Rantiye ağını görmeden Dilovası’nı anlayamayız Patronlar için cennet. Yurttaş için cehennem
Ravive faciasının dördüncü celsesinde mağdur ailelerin avukatlığını üstlenen Mürsel Ünder; patronlar için cennet, yurttaşlar için cehenneme dönüşen Dilovası’nda katliamın bir suç düzeninde gerçekleştiğini, rantiye ağını görmeden Dilovası’nın anlaşılamayacağını söyledi
Dilovası ilçesinde 8 Kasım 2025 tarihinde yaşanan ve 3'ü çocuk 7 işçinin hayatını kaybettiği Ravive Kozmetik iş cinayeti (fabrika yangını) davasında, mağdur ailelerin avukatlığını üstlenen ve adalet mücadelesinin ön saflarında yer alan hukukçu Mürsel Ünder’in
Kandıra’da görülen davanın dördüncü celsesinde
Belediye başkan yardımcıları, dönemin yapı denetim müdürlerinin savunmasının ardından, “Dilovası’nda Yedi İnsan Neden Öldü?” başlığı altındaki karşı savunmasıdır:
“Bu duruşmada iki gün boyunca kamu görevlilerinin savunmalarını dinledik. Farklı tarihlerde, farklı görevlerde bulunmuş olsalar da neredeyse hepsi Dilovası’ndaki kaçak yapılaşmanın büyüklüğünü anlatarak kendi sorumluluğunu görünmez hale getirmeye çalıştı.
İmara aykırılık tespit edilmiş, suç duyurusu yapılmış, idari para cezası kesilmişti. Onlara göre bundan sonra yapılabilecek bir şey yoktu. Peki bu savunmaya itibar edilebilir mi? Bu dosyayı yalnızca birkaç kamu görevlisinin görevini yapıp yapmadığı üzerinden tartışamayız. Çünkü önümüzde tek bir bina, tek bir ruhsat, tek bir denetim sorunu yok.
Dilovası’nda kırk yıldır yaratılmış bir düzen var. Kanser vakalarının, çevre kirliliğinin, plansız ve kaçak yapılaşmanın, güvencesiz çalışmanın; kadın, çocuk ve göçmen emeği sömürüsünün iç içe geçtiği bir sanayi kenti yaratılmış durumda. Bir tarafta fabrikalar, kimyasallar ve atıklar; diğer tarafta insanların yaşamak zorunda bırakıldığı mahalleler var. Patronlar açısından bir cennet, burada yaşayanlar ve çalışanlar açısından bir cehennem yaratılmış durumda.
Bu düzenin bütün sonuçlarını birkaç belediye görevlisine yükleyerek meseleyi açıklayamayız. Fakat 40 yıldır yaratılan bu düzeni, kamu görevlilerinin hiçbir şey yapmamasının gerekçesi olarak da kabul edemeyiz.
Dilovası halkına “kanun”, kamu görevlisine “Dilovası gerçeği” olmaz. Dilovası’ndaki kaçak yapılaşmanın toplumsal gerçekliğini biz de görüyoruz. İnsanların evlerini başlarına yıkmanın çözüm olduğunu söylemiyoruz. 40 yıldır çözülmeyen bir barınma ve konut sorunu var. Ancak bu sorunun çözülmemiş olması yürürlükteki kanunları ve kamu görevlilerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.
Daha önemlisi, burada açık bir çifte standart var. Konu Dilovası halkının evi veya işyeri olduğunda kanun çok açık deniliyor: Kaçaksa yıkılır. Ruhsatsızsa işlem yapılır. Ceza kesilir. Barınma hakkı ve yoksulluk kimsenin umurunda olmuyor. “Kanun böyle” denilip geçiliyor.
Ama aynı kanun kamu görevlisinin sorumluluğuna geldiğinde birden Dilovası’nın özel koşulları hatırlanıyor. Eğer kanun böyle diyorsanız sizin için de böyle. Eğer Dilovası’nın toplumsal gerçekliği nedeniyle kanunun mekanik biçimde uygulanamayacağını söylüyorsanız, bunu yalnızca kendi ceza sorumluluğunuz gündeme geldiğinde değil, Dilovası halkının evini yıkarken de söyleyeceksiniz. Bir hukuksuzluğun yaygın olması, hiç kimseye sorumsuzluk alanı yaratmaz. “Her yerde böyle” demek savunma değildir. Suimisal, misal değildir. Hiç kimse kendi kusurundan yararlanamaz.
Ravive binasında olan bundan çok daha fazlası
Ravive binasındaki imara aykırılık Haziran 2021’de tespit ediliyor. 25 Ağustos 2021’de yıkım kararı alınıyor. Karar uygulanmıyor. Sonra bina Ravive tarafından kullanılmaya başlanıyor. Şimdi devasa bir kanuna aykırı yapı stokundan söz edilerek “çaresizlik” ana savunma haline getiriliyor. O zaman şu soruyu soruyoruz: Bütün yapılarla aynı anda ilgilenemiyorsanız bir öncelik belirlediniz mi? Ravive binası birçok nedenle öncelikli olmak zorundaydı.
Burada kozmetik imalatı yapılıyordu. Yanıcı ve parlayıcı maddeler kullanılıyordu. İşletme mahallenin içindeydi. Muhtarın ve mahalle halkının sürekli şikâyetleri vardı. İşletmenin ikinci sınıf gayrisıhhi müessese olarak değerlendirilmesi gerektiği söyleniyordu. Hakkında yıkım kararı bulunan, kimyasal üretim yapılan, çevresinde insanların yaşadığı ve defalarca şikâyet edilen bir bina, Dilovası’ndaki en acil işlerden biri olmak zorundaydı. Yaptınız mı? Kesinlikle yapmadınız. Yıkım kararı uygulanmadı. Bunun dışında faaliyetten men, mühürleme, ruhsat iptali, tahliye ve altyapı hizmetlerinin durdurulması gibi yollar da işletilmedi.
Büyükşehirden destek alınmadı. İlgili Bakanlıklara etkili bir bildirim yapılmadı. Tehlikeyi ortadan kaldırabilecek hiçbir işlem sonuna kadar götürülmedi.
Sonra 2024 yılında ruhsat süreci başlıyor. Mahalle muhtarının 1 Temmuz 2024 tarihli şikâyeti üzerine işletmenin ruhsatsız olduğu ve çevreye koku yaydığı kamu kurumlarına bildiriliyor. Kaymakamlık şikâyeti 3 Temmuz’da belediyeye gönderiyor. İşletme ruhsat almak için başvuruyor. Fakat başvuru kabul edilmiyor; evrakların eksik olduğu ve bu haliyle ruhsat verilemeyeceği belirtiliyor. Eksikliklerin giderilmesi isteniyor. Temmuz ayından ekim ayına kadar yaklaşık üç ay boyunca bu süreç işletiliyor.
İşletmenin ikinci sınıf gayrisıhhi müessese olması gerektiği, ÇED ve çevre yönünden değerlendirilmesi gerektiği konuşuluyor. Belediye de 7 Ekim 2024 tarihli yazısıyla, başvurunun eksik evrak nedeniyle sonuçlandırılamadığını bildiriyor. Yani işletme sahipleri üç ay boyunca hangi eksiklerin bulunduğunu, hangi belgelerin tamamlanması gerektiğini ve mevcut haliyle ruhsat alamayacaklarını biliyor. Sonra doğru kanalı buluyorlar ve işlerini hallediyorlar. Üç ay boyunca eksiklikler nedeniyle kabul edilmeyen başvurunun ardından, 5 Kasım 2024 günü yeniden başvuru yapılıyor ve aynı gün ruhsat veriliyor. Üstelik başvuru formunda faaliyet konusu açıkça “kozmetik ürün imalatı” olarak bildiriliyor.
Buna rağmen kozmetik imalatı bakımından cevaplanması gereken “ÇED gerekli mi?” bölümü boş bırakılıyor. İtfaiye raporunun bulunup bulunmadığını göstermesi gereken bölüm de boş. Belediye bu boşlukları görmezden gelerek ruhsat düzenliyor. Dosyada yapı ruhsatı veya yapı kullanma izin belgesi yok. İtfaiye raporu yok. ÇED olumlu kararı ya da “ÇED gerekli değildir” belgesi yok. Bina hakkında yıkım kararı var.
Kozmetik üretim tesisi ikinci sınıf gayrisıhhi müessese olarak değerlendirilmesi gerekirken üçüncü sınıf olarak ruhsatlandırılıyor.
Üç ay boyunca “Eksikler var, ruhsat verilemez” diyen sistem, doğru kanal bulunduktan sonra aynı gün içinde bütün eksikleri görmezden geliyor. Sonra birden hokus pokus oluyor ve iş halloluyor. Demek ki bu sistemde iskânınız olmasa da sorun olmayabiliyor. Hakkınızda yıkım kararı bulunsa da sorun olmayabiliyor. İtfaiye raporunuz ve ÇED belgeniz olmasa da sorun olmayabiliyor. Kozmetik imalatı yapacağınızı bildirdiğiniz halde ÇED ve itfaiye raporu bölümlerini boş bıraksanız da sorun olmayabiliyor. Yeter ki doğru kanalı bulun. Yeter ki sistem sizin için çalışsın.
Sonra yedi insan ölüyor. Yedi insan öldükten sonra aynı sistem bu defa sorumluluğu ortadan kaldırmak üzere çalışmaya başlıyor. Belediye yok. Büyükşehir yok. SGK yok. Çalışma Bakanlığı yok. Valilik yok. Kaymakamlık yok. Herkes bir başkasını gösteriyor. Devlet bütün işlemleri yaparken var. Ruhsat verirken, ceza keserken, evrak düzenlerken, insanlara yasak koyarken var. Ama “Yedi insan neden öldü ve bunun kamusal sorumluluğu kimde?” diye sorduğumuz anda herkes ortadan kayboluyor.
“Ruhsatlı olsaydı da yanardı” savunması Duruşma boyunca tekrar edilen savunmalardan biri de şuydu: “Bu bina ruhsatlı olsaydı da yanabilirdi. Ruhsatlı binalar da yanıyor.” Elbette yanabilir. Ruhsatlı bir bina yansaydı o yangını o zaman değerlendirirdik. Yangının neden çıktığını, neden büyüdüğünü, insanların neden çıkamadığını araştırırdık. Yapının imara ve ruhsata aykırılığıyla yangın ve ölümler arasında hiçbir bağlantı bulunmasaydı, sırf imara aykırılık var diye kimseye yedi insanın ölümünden sorumluluk yüklemezdik. Ama önümüzdeki olay bu değil. Önümüzde somut bir bina var. Somut bir yangın var. Yedi ölüm var.
Üstelik nasıl bir binadan söz ediyoruz? Acil çıkış kapısı yok. Merdiven yok. Cam yok. Duvar bile yok, düşünebiliyor musunuz? Neredeyse kartondan duvar yapılacak; sacdan duvar yapmışlar. Havalandırma yok. Yangın sistemi hak getire. İnsanların çalıştırıldığı, yanıcı ve parlayıcı maddelerle kozmetik üretimi yapılan yer burası. Bu eksikliklerin her biri yangının neden hızla büyüdüğünü ve insanların neden dışarı çıkamadığını açıklıyor.
Bilirkişi raporu da yıkılması gereken binanın yıkılmamasıyla olay arasında illiyet bağı kuruyor. Dolayısıyla mesele “Ruhsatsız bina yanar, ruhsatlı bina yanmaz” meselesi değildir. Mesele şudur: Bu yangın neden çıktı? Neden büyüdü? İnsanlar neden çıkamadı? Ve neden yedi insan öldü? İstediğiniz kadar varsayım üretebilirsiniz. Maddi gerçek değişmez: Bu bina yıkılmadı. Bu işletmenin burada çalışmasına izin verildi. Bu yangın burada çıktı. Burada büyüdü. Yedi insan burada öldü.
CİMER: BÜTÜN KURUMLAR BİLİYOR,
HİÇBİR KURUM BİR ŞEY YAPMIYOR
Duruşmada CİMER başvurularının ayrıntılı biçimde konuşulması son derece önemliydi. Kamu görevlilerinden biri, “CİMER bizim için kırmızı alarm demektir” dedi ve sistemin nasıl çalıştığını anlattı. Başvuru ilgili birime gönderiliyor, gerekli yazışmalar yapılıyor, gerekirse sahaya çıkılıyor, tutanak tutuluyor ve başvuru sonuçlandırılıyor.
O halde CİMER başvuruları sıradan şikâyet dilekçeleri değildir. Bunlar kimin, neyi ve ne zaman bildiğini gösteren bir sorumluluk haritasıdır. Dört yıl içinde aynı yerle ilgili toplam 17 şikâyet yapılmış. Mahalle halkı söylenmesi gereken her şeyi defalarca söylemiş. ‘Burayı denetleyin’ demişler. İmara aykırılığı bildirmişler. Ruhsatsız faaliyeti, kimyasal üretimi, kokuyu ve çevreye verilen zararı anlatmışlar. İşlem yapın demişler. Bu başvurular belediyenin ilgili müdürlüklerine, Büyükşehir Belediyesine, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne, Valiliğe ve Kaymakamlığa yönlendirilmiş. Kurumlar başvuruları birbirlerine göndermiş, yazılar yazmış, cevaplar vermiş. Fakat tehlikeyi ortadan kaldıran hiçbir işlem yapılmamış.
Daha vahimi, dört yılda yapılan bu 17 şikâyeti ne iddianameyi düzenleyen savcı görmüş ne de bilirkişi heyeti görmüş. Mahalle halkının yıllar boyunca yaptığı uyarılar, yargılama dosyasındaki sorumluluk değerlendirmesinin dışında bırakılmış. Oysa bu şikâyetler yalnızca tehlikenin önceden bildirildiğini değil, hangi kurumun ne zamandan beri bu tehlikeyi bildiğini de gösteriyor. Mesele kurumların haberdar olup olmaması değildir. CİMER kayıtları, bu kurumların haberdar olduğunu gösteriyor. Mesele, bildikleri halde hiçbir şey yapmamalarıdır. Belediye biliyor. Büyükşehir Belediyesi biliyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü biliyor. Valilik ve Kaymakamlık biliyor. Belediyenin içinde İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, Yapı Kontrol Müdürlüğü, Zabıta Müdürlüğü, ruhsat birimi ve bunların bağlı olduğu başkan yardımcıları biliyor. Herkes biliyor. Herkes evrak üzerinde bir yere gönderiyor. Ama hiçbir kurum bu işletmenin faaliyetini durdurmuyor.
Bu kadar kırmızı alarm çaldığı halde 8 Kasım 2025 sabahında bu işletme nasıl hâlâ çalışıyordu? Makamlarını küçülttüler, sorumluluklarını küçültemezler Ruhsattan sorumlu belediye başkan yardımcısının savunmasında başka bir şey gördük. Kendisini küçülttü. Görevini, yetkisini ve bulunduğu makamı küçülttü. Kendisini, önüne getirilen yüzlerce evrakı imzalayan bir evrak memuru seviyesine indirdi. ‘Yüzlerce evrak geliyor, imzalıyorum’ dedi. Attığı imzanın ne anlama geldiğini bilmediğini, önüne getirilen evrakı imzaladığını söyledi. Bu beyan, belediyedeki yasa dışı uygulamanın ne kadar yerleşmiş olduğunu gösteriyor. Ruhsattan sorumlu başkan yardımcısının dosyayı incelemeden imza atması olağan hale gelmiş. Ama bilmediğini söylemesi kendisini kurtarmıyor. Çünkü o imzalamadan ruhsat verilemiyor.
O zaman tali bir evrak memuru değil, ruhsat zincirinin en önemli halkalarından biridir. Dosya önüne geliyor ve onun imzasıyla ruhsat çıkıyor. İskân yok. Yıkım kararı var. İtfaiye raporu yok. Dosyada eksiklikler var. Normalde birbirini kontrol etmesi gereken bütün aşamalar birer birer etkisiz hale geliyor. En sonunda dosya ruhsattan sorumlu başkan yardımcısının önüne geliyor. O da imzalıyor.
Dönemin İmar ve Şehircilik Müdür Yardımcısının savunmasında ise mevzuat ve prosedür uzun uzun anlatılarak asıl sorumluluk görünmez hale getirilmeye çalışıldı. Mevzuatı bu kadar iyi biliyorsanız hangi işlemin yapılmadığını da herkesten iyi biliyorsunuz demektir. İki gün boyunca yedi insanın öldüğü bir dosyayı konuştuk. Bir başsağlığı yok, bir üzüntü belirtisi yok, en küçük bir rahatsızlık belirtisi yok. Bunun yerine mevzuatı, prosedürü ve belediyenin iç işleyişini tahrif ederek anlatan bir savunma dinledik. Bir kibir var, bir ego var. Herkes burada kendi elemanıymış gibi konuşuyor. Mahkemeye ve burada bulunan insanlara karşı kullandığı dil ortada. Mevzuatı ve prosedürü uzun uzun anlatarak asıl sorumluluk meselesini görünmez hale getirmeye çalışıyor.
Usul ve prosedür anlatısının arkasına saklanarak yedi insanın ölümündeki sorumluluk ortadan kaldırılamaz. Sorumluluk aşağıda başlayıp aşağıda bitemez Bu dosyanın birkaç müdür ve birkaç zabıta görevlisi arasında kaybolmasına izin verilemez. İmar ve Şehircilik Müdürlüğünü, Yapı Kontrol Müdürlüğünü, ruhsat ve denetimden sorumlu zabıta amirlerini değerlendireceğiz ama bunların üzerinde bulunan imardan ve ruhsattan sorumlu başkan yardımcılarını, belediye yönetimini ve diğer kurumları araştırmayacağız. Böyle bir sorumluluk zinciri kurulamaz.
Bazı sanıkların görevlerini yerine getiremediklerine ilişkin savunmalarının bir kısmı gerçekten doğru olabilir. Ama o zaman savunmanızı yarıda bırakmayacaksınız. Sizi görev yapamaz hale getiren sistemi de anlatacaksınız. İmar düzenine kim müdahale etti? Kim kimi engelledi? Kim hangi talimatı verdi? Kim bu düzenden menfaat sağladı? Aşağıdaki kamu görevlileri yukarıdaki siyasi ve idari irade nedeniyle görevlerini yapamıyorsa sorumluluk yukarıya doğru taşınmalıdır. Bunların hiçbiri varsayımla kişilere yüklenemez. Ama soruşturulmaması da kabul edilemez.
RANTİYE AĞINI GÖRMEDEN DİLOVASI’NI ANLAYAMAYIZ
Rantiye ağını yok sayarak Dilovası’nı açıklayamazsınız. Bu yapılar kendiliğinden oluşmadı. Birileri arsa sattı. Birileri bina yaptı. Birileri izin verdi. Birileri görmedi. Birileri görüp sustu. Kim kime ne ödedi, kim hangi menfaati elde etti; bunların somut delillerle ortaya çıkarılması gerekir. Ama 40 yıldır bu sistemin neden devam ettiğini araştırmadan Dilovası gerçeğini anlayamazsınız.
Bu hukuksuzluk başka hukuksuzlukların da önünü açıyor. İşveren artık kapı yapmak zorunda hissetmiyor. Merdiven yapmak zorunda hissetmiyor. Acil çıkış yapmak zorunda hissetmiyor. Yangın tedbiri almak zorunda hissetmiyor. Çünkü mevzuata uymak yerine işini bir şekilde halledebileceğini düşünüyor. Sonra yangın çıkıyor. Yedi insan ölüyor. Ve bir anda herkes ortadan kayboluyor. Bu nedenle yaşananları yalnızca “ihmal”, “eksiklik” veya “talihsizlik” sözleriyle açıklayamayız.
Karşımızda yıllardır bilinen, defalarca bildirilen ve buna rağmen devam etmesine izin verilen bir suç düzeni var. Bu katliam, bu düzenin içinde gerçekleşti.
Bu dava yalnızca geçmişteki bir yangını yargılamıyor Hepimizin üzerinde ağır bir sorumluluk var. Çünkü bu dosyada yalnızca geçmişte meydana gelmiş bir yangını yargılamıyoruz. Dilovası’nda 40 yıldır devam eden bir düzen karşısında hukukun ne söyleyeceğini de belirliyoruz. Yedi insanın öldüğü bir dosyada herkes birbirini gösteriyorsa yapılması gereken sorumluluğu ortadan kaldırmak değildir. O zincirin tamamını ortaya çıkarmaktır.
Kim biliyordu? Ne zamandan beri biliyordu? Hangi yetkiye sahipti? Ne yaptı? Ne yapmadı?
Bu soruların cevabı birkaç alt kademe kamu görevlisiyle sınırlı tutulamaz. Büyükşehir Belediyesi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, Valilik, Kaymakamlık ve belediye içindeki siyasi ve idari sorumluluk zinciri de araştırılmalıdır.
Elbette “sistem” diyerek kişilerin somut sorumluluğunu görünmez hale getiremeyiz. Ama birkaç kişiyi yargılayarak sistemi ve yukarıya uzanan sorumluluğu da görünmez hale getiremeyiz. İmza atan, karar alan, denetlemeyen, bildiği halde işlem yapmayan ve bu işletmenin çalışmasına izin veren herkesin sorumluluğu ayrı ayrı ortaya çıkarılmalıdır. Bu işletmenin burada çalışmasına izin verildi. Bu yangın burada çıktı. Bu yangın burada büyüdü. Ve yedi insan burada öldü. Gerçek bir yargılama, bu sorumluluk zincirinin hiçbir halkasını korumadan tamamını ortaya çıkarmak zorundadır.”