Adeta 2000’leri de anlattı Demokrasiyi araç olarak kullanma DP ile başladı
YARSAV Kurucu Başkanı Eminağaoğlu ülkemizde iktidarı edinenlerin demokrasiyi sandıktan ibaret görüp kendi iktidarları için araç olarak kullanma geleneğinin çok partili döneme geçmemizin ardından, Demokrat Parti ile başladığını söyledi
YARSAV Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, 27 Mayıs 1960’dan bu yana darbe ve muhtıraları değerlendirdi. Gebze Kent Politikaları Üretim ve Geliştirme Derneği ile Makine Mühendisleri Odası Gebze İlçe Temsilciliği’nin Gebze Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Türkiye’nin darbeler tarihi ve sonuçları” adlı, “Askeri müdahalelerden günümüze: Devlet, hukuk ve toplumun dönüşümü” konulu panelinde konuşan Eminağaoğlu’nun 1940’lara kadar değindiği anlatıları, günümüzü de anımsattı. Eminağaoğlu, ülkemizde iktidarı edinenlerin demokrasiyi sadece sandıktan ibaret görüp özgürlükler için değil kendi iktidarları için araç olarak kullanma geleneğinin çok partili dönemin ardından Demokrat Parti ile başladığını söyledi.
Türkiye'de darbeler tarihi ve darbelerin hukuki, ekonomik, sosyal sonuçlarının geniş bir konu olduğunu kaydeden Ömer Faruk Eminağaoğlu, ülkemizdeki tüm darbelerin çok partili siyasi hayata geçişimizle birebir ilişkili olduğunu kaydetti. Eminoağaoğlu, özetle şunları kaydetti:
“Türkiye'de darbeler tarihi ve darbelerin hukuki, ekonomik, sosyal sonuçları geniş bir konu. Darbeler tarihi dediğimiz zaman demokrasinin yaşanmışlığına, çok partili siyasi hayatımızın ne zaman başladığına dair yaşadığımız süreçler var.
Çok partili siyasi yaşama geçildiğinde sorunlar da yaşamdaki demokratik hareketlerle daha fazla gün yüzüne çıkmaya başladı. Demokrat Parti iş başına geldiğinde ilk başta yönetimde liberal politikaları, özgürlükçü politikaları izler gibi görünse de daha sonra devleti tanıdıkça, devletin içerisinde bütün olarak parti devletine yönelik politikaları öne çıkardıkça değişen bir devlet yapısı, özgürlüklere yönelik bir baskıcı yapı oluştu. Bu beraberinde toplumun belli bir kesiminde tepkiyi getirdi.
Demokrasinin, hukuk devletinin araçsallaştırıldığını özellikle bu dönemde görüyoruz. Seçimlerin hukuk, demokratik hak ve özgürlükler anlamında değil de siyasi iktidarın önünü açma şeklinde kullanıldığını görüyoruz. Günümüzde Cumhuriyet Halk Partisi'nin yaşadığı olayların bir benzerini bir alt perdeden, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde oluşturulan Tahkikat Komisyonları üzerinden yaşanmaya başladığını görüyoruz. İktidar partisinin rakiplerini biçimlendirme, demokrasiyi de kendi istediği bir şekilde yaşatma yönünde bir anlayışla yola koyulduğunu görüyoruz.
Demokrasiyi halkın hak ve özgürlüğünü yaşayabileceği, etkin olarak kullanabileceği bir rejim olarak değil, kendisini nasıl ve ne şekilde iktidarda tutabileceği bir sistem olarak kullanma anlayışının her geçen gün artırıldığını görüyoruz. Bu anlayış devam ettikçe 1960'ta Türkiye bu şekilde darbeyle karşı karşıya kalıyor.
Türkiye'nin 1960'la karşı karşıya kalmasındaki temel etkenlerden birisi İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkmış bir dünyadır. O yıllarda Türkiye’nin durumunu hatırlayalım. Cumhuriyeti kuran Cumhuriyet Halk Partisi, cumhuriyet değerlerine sahip ve o değerler çerçevesinde yürüyen, devleti, cumhuriyeti biçimlendiren bir parti. Ama gerek tarihi dönem itibarıyla gerekse kendi içinden bir tehlike düşünmediği için Cumhuriyeti, halkın hak ve özgürlüklerini koruma altında tutacak hukuk kurumları yok. Böyle bir tabloda Türkiye çok partili siyasi yaşama geçiyor.
Anayasa Mahkemesi gibi organlar, daha hukuk tarihinde yok. Örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesi bu gibi kurumlar olsa Mussolini'yi, Hitler'i frenleyecek, atacakları adımları önleyecek ama bu gibi kurumlar olmadığından, onlar demokrasiyi sadece sandık olarak gördükleri için Hitler yüzde 40'la sandıktan çıktığında, ‘Ben her şeyi yapabilirim’ şeklinde yola devam ediyor. Onu frenleyecek bir yargı yok. Onu frenleyecek bir meclis yok, meclis kendi elinde. Benzer durum İtalya'da da var. Yani sandık her şey olarak gözüktüğü için yollar açık, devam edip gidiyorlar ve bir dünya savaşına bütün dünya sahne oluyor. Ve çok acı, çok acı bir bilanço, çok acı bir tablo.
Türkiye böyle bir dönemde çok partili siyasal yaşama geçiyor. O dönem cumhuriyet değerlerine sahip olduğunu düşünen CHP, yarışa giriyor. Aynı değerlere sahip iki parti yarışamaz. Eşit koşullarda yarışamaz. Başka güç odaklarından destek alma yoluna gider, aynen Demokrat Parti'nin yaptığı gibi. Ve o dönemde hukuk kurumlarının henüz yeni yeni ortaya çıkması, Türkiye'de henüz devreye sokulmaması nedeniyle Demokrat Parti iktidarı ele geçirdiğinde artık onu frenleyecek bir hukuk kurumu yok.
Bugünü de düşünelim. Artık onu (iktidarı) frenleyecek bir hukuk kurumu yok. "Halktan, sandıktan ne çıkarsa yoluma devam ederim’ anlayışındalar.
Demokrasi sandık olarak görülüyor, başka hiçbir şey olarak görülmüyor. Halkın hak ve özgürlüğü varsa demokrasi vardır. Halkın hak ve özgürlüğü yoksa oradaki sandık sadece bir araçtır, başka hiçbir şey değildir. O sandık sadece iktidarı orada tutmaya yarar, başka hiçbir şeye yaramaz. Basın özgürlüğü elden gider, adım adım. Yargı bağımsızlığı zaten yoktur. İfade özgürlüğü zaten yoktur. Bunlar olmadıkça halkın egemenlik yetkisi sadece yazıda kalır. Bu anlayışı, bu modeli Türkiye'de Demokrat Parti başlattı ve o başlangıç arta arta, katmerleşerek bugünümüze kadar devam ediyor. Bugün o kurumlarımız var ama var mı, yok mu diye sorgular haldeyiz.
1961'de askerler yönetime el koymasaydı hep söylenir, hep tartışılır. "Yapılacak bir seçimde iktidar değişikliği olacak mıydı, olmayacak mıydı?" Olacak diyen bir kesim var, olmayacak diyen bir kesim var.
Ama ne olursa olsun iktidarı frenleyecek hukuk kurumları kurulsa bile Anayasal güvence yok. Yani iktidar partisi o kurumları kursa bile çıkaracağı bir yasayla kendisinin istediği şekle sokar. Ve Türkiye'deki problem de işte İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Anayasal güvencelere sahip olmadan çok partili döneme geçilmesinden ötürüdür.
1961 Anayasası, Türkiye'de özgürlükleri en üst düzeye taşıdı. Bu kurumları Anayasal güvenceye kavuşturdu. Türkiye’nin ilk Anayasa Mahkemesi'ni kurdu: ‘Meclisten çıkacak kararlar denetlenecektir, siyasi iktidarın her dediği olmayacaktır.’
Danıştay, idarenin işlemlerini denetleyecektir.
Yüksek Hâkimler Kurulu kuruldu, yargıç ve savcı bağımsızlığı sağlandı. ‘Yargıya müdahale olmayacaktır.’
1961'in Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Hâkimler Kurulu modeli, bugün Türkiye'de hala daha erişilemeyen bir modeldir. Yüksek Hâkimler Kurulu'nun keyfi işlemlerini önlemek için de kararlarına yargı yolu açık bırakılmıştır. O bağımsız yargıda Yüksek Hâkimler Kurulu hesap vermiştir.
TRT özerkleşmiştir. Halkın haber alma hakkı önünde bir engel kalmamıştır. Basın özgürlüğü korunmuştur.
Üniversitelerde de özerklik sağlanmıştır.
68 kuşağı o dönem o özgürlükleri Anayasal iklimin yarattığı atmosfer içerisinde yaşadı. 61 Anayasası dönem itibarıyla Avrupa'da örnek gösterilmiştir. Türkiye’de özgürlüklerin geniş yaşandığı dönem olmuştur. Ama bunu dediğinizde, ‘Anayasa bol, özgürlükler fazla geldi’ diyenler veya bu özgürlüklerin yarattığı ileri adımlardan rahatsızlık duyanlar olabiliyor. ‘Devletin sahibi biziz’ diyenler de olabiliyor
Türkiye'de ve dünyada darbeler ifade ve basın özgürlüklerini, devlet televizyon kurumlarını hedef alır. Üniversiteyi, aydınlanmayı, eğitimi, yargıyı hedef alır.
Böyle bir süreçte işte karşımıza çıkan 12 Mart muhtırasında bütün bu kurumların tepeden tırnağa biçimlendirildiğini ve budandığını görüyoruz. TRT'nin özerkliği ortadan kaldırılmıştır, üniversite özerkliğine müdahale edilmiştir. Yüksek Hâkimler Kurulu tepeden tırnağa değiştirilmiştir. Daha ötesi Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştur.
Mahkemeler devletin güvenliğini mi sağlar, adaleti mi sağlar? Devlet Güvenlik Mahkemeleri bir süre faaliyette bulunmuş, CHP'nin başvurusu nedeniyle 1976’da iptal edilmiştir. Ama o devlet televizyonunun bağımsızlığı, ifade özgürlüğü yoktur. Yargı bağımsızlığı istenilen düzeyde değildir. 12 Mart
Türkiye’de hak ve özgürlükleri; demokrasinin, hukuk devletinin etkinliği yönünden bambaşka bir tabloya yol açmıştır.
12 Mart bir darbe olmasa da darbeden çok daha ağır sonuçlar yaratmıştır. 1961’de idam edilenler karşısında üç fidanın idamıyla Devlet kurumları adeta öç alan kurumlar halinde bir takım uygulamalara yönlendirilmiştir. 12 Mart muhtırasından sonra şiddet eylemlerinin artması, söylemlerden hareketle Türkiye, 12 Eylül’e sürüklenmiştir. 12 Eylül, Türkiye’de hem farklı bir ekonomik sistem, hem farklı bir hukuk sistemi yaratmıştır.
Cumhuriyet döneminden kalma bazı yasalar devam etmiştir ama günümüzde de yaşadığımız gibi;
Özellikle toplanma, gösteri yürüyüşleri gibi demokratik hak ve özgürlüklerin çekirdeğini oluşturan hak ve özgürlüklere dair tepeden tırnağa yepyeni bir yasalaşma sürecini başlatmıştır. Bütün hak ve özgürlükleri biçimlendiren bir 12 Eylül anlayışı ortaya çıkmıştır. Ve yüzde 92 kabul oyuyla bir 12 Eylül Anayasası devreye sokulmuştur. Ama normal, demokratik ortamda yapılan bir halk oylamasında değil elbette.
12 Eylül Anayasası, ilk 75 maddesinde hak ve özgürlükleri düzenlemiştir, ilk 4 maddeyi bir tarafa bırakalım. İlk 75 maddesinde hak ve özgürlükleri düzenlemiştir ama o hak ve özgürlüklerin ikinci paragrafları “ancak ve fakat”larla doludur. Yani nerede hak özgürlüğünüz başlıyor, nerede bitiyor? Hak ve özgürlüklerden korkan, çekinen, hak ve özgürlükleri tehlike olarak gören bir sistem ortaya çıkmıştır.
Anayasanın 75 maddesinden sonraki bölümde egemenlik yetkisi yasama, yürütme, yargı organları düzenlenmiştir ama onlar da gerçekten halkın, evrensel hukukun gereği olacak şekilde hukuk sisteminin geçerli olacağı bir şekilde mi düzenlenmiştir, hayır. Tam tersine, güçlü bir iktidar modeli için 12 Eylül’de halkın egemenlik yetkisini kullanabileceği yasama, yürütme, yargı organları, iktidara göre dizayn edilmiştir.
12 Eylül’de, Türkiye’de ortadaki sorunları çözmek isteyen anlayış, özgürlükleri ve örgütlenmeleri tehdit olarak görse dahi dinci yapıların üzerine özellikle gitmemiştir. Tam aksine onların cemaatler marifetiyle güçlenmesinin yolunu açmıştır. Ve o dönemden kalan böylesi bir modelde o anlayıştaki siyasal partilerin iktidara geldiğini görüyoruz. Toplumdaki aydınlanma, eğitim gibi birçok hakların yokluğunda bu partilerin, zaten aydınlanmamış bir toplumda olabildiğince her şeyi araç haline getirildiğini görüyoruz.
1994 yılında geldikleri iktidarda her geçen gün demokrasiyi, demokratik hak ve özgürlükleri, hukuk kurumlarını araçsallaştırdıklarını, rakiplerini olabildiğince devre dışı bırakmak anlamında bütün Anayasal kurumları, Anayasal sistemi, hak ve özgürlükleri kullandıklarını görüyoruz. 1994'te gelen anlayış katmerleşerek, artarak, artarak, artarak bugüne kadar gelmiş bir iktidar anlayışını görüyoruz.”
Eminağaoğlu günümüzde de Yeni Anayasa’nın konuşulduğunu ancak bu yenilemenin geniş bir toplumsal uzlaşma ve nitelikli çoğunluk ile mümkün olduğunu dile getirdi.
YARSAV Kurucu Başkanı Hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu’na panelin sonunda günün anısına onurluğu MMO Gebze Temsilciliği Başkanı Tanfer Yeşiltepe ve Gebze Kent Politikaları Derneği Başkanı Ali Fuat Bilir tarafından takdim edildi.
İLGİLİ HABER
15 Temmuz güç çatışmasıdır
Darbe 2010’da, 20 Temmuz 2016’da ve 2017’de yapıldı