bir hareket neden kalıcı bir sınıf siyaseti üretemedi?
Orada vardığımız sonuç şuydu:
Kimlik siyaseti ile sınıf siyaseti aynı şey değildir.
Kürt kimliği bir sınıf değildir.
Kürt olmak otomatik olarak emekçi olmak değildir.
Bir Kürt işçi ile bir Kürt işverenin çıkarları aynı değildir.
Bu tartışmayı burada yeniden açmayacağız.
Çünkü üçüncü yazının sorusu artık başka:
PKK tarihsel bir terör örgütü olarak kapanırken, Öcalan neden hâlâ Türkiye siyasetinin merkezindeki düğümlerden biri olarak kalıyor?
Bu sorunun cevabı bizi Ankara'dan İmralı'ya götürüyor.
İMRALI: CEZAEVİNDEN KURUMSAL DÜĞÜME
Öcalan'ın 1999'da Türkiye'ye getirilmesinden sonra İmralı sıradan bir cezaevi olmaktan çıktı.
Ada; güvenlik, idare, ulaşım, sağlık ve iletişim bakımından özel bir rejimin parçası haline geldi.
Böylece devlet yalnızca bir hükümlüyü belirli bir mekânda tutmadı.
Bir hükümlünün etrafında özel bir siyasal-güvenlik alanı oluşturdu.
Bu nedenle İmralı meselesi yalnızca ceza hukuku değildir.
Aynı anda:
Hukuk, güvenlik, idare ve siyaset meselesidir.
Ve nihayet kurum meselesidir.
Çünkü fiziksel izolasyon ile siyasal etkisizlik aynı şey değildir.
Hatta bazen tam tersi olur.
Bir kişi siyasal alanın dışına çıkarıldıkça, siyasal alanın içinde bir sembole dönüşebilir.
İmralı'nın paradoksu tam burada ortaya çıkar:
Bir insanı siyasetin dışına çıkarmak için kurulan düzen, zamanla o insanı siyasetin en güçlü sembollerinden birine dönüştürebilir.
Bu, devletin bütün güvenlik politikalarının “başarısız” olduğu anlamına gelmez.
Fakat şunu gösterir:
Güvenlik, siyasal sorunun yerine geçemez.
Öcalan kişi mi, sembol mü?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Öcalan'ın siyasal etkisini yalnızca kişisel liderlik kapasitesiyle açıklamak yetersizdir.
Bir liderin etkisi, onu çevreleyen:
Örgütsel ağlara, toplumsal hafızaya, siyasal temsil ilişkilerine, devlet politikalarına ve tarihsel çatışmalara bağlıdır.
Bu nedenle Öcalan'ın bugünkü siyasal ağırlığı, yalnızca Öcalan'ın kendisinin ürettiği bir ağırlık değildir.
Devletin politikaları da bu ağırlığı şekillendirmiştir.
PKK'nın örgütsel tarihi de.
Kürt siyasal hareketinin dönüşümü de.
Çözüm süreçleri de.
Toplumsal travmalar da.
Ve bütün bunların üzerine eklenen siyasal hafıza da.
Dolayısıyla, Öcalan bir kişi olmaktan çıkıp bir siyasal düğüm haline gelmiştir.
Düğümün çözümü ise kişinin kaderinden daha büyük bir meseledir.
İlk mayın: 2013–2015
Türkiye bu soruyla daha önce de karşılaştı.
2013–2015 çözüm süreci, devlet ile PKK arasındaki silahlı çatışmayı sona erdirme amacıyla yeni bir siyasal kanal açmıştı.
Fakat süreç yeterli kurumsal güvenceye kavuşmadan ilerledi ve sonunda Hendek çatışmalarıyla birlikte çöktü.
Buradan yalnızca:
“Çözüm süreci başarısız oldu” sonucu çıkarılamaz.
Daha önemli soru şudur:
Neden başarısız oldu?
Tarafların birbirine güvenmemesi mi?
Silahlı kapasitenin korunması mı?
Devletin güvenlik politikası ile müzakere siyaseti arasındaki tutarsızlık mı?
Toplumsal hazırlıksızlık mı?
Suriye'deki savaşın değiştirdiği bölgesel dengeler mi?
Yoksa bunların hepsinin birbirine eklenmesi mi?
Bir tarihsel süreci tek bir aktörün niyetine indirgemek, tarihin kendisini küçültür.
Ama bir sonuç çok nettir:
Barış yalnızca niyetle kurulmaz.
Kurumsal güvence gerekir.
Hukuki güvence gerekir.
Siyasi denetim gerekir.
Toplumsal meşruiyet gerekir ve en önemlisi hangi olayın hangi kurumu, hangi koşulla harekete geçireceğinin önceden bilinmesi gerekir.
İşte burada daha önce geliştirdiğimiz Süreç Yasası perspektifi yeniden devreye giriyor.
Barış bir deklarasyon değildir.
Bir süreç mimarisidir.
Yeni mayın: “Umut hakkı”
Bugünkü tartışmanın en hassas başlıklarından biri “umut hakkı.”
Hukuki açıdan mesele, ağırlaştırılmış müebbet cezasının belirli koşullar altında yeniden değerlendirilmesi ve kişinin özgürlüğe kavuşma ihtimalinin bütünüyle ortadan kaldırılmaması üzerinden tartışılıyor.
Fakat Türkiye'deki problem yalnızca hukuki değil.
Çünkü hemen şu soru geliyor:
Genel bir hukuk kuralı mı oluşturuluyor, yoksa belirli bir kişi için özel bir siyasi sonuç mu üretiliyor?
Bu ayrım belirleyicidir.
Kişiye özel hukuk kişiselleştirilmiş siyaset üretir.
Genel ve objektif hukuk kurumsallaşmış siyaset üretir.
Dolayısıyla demokratik hukuk devletinin önündeki mesele:
Öcalan için hukuk yapmak değil, Öcalan meselesini hukuk içinde çözebilmektir.
Bu ayrım yapılmadığında her hukuki adım yeni bir siyasal pazarlık gibi okunabilir.
Yapıldığında ise mesele kişi olmaktan çıkar.
Kural haline gelir
“SAYIN” MI, “MAYIN” MI?
Ve şimdi yazının başlığındaki kelime oyununa gelelim.
Türkiye'de bazı kelimeler yalnızca kelime değildir.
“Sayın” bunlardan biridir.
Bir kişi için “Sayın” demek, sözlük açısından basit bir hitap biçimi olabilir.
Ama Türkiye'nin siyasal hafızasında hiçbir şey o kadar basit değildir.
Çünkü “Sayın” kelimesi, bir anda hukuk, meşruiyet, siyasi statü, şehitlik hafızası, milliyetçilik, Kürt kimliği ve devlet dili arasındaki bütün kabloları birbirine bağlayabilir.
İşte Türkiye siyasetinin ironisi burada başlıyor:
“Sayın” demek isteyenin önünde bir “mayın” var.
Ve o mayın yalnızca Öcalan'ın adı değildir.
Kelimenin kendisi tarih taşıyor.
Bir taraf için nezaket.
Bir taraf için meşruiyet işareti.
Bir taraf için siyasal teslimiyet sembolü.
Başka bir taraf için ise demokratik siyasetin doğal dili.
Aynı kelime.
Farklı tarih.
Farklı hafıza.
Farklı siyasal anlam.
İşte bu nedenle mesele “Sayın denilsin mi, denilmesin mi?” kadar basit değildir.
Asıl soru:
Türkiye, çatışma döneminin dilinden demokratik siyaset döneminin diline geçebilecek mi?
Çünkü savaşın kelimeleriyle barışın kurumları kurulmaz.
Ama geçmişin kelimelerini de bir gecede ortadan kaldıramazsınız.
Mayın burada.
BAHÇELİ'NİN HAMLESİ: MAYIN TARLASINA ANKARA'NIN GİRMESİ
2024 sonlarında Devlet Bahçeli'nin Öcalan'ın TBMM'ye gelerek konuşması ve örgütün lağvedildiğini ilan etmesi yönündeki çağrısı, tartışmanın siyasal geometrisini değiştirdi.
Çünkü Öcalan meselesi artık yalnızca Kürt siyasetinin veya muhalif çevrelerin gündemi olarak kalmadı.
Devlet içindeki güçlü bir siyasi aktör tarafından da siyasal gündemin merkezine taşındı.
Bu çok önemli bir dönüşümdür.
Çünkü önceki denklem kabaca:
Öcalan → Kürt siyaseti → çözüm talebi şeklinde okunabiliyordu.
Yeni denklem ise:
Öcalan → devlet siyaseti → örgütün feshi → hukuk → anayasal düzen → toplumsal meşruiyet haline geldi.
Bu noktada Öcalan'ın tarihsel rolü de değişmek zorunda.
Çatışma döneminin liderliği ile demokratik dönem siyasetinin meşruiyeti aynı şey değildir.
Çatışma döneminde komuta önemlidir.
Demokratik siyasette temsil önemlidir.
Çatışma döneminde örgütsel sadakat önemlidir.
Demokratik siyasette çoğulculuk.
Çatışma döneminde “Lider ne diyor?”
Demokratik siyasette “Toplum hangi kuruma karar yetkisi veriyor?”
İşte dönüşümün gerçek sınavı budur.
DEMİRTAŞ'IN AÇTIĞI BAŞKA KAPI
Tam burada Selahattin Demirtaş'ın yaklaşımı önem kazanıyor.
Çünkü Demirtaş ekseninde ortaya çıkan siyasal mantık, çözümün yalnızca İmralı'ya veya askeri kanatlara bağlanması yerine TBMM ve demokratik siyaset üzerinden kurumsallaştırılması fikrini öne çıkarıyor; ayrıca kişiye özel düzenlemeler yerine daha genel bir demokratikleşme çerçevesine işaret ediyor.
Bu, Öcalan'ı reddetmek zorunda olan bir yaklaşım değildir.
Daha önemli bir şeydir:
Öcalan merkezli siyasetin kurum merkezli siyasete dönüştürülmesi.
Ve burada Demirtaş'ın yaklaşımının taşıdığı temel soru şudur:
Bir hareket silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçtiğinde, yalnızca devlet mi demokratikleşmelidir; yoksa hareketin kendisi de mi?
Bu sorunun cevabı kolay değildir.
Çünkü demokratikleşme yalnızca:
“Devlet bize özgürlük versin” demek değildir.
Aynı zamanda “Biz de kendi içimizde iktidarı nasıl dağıtacağız?” demektir.
Silahın yerini oy alacaksa komutanın yerini seçmen almalıdır.
Örgütsel sadakatin yerini demokratik temsil almalıdır.
Liderin yerini kurumlar almalıdır.
İşte bu, Kürt siyasetinin değil yalnızca, Türkiye siyasetinin önündeki büyük demokratikleşme sınavıdır
ÖCALAN MAYINSA, MAYINI KİM DÖŞEDİ?
Bu noktada çok daha rahatsız edici bir soruya geliyoruz.
Öcalan neden bu kadar büyük bir siyasal düğüme dönüştü?
Çünkü bu düğüm yalnızca bir kişi tarafından kurulmadı.
Devlet politikaları döşedi.
Örgütsel yapı döşedi.
Silahlı çatışma döşedi.
Kürt meselesinin çözülemeyen boyutları döşedi.
1980 darbesinin siyasal mirası döşedi.
1990'ların güvenlik rejimi döşedi.
İmralı rejimi döşedi.
Çözüm sürecinin eksikleri döşedi.
Suriye savaşı döşedi.
Ve bütün bunların üzerine toplumsal hafıza kabloları çekildi.
Dolayısıyla Öcalan sorunu, aslında Öcalan'dan daha büyük bir sorundur.
Öcalan, Türkiye'nin çözemediği tarihsel sorunların üzerinde duran bir gösterge lambasıdır.
Lambayı kırmak arızayı çözmez.
İSTİHBARAT İDDİALARI: SORU BAŞKA, SONUÇ BAŞKA
Burada tarihsel araştırmanın en hassas alanlarından birine de kısa fakat açık biçimde değinmek gerekir.
Kesire Yıldırım'ın babası Ali Yıldırım'ın MİT/MAH ile ilişkili olduğuna dair iddialar çeşitli kaynaklarda yer almıştır. Hakan Ördek'in 2014 tarihli yüksek lisans tezinde de bu yöndeki iddialar aktarılmaktadır; aynı malzemede Kesire Yıldırım'ın Öcalan ile evliliği ve PKK'nın kuruluş çevresindeki yeri de ele alınmaktadır.
Burada iki şeyi birbirinden ayırmak zorundayız.
Birincisi: Bir kişinin ailesi ile bir devlet kurumu arasında tarihsel bir ilişki bulunduğu iddiası araştırılabilir.
İkincisi: Bu ilişkiden hareketle PKK'nın devlet tarafından kurulduğu sonucuna geçilemez.
İkisi arasında kanıtlanması gereken çok büyük bir nedensellik zinciri vardır.
Aynı şekilde:
ilişki ≠ etki
etki ≠ koordinasyon
koordinasyon ≠ kontrol
kontrol ≠ kuruluş demektir.
Fakat bu, soruyu kapatmaz.
Tam tersine:
Devlet, istihbarat, siyasal hareketler ve bireysel ağlar arasındaki ilişkilerin niteliği daha ciddi tarihsel araştırmayı hak ediyor demektir.
İyi tarihçilik, rahatsız edici soruları susturmaz.
Ama kanıtın söylemediğini de kanıt adına söylemez.
Bu ayrım özellikle Türkiye'nin yakın siyasi tarihi açısından vazgeçilmezdir.
ASIL MESELE: ÖCALAN ÇIKARSA NE OLACAK?
Şimdi soruyu en zor yerine getirebiliriz.
Diyelim ki bir gün Öcalan İmralı'dan çıktı.
Sonra?
Örgüt gerçekten feshedilecek mi?
Silahlı kapasite tamamen sona erecek mi?
Silahlı kadroların hukuki ve toplumsal statüsü nasıl belirlenecek?
Siyasi temsil hangi kurumlar üzerinden gerçekleşecek?
Yerel demokrasi nasıl güçlendirilecek?
Kürt yurttaşlık talebi ile genel demokratik yurttaşlık nasıl bağdaştırılacak?
Geçmişteki ihlaller nasıl ele alınacak?
Şiddet mağdurlarının adalet talebi nasıl karşılanacak?
Ve en önemlisi:
Bütün bunların garantörü kim olacak?
İşte burada “Süreç Yasası” meselesinin daha önce tartıştığımız temel sorusu geri dönüyor:
Olay → Doğrulama → Kurumsal Yanıt → Yasal Tetikleyici → Siyasi Geçiş
Event → Verification → Institutional Response → Legal Trigger → Political Transition
Bir olay meydana gelir.
Doğrulanır.
Bir kurum harekete geçer.
Hukuki sonuç doğar.
Siyasal geçiş gerçekleşir.
Fakat:
Kim doğrulayacak?
Hangi kayıt tutulacak?
Hangi kurum karar verecek?
Süreç bozulursa ne olacak?
Barışın geleceği, iyi niyetlerden çok bu soruların cevaplarına bağlıdır. Bu da hukuku yalnızca normlar toplamı değil, kurumlar arasında işleyen bir koordinasyon protokolü olarak okumayı gerektirir.
ÖCALAN'IN GERÇEK SINAVI
Belki de Öcalan açısından asıl soru artık eski soru değildir.
Eskiden ,”Örgütü yönetebiliyor mu?” sorusu vardı.
Bugün daha zor bir soru var:
Kendisinin merkezinde olduğu bir siyasal yapının kendi merkezinden uzaklaşmasını sağlayabilecek mi?
Bir liderin tarihsel etkisi yalnızca kendi otoritesini sürdürmesiyle ölçülmez.
Bazen gerçek liderlik kendi liderliğinin sınırlarını yaratabilmektir.
Eğer silahlı hareket gerçekten demokratik siyasete dönüşecekse, lider kültünün yerini demokratik temsil almalıdır.
Eğer örgüt gerçekten tarihsel bir dönemi kapatacaksa, yalnızca silahlarını bırakması yetmez.
Karar alma biçimini de değiştirmelidir.
Aksi halde silahlar susar ama örgütsel otoriterlik yaşamaya devam eder.
Bu ise barış değil biçim değişikliğidir.
DEVLETİN GERÇEK SINAVI DA BURADA
Aynı ölçüyü devlet için kullanmak zorundayız.
Devletin başarısı yalnızca PKK'nın silah bırakması değildir.
Bu, olsa olsa güvenlik açısından bir kazanımdır.
Devletin tarihsel başarısı ise bundan sonra başlayacaktır:
Silahların bıraktığı siyasal boşluğu demokratik kurumlarla doldurabilecek mi?
Eğer cevap hayırsa, sorun başka bir biçimde geri dönebilir.
Çünkü silahsızlanma devletin güvenlik başarısı olabilir.
Ama demokratikleşme devletin tarihsel sınavıdır.
Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir
MAYIN ÖCALAN DEĞİLSE, NEDİR?
Başlığın son kelimesine şimdi geri dönebiliriz.
Mayın Öcalan mı?
Hayır.
Öcalan, mayın tarlasının en görünür işaretlerinden biridir.
Asıl mayın tarlası:
İmralı rejimidir.
PKK'nın silahlı geçmişidir.
Kürt meselesinin çözülemeyen boyutlarıdır.
Devletin güvenlik hafızasıdır.
Şiddetin mağdurlarının hafızasıdır.
Örgütün kendi içindeki iktidar ilişkileridir.
Çözüm süreçlerinin kurumsal zayıflıklarıdır.
“Umut hakkı” tartışmasıdır.
Ve bazen tek bir kelimedir:
Sayın.
Evet.
Sayın ile mayın arasında Türkiye'nin yakın tarihinin bütün ironisi saklıdır.
Bir kelimeyle başlayan tartışma, bir devlet krizine dönüşebilir.
Bir kişinin adı, bir örgütün tarihini çağırabilir.
Bir örgütün tarihi, bir halkın acısını çağırabilir.
Bir halkın acısı, devletin güvenlik hafızasını çağırabilir.
Ve bütün bunlar yeniden siyasetin üzerine düşebilir.
İşte mayın tarlası budur.
Kişiden kuruma
Türkiye'nin önündeki gerçek tercih artık:
Öcalan lehine mi, Öcalan aleyhine mi değildir.
Daha zor bir tercihtir: Kişiselleştirilmiş siyaset mi, kurumsallaşmış siyaset mi?
Birinci model sürekli olarak “Kim konuşacak?” diye sorar.
İkinci model “Hangi kurum karar verecek?” diye sorar.
Birinci model lider. ikinci model hukuk arar.
Birinci model sadakat, ikinci model yurttaşlık üretmek zorundadır.
Birinci model siyasal düğümü bir kişide toplar.
İkinci model düğümü kurumlara dağıtır.
Türkiye'nin ihtiyacı olan ikinci modeldir.
Çünkü kalıcı barış bir kişinin sözünden, bir örgütün iradesinden, bir hükümetin kararından, hatta bir güvenlik bürokrasisinin tercihinden daha güçlü olmak zorundadır.
Dördüncü yazının kapısı burada açılıyor
Ve artık serinin dördüncü yazısına geliyoruz.
İlk yazı bize PKK'nın nereden geldiğini sordu.
İkinci yazı Marksist-Leninist iddianın neden sınıfsal bir dönüşüme dönüşemediğini sordu.
Üçüncü yazı ise Öcalan'ın neden bir kişiden daha büyük bir siyasal düğüme dönüştüğünü sordu.
Dördüncü yazının sorusu artık daha büyük olmak zorunda:
İmralı'dan TBMM'ye geçiş gerçekten mümkün mü?
Ve bu soruyu yalnızca Öcalan üzerinden sormayacağız.
Devlet ne yapacak?
Kürt siyaseti ne yapacak?
TBMM ne yapacak?
Hukuk nasıl işleyecek?
Silahsızlanma nasıl doğrulanacak?
Toplumsal hafıza nasıl korunacak?
Şiddet mağdurlarının adalet talebi ne olacak?
Ve en önemlisi bir örgütün tasfiyesi ile bir siyasal meselenin çözümü arasındaki fark nedir?
Çünkü bir örgüt sona erebilir.
Bir lider siyasetten çekilebilir.
Bir silah bırakılabilir.
Bir yasa çıkarılabilir.
Ama bunların hiçbiri tek başına barış değildir.
Barış, bütün bunların ardından kurulacak siyasal düzenin adıdır.
Ve belki de Türkiye'nin önündeki en büyük soru artık şudur:
PKK'nın ardından boşalan alanı kim dolduracak: başka bir örgüt mü, eski devlet refleksleri mi, yoksa nihayet demokratik siyaset mi?
İşte dördüncü yazı burada başlayacak.
Çünkü tarih bize şunu öğretir:
Bir mayını sökmek, mayın tarlasını ortadan kaldırmak değildir.
Asıl mesele, bir daha mayın döşemek zorunda kalınmayacak bir siyasal düzen kurabilmektir.