Yangın söndü. Sorular hala yanıyor
08 Ekim 2026 03:30

Tekin, Ravive’yi yazdı Yangın söndü. Sorular hala yanıyor

Hiç kimse hakkında mahkeme kararı olmadan “bu insanlar yedi kişinin ölümünden sorumludur” demek hukuk açısından doğru değildir. Aynı şekilde; “Birileri hata yaptıysa bile bunun hesabını sormayalım” demek de

**

Konuk Yazar: Fatma TEKİN

Aziz Vatan Dilovası

 **

Bazı yangınlar söner.

Bazı yangınların ise alevleri söndüğü halde soruları yanmaya devam eder.

Dilovası’nda yaşanan ve yedi insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan yangın da artık yalnızca bir yangın dosyası olarak görülmemelidir.

Çünkü ortada yalnızca yanan bir yapı yoktur.

Ortada; izinler, ruhsatlar, denetimler, imar kararları, işyeri faaliyetleri, yangın güvenliği, tehlikeli maddeler, çevrede yaşayan aileler ve yıllar boyunca devam eden bir faaliyet zinciri vardır.

Ve bütün bunların üzerinde cevap bekleyen tek bir soru yükselmektedir:

Bu faaliyet bu koşullarda nasıl yıllarca sürdü ve hiç kimse “Burada ciddi bir kamu güvenliği riski var mı?” diye sormadıysa, neden sormadı?

Meseleyi yalnızca “kaçak bina”ya indirgemek gerçeğin tamamını anlatmaz.

Bugün kamuoyuna anlatılan tartışmanın önemli bir bölümü yapının imar durumuna, kaçak olup olmadığına, geçmişte alınan belediye kararlarına ve çeşitli idari işlemlere odaklanıyor.

Bunların elbette hukuki bir karşılığı vardır.

Ancak yedi insan hayatını kaybetmişse, sorulması gereken soru yalnızca “Bu bina kaçak mıydı?” olmamalıdır.

Çünkü bir yapının imar mevzuatına aykırı olup olmadığı ile o yapıda yürütülen faaliyetin insan hayatı bakımından oluşturduğu risk aynı mesele değildir.

Daha büyük soruyu sormak zorundayız:

Bu mekânda gerçekte hangi faaliyet yürütülüyordu?

Hangi maddeler kullanılıyordu?

Bu maddelerin yanıcılık ve patlama özellikleri neydi?

Ne miktarda depolanıyordu?

Üretim ve depolama koşulları mevzuata uygun muydu?

Yangın söndürme ve acil durum sistemleri yeterli miydi?

Faaliyete ilişkin ruhsat neyi kapsıyordu?

Ruhsatta yazan faaliyet ile fiilen yapılan faaliyet aynı mıydı?

Ve belki de en önemlisi:

Bütün bunlar hangi kurum tarafından, hangi tarihte ve hangi belgelerle denetlendi?

İşte asıl hesaplaşılması gereken alan burasıdır.

Söz konusu olan sıradan bir işyeri değilse, risk değerlendirmesi neredeydi?

Bize aktarılan bilgilere göre söz konusu tesisin parfüm üretimi yaptığı belirtilmektedir.

Burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor.

“Parfüm üretimi” ifadesi tek başına bir suçlama değildir.

Fakat parfüm üretiminin niteliği nedeniyle kullanılan hammaddeler, üretim yöntemi, depolama koşulları ve kullanılan kimyasalların özellikleri ayrıca incelenmesi gereken teknik konulardır.

Çünkü parfüm üretiminde kullanılan bazı maddeler yanıcı özellik taşıyabilir.

Bu nedenle soru yalnızca “ruhsatı var mıydı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Ruhsat hangi faaliyete izin veriyordu ve fiilen hangi faaliyet yürütülüyordu?

Bir ruhsatın varlığı, o işyerindeki her türlü üretimin otomatik olarak güvenli veya mevzuata uygun olduğu anlamına gelmez.

Ruhsatın kapsamı; faaliyetin niteliği, kapasitesi, kullanılan maddeler, depolama koşulları, yangın güvenliği, iş sağlığı ve güvenliği, acil durum düzenlemeleri ve diğer teknik şartlarla birlikte değerlendirilmelidir.

Daha da önemlisi: Burası insanların yaşadığı bir bölgedeydi

İşin belki de en can alıcı taraflarından biri budur.

Söz konusu tesisin çevresinde ailelerin yaşadığı konutların bulunduğu, insanların günlük hayatlarını sürdürdüğü bir alan olduğu ifade edilmektedir.

Yani burada yalnızca bir işletmenin çalışanları yoktu.

Çocuklar, yaşlılar, aileler vardı. Evlerinin içinde hayatlarını sürdüren insanlar vardı.

Ve yine aktarılan bilgilere göre tesisin yakınında bir Petrol Ofisi akaryakıt istasyonu da bulunuyordu.

İşte bu noktada kamu güvenliği açısından çok daha kapsamlı bir değerlendirme yapılması gerekir.

Çünkü bir faaliyetin kendi binası içinde güvenli olup olmadığı başka bir konudur;

Aynı faaliyetin yoğun konut dokusunun içinde, insanların yaşam alanlarının hemen yanında yürütülmesi ise çok daha farklı bir risk değerlendirmesini gerektirir.

Burada sorulması gereken şudur:

Bu tesisin çevresindeki yapılaşma ve insan yoğunluğu dikkate alınarak herhangi bir risk değerlendirmesi yapıldı mı?

Yapıldıysa; kim yaptı?

Hangi rapor hazırlandı?

Hangi kurum onayladı?

Hangi güvenlik tedbirleri şart koşuldu?

Bu şartların yerine getirilip getirilmediği kim tarafından denetlendi?

Bir başka soru: İzin başka, denetim başka değil midir?

Türkiye'de zaman zaman trajedilerin ardından hep aynı tartışmayı görüyoruz: “Ruhsatı var mıydı?”

Oysa ruhsat sorusunun hemen arkasından başka sorular da gelmelidir.

Ruhsat hangi tarihte verildi? Hangi şartlarla verildi? Sonrasında denetim yapıldı mı? Faaliyetin niteliği değişti mi? Yapıda değişiklik yapıldı mı? Kapasite arttı mı? Depolanan maddelerin niteliği veya miktarı değişti mi? Yangın güvenliği açısından sonradan oluşan riskler kontrol edildi mi?

Çünkü bir işyerinin bir gün ruhsatlandırılmış olması, sonraki yıllarda her şeyin aynı kaldığını ve koşulların sonsuza kadar güvenli olduğunu göstermez.

Tam tersine, faaliyet değiştikçe, yapı değiştikçe, çevredeki yapılaşma değiştikçe denetimin de devam etmesi gerekir.

“Kaçak yapı” denilerek bütün sorumluluk açıklanabilir mi?

Hayır; bunu hukuk adına söylemiyorum.

Bunu, yedi insanın hayatını kaybettiği bir olayın gerçek nedenlerini bütün yönleriyle ortaya çıkarabilmek için söylüyorum.

Bir yapının kaçak olması önemli olabilir.

İmar mevzuatına aykırılık önemli olabilir.

Belediye kararları önemli olabilir.

İdari işlemler önemli olabilir.

Fakat yangının nasıl çıktığı, neden büyüdüğü, neden bu kadar ağır sonuç doğurduğu ve insanların neden hayatını kaybettiği sorularının cevapları yalnızca imar dosyasının içinde aranamaz.

Yangının; teknik nedeni, yangın güvenliği, iş güvenliği, kullanılan maddeler, depolama biçimi, elektrik ve üretim sistemleri, acil çıkışlar,yangın söndürme sistemleri, çalışan güvenliği ve çevrede yaşayan insanların güvenliği birlikte incelenmelidir.

Asıl mesele “kim suçlu?” diye bağırmak değil, sorumluluğun nerede başladığını bulmaktır

Burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız.

Hiç kimse hakkında mahkeme kararı olmadan “bu insanlar yedi kişinin ölümünden sorumludur” demek hukuk açısından doğru değildir.

Ancak aynı şekilde; “Birileri hata yaptıysa bile bunun hesabını sormayalım” demek de doğru değildir.

Yapılması gereken şey bellidir:

Belgelere bakmak. Kim neyi biliyordu? Kim hangi belgeyi imzaladı? Hangi kurum hangi denetimi yaptı? Hangi tarihte ne tespit edildi? Tespit edilen eksiklikler giderildi mi? Giderilmediyse neden giderilmedi? Bir işlem yapılması gerekiyorsa yapıldı mı? Yapılmadıysa kimin görev alanındaydı? Bir kurum diğer kuruma sorumluluğu devretti mi? Yoksa dosya yıllarca kurumlar arasında dolaşırken insanların yaşadığı risk görmezden mi gelindi?

İşte hukuk tam olarak bu soruların cevaplarını aramalıdır.

Pandemi düzenlemeleri de bütün soruları ortadan kaldırmaz

Dosyada gündeme gelen bir başka önemli konu da pandemi döneminde imar mevzuatında yapılan geçici düzenlemeler ve bunların yapılar üzerindeki etkisidir.

Burada da meseleye tek taraflı yaklaşmamak gerekir.

Bir yapıya ilişkin belirli bir yasal düzenlemeden yararlanılmış olması, o yapı içerisinde yürütülen her türlü faaliyetin otomatik olarak güvenli ve hukuka uygun hale geldiği anlamına gelmez.

İmar yönünden yapılan bir değerlendirme ile; işyeri faaliyetinin niteliği, yangın güvenliği, iş sağlığı ve güvenliği, tehlikeli maddelerin kullanımı ve depolanması, çevre ve halk güvenliği gibi konular birbirinden farklı hukuki ve teknik başlıklardır.

Dolayısıyla: “İmar yönünden şu düzenlemeden yararlanılmıştı” cümlesi, bütün diğer soruların cevabı değildir.

Yedi canın ardından belki de şimdi en zor soruyu sormanın zamanıdır:

Eğer ortada ciddi bir risk vardıysa, bu risk neden yıllarca görülmedi?

Eğer görüldüyse neden gerekli işlem yapılmadı?

İşlem yapıldıysa, neden faaliyet devam etti?

Faaliyetin devam etmesine izin verildiyse, hangi şartlarla izin verildi?

Ve bütün şartlar yerine getirilmiş görünüyorsa:

O zaman yedi insanın ölümüne yol açan bu felaketin meydana gelmesine hangi teknik ve idari zincir izin verdi?

Bunların hiçbiri sloganla cevaplanamaz.

Hiçbiri siyasi kamplaşmayla çözülemez.

Hiçbiri bir kişiyi günah keçisi ilan ederek kapatılamaz.

Belge, rapor, denetim kayıtları, ruhsat dosyası, yangın raporu, bilirkişi incelemesi gerekir. Ve bütün bunların birbiriyle karşılaştırılması gerekir.

Çünkü mesele yalnızca yanan bir bina değildir

Bir binayı yeniden yapmak mümkündür.

Bir işyerini kapatmak mümkündür.

Bir ruhsatı iptal etmek mümkündür.

Bir idari işlemi değiştirmek mümkündür.

Fakat yedi insanı geri getirmek mümkün değildir.

İşte bu nedenle Dilovası'ndaki yangını yalnızca “kaçak yapı” başlığı altında tartışmak, yaşanan felaketin bütün boyutlarını anlamamıza yetmez.

Ölenlerin aileleri açısından mesele bir imar tartışması değildir.

Onlar için mesele; “Yakınınızı neden kaybettiniz?” sorusunun cevabıdır.

Bir anne için çocuğunun eve dönmemesidir.

Bir çocuk için babasının bir daha kapıdan girmemesidir.

Bir eş için hayat arkadaşının bir anda yok olmasıdır.

Ve toplum açısından mesele şudur:

Bir daha aynı şey yaşanmasın diye bu felaketin bütün nedenlerini gerçekten ortaya çıkarabilecek miyiz?

Şimdi yapılması gereken bellidir

Dilovası dosyasında yalnızca bir kişinin veya birkaç kişinin üzerine yoğunlaşmak yerine, bütün süreç baştan sona incelenmelidir.

Şu soruların her birinin belgeli cevabı ortaya konulmalıdır:

Tesisin ruhsatı tam olarak neyi kapsıyordu?

Ruhsatta belirtilen faaliyet ile fiili faaliyet aynı mıydı?

Tesisin üretim kapasitesi neydi?

Kullanılan ve depolanan maddeler nelerdi?

Bu maddelerin yangın ve patlama bakımından özellikleri neydi?

Depolama koşulları mevzuata uygun muydu?

Yangın güvenliği açısından hangi sistemler bulunuyordu?

Acil çıkışlar ve tahliye düzeni yeterli miydi?

İtfaiye veya ilgili teknik birimler tarafından hangi denetimler yapıldı?

Denetimlerde eksiklik tespit edildi mi?

Edildiyse bunların giderilmesi için ne yapıldı?

Belediye ve diğer yetkili kurumların görev alanları nelerdi?

İmar yönünden alınan kararların kapsamı neydi?

Bu kararlar işyeri faaliyetinin güvenliği bakımından ne ifade ediyordu?

Çevredeki konutlar ve nüfus yoğunluğu değerlendirmeye alındı mı?

Yakındaki akaryakıt istasyonu gibi diğer risk unsurları dikkate alındı mı?

Tesisin faaliyetinin devam etmesi hangi hukuki ve teknik koşullara bağlıydı?

Yangının çıkış ve yayılma nedenleri konusunda bilirkişi ve teknik raporlar ne söylüyor?

Ve en önemlisi:

Bu soruların hangileri daha önce soruldu, hangileri hiç sorulmadı?

Adalet, en kolay hedefi bulmak değildir

Yedi insan öldü.

Bu cümle tek başına hepimizi susturacak kadar ağır.

Ama aynı zamanda hepimizi konuşmaya mecbur bırakacak kadar da önemlidir.

Çünkü adalet yalnızca birilerini cezalandırmak değildir.

Adalet; gerçeği bulmaktır. Gerçeğin hangi tarihte başladığını bulmaktır. Hangi kararın hangi sonucu doğurduğunu ortaya koymaktır. Hangi kurumun hangi yetkiye sahip olduğunu belirlemektir. Hangi uyarının dikkate alınmadığını tespit etmektir. Ve en önemlisi, sorumluluğun gerçekten nerede başladığını ve nerede devam ettiğini ortaya çıkarmaktır.

Bu nedenle Dilovası'nda sorulması gereken soru yalnızca, “Kim suçlu?” değildir.

Daha önce sorulması gereken soru şudur:

“Yedi insanın hayatını tehlikeye sokabilecek bir faaliyet, insanların evlerinin arasında nasıl bu kadar uzun süre devam edebildi?”

Bu sorunun cevabı bulunmadan dosya tamamlanmış sayılmaz.

Çünkü yangın söndü. Ama geride kalan sorular hâlâ yanıyor.

Ve o soruların cevabı yalnızca yedi can için değil, aynı tehlikenin başka bir mahallede, başka bir evde, başka bir aileyi yakmaması için bulunmak zorunda.

Yedi canın ardından yapılması gereken, birilerini hedef göstermek değil; sistemin bütün kapılarını tek tek açıp gerçeğin nerede saklandığını bulmaktır.

Çünkü gerçek ortaya çıkmadan adalet tamamlanmaz.

Ve gerçek bulunmadan yalnızca, bir sonraki yangının nerede çıkacağını beklemiş oluruz.

Güncelleme: 08 Ekim 2026 03:33
BENZER HABERLER
X