Hacı Filik, Güvenpark’tan yazdı Meclis kimin hakkını konuşuyor
Bir terör örgütü liderinin görüşlerinin, beklentilerinin veya taleplerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kanun yapma sürecinin üzerinde gölge oluşturmasını dahi kabul etmiyorum. Meclis, İmralı’nın beklentilerine göre değil Türk milletinin iradesine göre hareket etmek zorundadır.
**
Konuk Yazar:
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanı Hacı Filik, Ankara Güvenpark’ta eşit hak isteyen gazilerin eylemine konuk oldu. Mecliste, terör örgütü mensuplarına ilişkin yeni hukuki düzenlemelerin konuşulmasını yorumlayıp şahsına ait hacifilik.com’da da yayımladı…
Vatan için ölümü göze alan gazilerimiz Ankara Güvenpark’ta eşit haklarını beklerken, Meclis terör örgütü mensuplarına ilişkin hukuki düzenlemeleri tartışıyor. Mesele yalnızca siyaset değil; devletin vefası, hukukun eşitliği ve milletin vicdanıdır. Önce şehit, önce gazi, önce Türk Milleti.
Bir devlet önce kendisi için canını ortaya koyanlara karşı borcunu ödemelidir. Güvenpark’ta günlerdir eşit hak isteyen gazilerimizin sesi duyulmadan, terör örgütü mensuplarına ilişkin yeni hukuki düzenlemelerin konuşulması yalnız siyasi değil, vicdani bir meseledir.
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”
25 Nisan 1915 / Conkbayırı.
Bu emri veren, henüz Cumhuriyet kurulmadan Türk milletinin kaderini değiştirmeye başlayan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’di.
Emri alanlar ise bu toprakların evlatlarıydı.
Onlara geri dönmeleri söylenmedi.
Canlarını kurtarmaları söylenmedi.
“Ölmeyi” göze almaları istendi.
Çünkü arkalarında bir vatan vardı.
O günden bugüne Türk askeri cepheye giderken hiçbir zaman maaş hesabı yapmadı. Rütbesini düşünmedi. Yanındaki silah arkadaşının memleketini, mezhebini, siyasi görüşünü sormadı.
Vatan dedi.
Bayrak dedi.
Millet dedi.
Ve gerektiğinde ölümü göze aldı.
Kimisine şehadet nasip oldu.
Kimisi ise bedeninden bir parçayı cephede bırakarak evine döndü.
Biz onlara gazi dedik.
Bugün o gazilerimizin bir bölümü Ankara’nın göbeğinde, Güvenpark’ta günlerdir haklarını anlatmaya çalışıyor.
İstedikleri ayrıcalık değil.
İstedikleri sadaka hiç değil.
İstedikleri tek şey:
Eşitlik.
Aynı operasyona katılmış, aynı kurşunun karşısında durmuş, aynı bayrak için mücadele etmiş insanların arasında rütbeye göre farklılık oluşturulmamasını istiyorlar.
Bir mermi askere isabet ederken onun rütbesini sormadı.
Bir mayın patlarken “Sen ersin, sen uzman çavuşsun, sen astsubaysın” diye ayrım yapmadı.
Teröristin namlusunun karşısında hepsi Türk askeriydi.
O hâlde devletin şefkatinin ve hukukunun karşısında neden farklı olsunlar?
GÜVENPARK İLE MECLİS ARASINDAKİ BİRKAÇ YÜZ METRE
Meselenin insanın vicdanını en fazla yaralayan tarafı tam da burada başlıyor.
Ankara’da bir tarafta gazilerimiz eşit özlük hakları için bekliyor.
Diğer tarafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Terörsüz Türkiye” adı verilen süreç kapsamında hazırlanan 12 maddelik çerçeve yasa tartışılıyor.
Ben bu tabloya baktığımda ister istemez şu soruyu soruyorum:
Bu devletin ilk hukuki düzenlemesi kimin için yapılmalıydı?
Dağdan inecek terör örgütü mensupları için mi?
Yoksa o teröristlerin karşısına devlet emriyle çıkmış gazilerimiz için mi?
Benim cevabım çok açık.
Önce gazi.
Önce şehit ailesi.
Önce bu devlet için bedel ödeyen insan.
Sonra geri kalan bütün meseleler.
Çünkü devlet yalnız kanunlarla yaşamaz.
Devlet aynı zamanda vefa ile yaşar.
Vefasını kaybeden devlet, vatandaşından fedakârlık isteme hakkını da zaman içerisinde kaybeder.
TERÖRLE MÜCADELE EDENLE TERÖR ÖRGÜTÜNE
KATILAN AYNI TERAZİNİN KONUSU OLAMAZ
Bugün adına “çerçeve yasa” denilen düzenleme üzerinden örgüt üyeliği, yöneticiliği, yardım, propaganda ve terörizmin finansmanı dâhil çeşitli suçlar bakımından yeni hukuki mekanizmalar tartışılıyor.
Ben buna yalnız bir hukuk metni olarak bakmıyorum.
Çünkü bu ülkenin hafızası var.
PKK yalnız güvenlik güçleriyle çatışmış bir yapı değildir.
Bu örgüt askerimizi öldürdü.
Polisimizi öldürdü.
Öğretmenimizi öldürdü.
Mühendisimizi, işçimizi, korucumuzu, vatandaşımızı öldürdü.
Kadınları öldürdü.
Çocukları öldürdü.
Bebekleri öldürdü.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne silahla kastetti.
Dolayısıyla mesele yalnızca “silah bırakıldı mı, bırakılmadı mı?” meselesi değildir.
Mesele aynı zamanda adalet meselesidir.
Silahı bugün bırakmak, dün sıkılan kurşunu tarihten silemez.
Bir örgütün kendisini feshettiğini açıklaması, toprağın altındaki şehitlerimizi geri getirmez.
Bu nedenle kurulacak her hukuki cümlenin öncelikle şehit ailelerinin ve gazilerin yüzüne bakabilecek bir adalet duygusuna sahip olması gerekir.
İMRALI’NIN GÖLGESİNDE KANUN YAPILAMAZ
Sürecin başından beri İmralı görüşmeleri yapıldı.
Abdullah Öcalan’ın mesajları kamuoyuna taşındı.
Heyetler gidip geldi.
Örgütün silah bırakması, feshi ve sonrasında atılacak hukuki adımlar bu görüşmelerle birlikte tartışıldı.
Benim itirazım tam burada başlıyor.
Türkiye Cumhuriyeti kanun yapacaksa adres bellidir:
Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Muhatap bellidir:
Türk milleti.
Meşruiyet kaynağı bellidir:
Millet iradesi.
Bir terör örgütü liderinin görüşlerinin, beklentilerinin veya taleplerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kanun yapma sürecinin üzerinde gölge oluşturmasını dahi kabul etmiyorum.
Meclis, İmralı’nın beklentilerine göre değil Türk milletinin iradesine göre hareket etmek zorundadır.
Gazi Meclis denilen yerin anlamı budur.
Çünkü o Meclisin arkasında Sakarya vardır.
Dumlupınar vardır.
Çanakkale vardır.
Şehit vardır.
Gazi vardır.
MECLİSTE TERÖR ZİHNİYETİNİN
MEŞRULAŞTIRILMASINI İSTEMİYORUZ
Burada bir başka ayrımı da açıkça yapmak gerekiyor.
Bu mesele etnik kimlik meselesi değildir.
Türk milletinin Kürt vatandaşlarıyla bir problemi yoktur.
Bizim problemimiz terörledir.
Bizim problemimiz PKK iledir.
Bizim problemimiz terörü meşru gören, terör örgütünü siyasi bir referans noktası haline getiren zihniyetledir.
Bu nedenle açıkça söylüyorum:
Mecliste terörist istemiyoruz.
Terörü öven, terör örgütüne siyasi meşruiyet kazandırmaya çalışan, silahlı bir örgütün arkasına yaslanarak Türkiye Cumhuriyeti’ne siyaset dayatan anlayışı da kabul etmiyoruz.
Dağdaki teröristin silahını bırakıp ertesi gün siyasal sistem içerisinde kahraman gibi dolaşacağı bir düzen “toplumsal barış” değildir.
Barış, suçun unutulması değildir.
Barış, terörün ödüllendirilmesi hiç değildir.
Gerçek toplumsal barış ancak adaletle mümkündür.
ÖZGÜR ÖZEL’E BENİM DE BİR CEVABIM VAR
Özgür Özel’in Kürt vatandaşlarımızın kendilerini eşit hissetmeleri ve sorunlarının ortadan kaldırılması üzerinden yaptığı açıklamaları takip ediyoruz.
Ben de buradan başka bir cümle kuruyorum:
Bu vatan için bedeninden parça veren gazimiz “Benim artık bir problemim yok, devletim bana eşit davranıyor” diyene kadar mücadele edeceğiz.
Er gazimiz ile aynı operasyondaki başka bir rütbedeki gazimiz arasında haksızlık kalmayana kadar mücadele edeceğiz.
Şehit annesi kendisini unutulmuş hissetmeyene kadar mücadele edeceğiz.
Gazeteci yalnızca haber yaptığı için korkmadan görevini yapabilene kadar mücadele edeceğiz.
Muhalefet ettiği için insanlara “düşman ceza hukuku” anlayışıyla davranılmadığı bir Türkiye kurulana kadar mücadele edeceğiz.
Hukuk siyasi kimliğe göre değişmeyene kadar mücadele edeceğiz.
Çünkü eşit yurttaşlık yalnızca bir kesime söylenecek siyasi slogan değildir.
Eşitlik 86 milyon içindir.
Hukuk 86 milyon içindir.
Adalet 86 milyon içindir.
SORUN ARTIK YALNIZCA SİYASİ PARTİLER DEĞİLDİR
Bugün yapılabilecek en büyük hata meseleyi AK Parti, MHP, CHP, İYİ Parti veya başka bir partinin günlük siyasi rekabetine sıkıştırmaktır.
Ben parti rozetinden önce milletin iradesine bakıyorum.
Dün Türk milliyetçiliği üzerinden oy isteyen bir milletvekili bugün başka bir partiye geçebilir.
Dün başka şey söyleyen bugün başka şey söyleyebilir.
Ama milletvekilliğinin kaynağı değişmez.
O koltuğu size genel başkanınız vermedi.
Millet verdi.
O nedenle milletvekili önce milletine karşı sorumludur.
Türk milletinden oy alıp sonra milletin vicdanını yaralayacak düzenlemelerin altına imza atan herkes, hangi partiden olursa olsun bunun siyasi ve tarihî sorumluluğunu taşır.
Kimse parti değiştirdi diye geçmişte milletten aldığı oyun anlamını değiştiremez.
Türk milliyetçiliğini seçim meydanlarında söylemek kolaydır.
Asıl mesele, kritik gün geldiğinde nerede durduğunuzdur.
MİLLETVEKİLİ MİLLETE VEKÂLET EDER
Çerçeve yasa konusunda oy kullanacak bütün milletvekillerine buradan sesleniyorum:
Elinizi kaldırmadan önce Güvenpark’a gidin.
Gazilerimizin karşısına oturun.
Hikâyelerini dinleyin.
Kaybettikleri arkadaşlarını dinleyin.
Bedenlerinde taşıdıkları savaş izlerine bakın.
Sonra Meclise dönün.
Vereceğiniz oyun vicdanınıza yükleyeceği sorumluluğu düşünün.
Çünkü milletvekilliği yalnızca kanunlara el kaldırmak değildir.
Milletvekilliği, millet adına sorumluluk almaktır.
Milletin vicdanından kopmuş bir Meclis aritmetiği hukuken çoğunluk oluşturabilir; fakat vicdanlarda meşruiyet oluşturamaz.
Bu nedenle bu düzenlemeye onay veren her milletvekili siyasi tercihinin hesabını millete vermek zorundadır.
Ben, şehit ailelerinin ve gazilerin adalet duygusunu zedeleyen bir düzenlemeye imza atılmasını Cumhuriyet tarihimiz açısından ağır bir siyasi ve vicdani sorumluluk olarak görüyorum.
ÖNCE GÜVENPARK’A BAKIN
Bugün Ankara’da iki fotoğraf var.
Birinde Güvenpark.
Orada vatan için savaşmış gazilerimiz var.
Diğerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Orada terörle mücadele sürecinin geleceğine ilişkin kanunlar tartışılıyor.
Ben devleti yönetenlere diyorum ki:
Önce Güvenpark’a bakın.
Çünkü orada sizin dün cepheye gönderdiğiniz insanlar var.
Devlet onlara “git” dedi, gittiler.
“Savaş” dedi, savaştılar.
Bazıları dönmedi.
Dönenlerden bazıları kollarını, bacaklarını, sağlıklarını, gençliklerini o dağlarda bıraktı.
Şimdi onlar devlete sesleniyor:
“Bize eşit davranın.”
Bundan daha meşru hangi talep olabilir?
TÜRK DEVLETİNİ TÜRK MİLLETİ YÖNETECEK
Bizim mücadelemiz bir etnik kimliğe karşı değildir.
Bir mezhebe karşı değildir.
Bir siyasi partiye körü körüne düşmanlık da değildir.
Bizim mücadelemiz Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği, üniter yapısı, hukuk devleti niteliği ve Türk milletinin ortak geleceği içindir.
Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Alevisiyle, Sünnisiyle bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes bizim milletimizin eşit ferdidir.
Ama terör başka şeydir.
Etnik kimlik başka şeydir.
Bu ikisini birbirine karıştırarak terör örgütüne meşruiyet alanı açılamaz.
Biz Türk milletiyle omuz omuza yürümeye devam edeceğiz.
Gazilerimiz haklarını alıncaya kadar yanlarında olacağız.
Şehit ailelerinin sesi olacağız.
Gazetecinin özgürlüğünü savunacağız.
Haksızlığa uğrayan vatandaşın hukukunu savunacağız.
Devlet içerisinde adaletin herkese eşit uygulanmasını isteyeceğiz.
Çünkü bizim söylediğimiz söz çok açık:
Türk devletini Türk milleti yönetecek.
Ne terör örgütleri,
ne onların elebaşları,
ne siyasi hesaplar,
ne de kapalı kapılar ardında kurulan pazarlıklar Türk milletinin iradesinin üzerinde olabilir.
Yüz yılı aşkın süre önce Mustafa Kemal’in emriyle ölümü göze alan Mehmetçik nasıl bu vatanı savunduysa, bugün bize düşen görev de onların bıraktığı Cumhuriyet’i hukukla, demokrasiyle ve millet iradesiyle savunmaktır.
Ve bugün sorulması gereken soru aslında çok basittir:
Vatanı için ölmeyi göze alan gazimiz Güvenpark’ta hakkını beklerken, Türkiye Büyük Millet Meclisi önce kimin hakkını konuşmalıdır?
Benim cevabım dün de belliydi.
Bugün de belli.
Yarın da değişmeyecek:
Önce şehit.
Önce gazi.
Önce Türk milleti.