PİR SULTAN ABDAL, MİSALİ Ata’yı Meclis’te “Dostun gülü” yaralamış
Rivayete göre Pir Sultan Abdal dar ağacına giderken taş atmaya kıyamayan Ali Baba kır çiçeği atmış. Pir, ‘İlle de dostun gülü yaralar beni’ demiş. Atatürk de, 1922’de milletvekilliğinin önüne geçen önerge gündeme gelince, aynı hissi yaşamış
Haber Yorum Analiz – 3
Rivayet ya da yaşanmış hikaye ya da destan odur ki…
Hızır Paşa, Pir Sultan’ı darağacına gönderirken, çevrede biriken halka zorla Pir Sultan’ı taşlattırır. Pir Sultan’ın musahibi Ali Baba, taş atmaya kıyamadığı için yolda topladığı kır çiçeklerini pirine atar. Ali Baba’nın bu davranışı Pir Sultan’ı yürekten yaralar. Bunun üzerine aşağıdaki deyişi söyler:
Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz / Hakk’tan emr olmazsa irahmet yağmaz / Şu ellerin taşı bana hiç değmez / İlle de dostun bir tek gülü yaralar beni
Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını 10 Ağustos 1915 günü küçük bir cep saati kurtardı. Harp Okulu günlerinde öğrenci saati olarak aldığı ve yıllar boyunca yanında taşıdığı bu cep saati Conkbayırı’nda onu bir şarapnel parçasından korudu. Patlayan top mermisinin göğsüne isabet etmesiyle belki de hayatını kaybedecek olan Paşa, bu olayı çok ufak morluklarla atlatmayı başardı..
“Atamızı ölmekten kurtaran saat ne oldu:
Kaynak: https://www.konyalisaat.com.tr/ilham/atamizi-olmekten-kurtaran-saate-ne-oldu
Kocaeli 29 Ekim Kadınları Derneği Derneği öncülüğündeki Atatürk Sempozyumu / Mustafa Kemal Atatürk Doğum Günü etkinlikleri kapsamında İzmit, Kitap Pastası Kafe’de gerçekleşen etkinlikte slayt gösterisi eşliğindeki sunumunda Cumhuriyet’in ne zor şartlarda kurulduğunu anlatan Kocaeli Üniversitesi akademisyenlerden Öğretim Görevlisi Emin Çaycı’nın anlatımından esasla; Atamız Conkbayırı’nda düşman mermisiyle ölmekten ya da yaralanmaktan bir saat marifetiyle kurtulmuş da “Dost gülü” ile yaralanmış:
“Mustafa Kemal için, ‘Meclis’te ne dese yapılacaktı’ deniyor. Üç milletvekili tarafından, 1922’de Atatürk’ün milletvekilliğinin de önünü tıkayan bir önerge verildi. Önergeye göre milletvekili adaylığı için bir şehirde en az beş yıl ikamet şartı arandı. Atatürk, önergenin kendisi aleyhine olduğunu aldı. Mecliste söz alarak cepheden cepheye koşmasından ötürü hiçbir yerde beş yıl süreyle ikamet edemediğini anlattı. Önerge oy çokluğuyla ret edildi ama bu girişim kendisini çok üzdü. ‘Bunu düşmanım yapsa anlardım. Bu meclisten üç vekilin yapması beni daha çok üzdü.’
Çaycı sunumuna şu sözlerle başladı: “1923-38 arası değil ama bu işe başlarken Atatürk’ün durumu neydi? Nasıl bir ortam vardı? Şartlar nasıldı? Hatta Atatürk’ü ortaya çıkaran ve Cumhuriyeti kuran kadroyu ortaya çıkartan şartlar neydi? Aslında onları anlatsak çok daha önemli olur diye düşündüm.
25 yıldır öğrencilerimizin bize sorduğu sorulardan, sosyal medyada sürekli dönen videolardan, tweetlerden şöyle bir şey oluşmuş: ‘Çok büyük bir mücadele değildi aslında. Yunanlılar ile savaştık. İngilizler ile hiçbir çatışmamız olmadı. Çok abartıldı. Zaten Osmanlı’nın iyi bir ordusu vardı. Onun için, Mustafa Kemal, Samsun’a geçince herkes onu bekliyordu. Hemen ordunun başına geçti. Milli mücadeleyi başlattı… Yunan galip gelse daha iyi olurdu. Onlar bu kadar zarar vermezdi.’ Tarzında bir sürü şey var, hep birlikte duyduğumuz. Biz de nasıl bir ortam vardı. Cumhuriyeti kuran kadroyla beraber Mustafa Kemal’in yaşamında dönüm noktaları neler diye, bir çalışma yaptık.”
Coğrafya kaderdir, yaşanılan coğrafi alanın ve iktisadi durumun insan refahı üzerine etkilerini betimleyen, genellikle olumsuz anlamda kullanılan bir söylemdir. Türk dilinde yaygın olarak kullanılırken ilk olarak kimin ne anlamda söylediği ile günümüzdeki karşılığı muhtelif tartışmaların konusudur. Ağırlıkla İbn-i Haldun'a ve Mukaddime'sine doğrudan veya ikincil olarak zayıf ve tekrarlayıcı (aktarıcı) referanslar ile atfedilen bu sözden "
Vikipedia verilerine göre bundan ilk söz eden kişi, Yaşadığım Gibi adlı eserinde Ahmet Hamdi Tampınar. Çaycı’nın, Ulu Önder’in doğum yeri Selanik’e dair değerlendirmesi, akla getirmiş oldu:
“Burası Selanik. Sunumla başlayım. 1887 aslında bu… Fransız devriminden sonraki akımları ilk hisseden yerlerden biri. Milliyetçilik, hürriyetçilik gibi kavramların ilk yankılandığı yer. İlk çatışmaların başladığı yer Balkanlar. Yahya Kaptan da oralardan yetişme.
Subay kadrosu da buralardan geldiği için çocukluktan itibaren milliyetçilik kavramını Selanik’teki diğerlerinden görüyorlar ve onlar şöyle şanssız bir nesil: Osmanlı’nın toprak kayıplarını gözleriyle görerek yaşıyorlar ve bu acıyı hissediyorlar.
Balkanlar, en eski Osmanlı toprakları. Buraları kaybetmek insanların zihninde uzun yıllar kapanmayacak yaralar açmış.
Daily News… Batı’nın Balkanlar’daki karmaşayı nasıl kaşıdığını gösteren bir örnek. Osmanlıyı barbarca lanse eden bir habere, tekzip gönderilmiş.”
Günümüzde, giderek artış gösteren çocukların çocuk cinayeti vakasında birçok televizyon dizisinin etkisi de tartışılmaya başladı. Hatta, ‘Suça itilen çocuk’ kavramı dahi tartışılıyor. Yine Çaycı’nın anlattığı örnekten sebep, o dönemler televizyon dizi yok tabi ama, tiyatro var:
“Namık Kemal, Mustafa Kemal’i etkileyen isimlerden biridir: Vatan yahut Silistire.1873’te piyesi izleyenler çok etkilenmiş ve Namık Kemal’in evine doğru, ‘Yaşasın vatan’ diye yürüyüş başlatmışlar. Osmanlı’da sarayı bu durum çok rahatsız etmiş çünkü vatan kavramı Osmanlı’da çok bir şey ifade etmiyor. Çünkü üzerinde yaşadığımız toprak padişahın dedesinden, babasından kalan tapulu mal. Siz kimin toprağına ‘Vatanım’ diye sahip çıkıyorsunuz? Bir süre sonra oyun yasaklanacak ve Namık Kemal sürgüne gönderilecekti.
Okumuş kesim hariç, vatan hürriyet ve milliyet kavramları toplumda pek bir şey ifade etmiyor. Sonradan yerleşiyor.
Mustafa Kemal ve aynı jenerasyondan silah arkadaşları Osmanlı topraklarında cepheden cepheye koşuyor. Araplar için gittiklerinde, kendileri gibi düşünmediklerini ve İngilizler ile işbirliklerini görüp hayal kırıklığı yaşıyorlar. Bu en büyük dersti bizim için.”
İsmet İnönü.. Cumhuriyet’in ilanı ve Atatürk’ün vefatı sonrası, çok partili döneme kadar olan süreçte en çok tartışılan, kimi kesimlerce acımasızca eleştirilen “Milli Şef”, Lozan’da çok zorlanmış:
“İsmet İnönü. Çizmelerini göstermek için aldım bu fotoğrafı. Lozan’a gittiğinde kendisini en çok zorlayan şeyin, bağcıklı ayakkabılar olduğunu söylüyor. Bu insanların ömrü cepheden cepheye, ayaklarında hep çizmelerle, sürekli bir mücadele içinde olmuşlar.”
Çaycı’nın sunumundan diğer anekdotlar şöyle:
“Mustafa Kemal. 38, 40’lı yaşlarda cumhuriyeti kuracak ve Cumhurbaşkanı olacak. Bugün baktığımızda çok erken yaş gözüküyor ama yaşadıkları süreç, onları çok daha çabuk olgunlaştırıyor.
1923-1938 arası devrimlerin akşamdan sabaha, yapıldığı sanılıyor. Öyle bir şey yok.
1913’te Kılıçzade Hakkı Bey bir yorumunda şöyle yazıyor: “Bir rüya gördüm. Rüyamda Osmanlı hareminin kapatıldığını, padişah ve şehzadelerin tek eşli evliliğe mecbur kaldığını gördüm. (Medeni kanun)
Kızlarla erkeklerin aynı mektebe gidip doktor, mühendis, hakim, subay olduklarını gördüm.
Feshin kalktığını, şapkanın geldiğini, takım elbisenin sadece memurlara değil herkes tarafından giyilen bir kıyafet olduğunu gördüm.
Arap harflerinin kalkıp Latin harflerine geçildiğini gördüm.
Takvimden bahsediyor. Aslında Cumhuriyet döneminde yapılan her şeyi anlatmış.
Osmanlı aslında tüm bunları biliyor ama uygulamaya geçirecek süre olmuyor. İttihatçılar denemek istiyor ama savaşlara denk geliyor.
Osmanlı’nın belası salgın hastalıklar: Verem, kolera, çiçek… Öldürüyor, sakat bırakıyor.
Akraba evliliklerinden dolayı da sakat doğumlar çok fazla.
Kovid dönemimiz gibi, gazetelerde ciddi uyarılar.
Göçler; İstanbul, Bursa, İzmir gibi şehirler. 1000’lerce insan dede toprağı bırakıp geliyor ve ne iş yapacaklar. Barınma, sağlık. Osmanlı için büyük zorluk. Yetim çocuklar meselesi. Nasıl büyütülecek, okutulacak, iş sahibi yapılacak?
Osmanlı’nın son dönemleri. Sorunların biri bitiyor. Diğeri başlıyor.
Her cephede savaş. Hala Sarıkamış anmasında aynı acı, hissediliyor.
Savaşın içinde çok sayıda asker, 400 bin kişi, salgından ölen asker sayısı. Hiçbir cephede yer almadan, hayatını kaybedenler. Şehitlerin dörtte biri oranındalar.
Kırım Savaşı’nda, salgından ölen daha fazla.
“Dur yolcu….” Çanakkale. İngiliz ve Fransızlar’ın yenilmez olduğu düşünülen devir. O devir batıyor. Bu 1’nci Dünya Savaşı’nda bize; 2’nci Dünya Savaşı’nda Avrupa emperyalizmine direnen Afrika ülkelerine ilham olacaktır.
Cezayir: Türkler’i örnek aldı.
Kurtuluş Savaşı, küçümseniyor... İstanbul, 3.5 yıl işgal altındaydı ve öncesinde, gayriresmi işgal vardı.
İngilizler’in zulmü, yayınlanamıyor bile. Karakol baskınında uyurken kurşunlanan askerler, 3.5 yıl sonra haber olabiliyor.4
100 bin esirin 10 bini geri dönmeyecek. Mezarları bile bilinmeyecek. 90 bini hastalıklardan ölecek. Mısır’da kireçten ötürü, gözünün kör olmasına sebep olacak, salgından ötürü kireç atmışlardı.
Yetimler, kayıplar, sakatlar. Savaştan sonra da çok zor şartlarda mücadele ettik.
Osmanlı, Sevr’i kabul etse dahi TBMM ret etti. 1’nci Dünya Savaşı’nda kaybeden ülkeler arasında bu barış anlaşmasını reddeden tek ülke Türkiye.
Mustafa Kemal, Anadolu’ya geldiğinde en büyük grup, İngiliz mandasını kabul edelim diyenler. İkincisi, herkes kendisini kurtarsın. Hep beraber milli mücadele edelim diyenler çok az. Sivas kongresinin iki hafta sürmesinin sebebi Amerikan himayesi isteyenleri ikna etmek. Mustafa Kemal, Erzurum kongresine alınmak istemeyince Kazım Karabekir araya giriyor. Sivas kongresine, Batı Anadolu’dan hiç kimse gelmiyor. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının milli mücadele için insanları ikna etmesi çok uzun bir süreç.
Bazı yasa maddelerinin geçmesi, saatlerce sürdü.
1929, kapitalizmin gördüğü en büyük kriz. Bunlara rağmen İş Bankası, Sümerbank ile banka ve fabrikası kuruldu.
Fabrika kurulunca, işçi tarımdan kopamıyor ki. Tarım zamanı, gidiyor.
Fabrikalar yapınca lojman, okul yapılması, yeter ki yıl boyunca kal. İşçi sınıfının oluşmaması da sorun.
Yüzde 85 tarıma dayalı, tarımı geliştirmek çok önemli. Etibank, madencilik için çok önemli.
Napolyon asker ama devlet adamı değil. Lenin büyük devlet adamı ama asker değil. Mustafa Kemal’i kıyaslayabileceğiniz biri yok.”