Fatma Tekin yazdı Fon vurgununda servet ve babanın intiharı
Birileri servet biriktirirken, bir baba neden çocuklarına bakamadığını söyleyerek ölümü istiyor?
**
Konuk Yazar: Fatma TEKİN
Aziz Vatan Dilovası
**
Bir ülkede adaletsizliğin ölçüsü yalnızca mahkeme dosyalarında aranmaz.
Bazen bir babanın devlet kapısına gidip, çocuklarına bakamadığını, hastalığı ve yoksulluğu karşısında çaresiz kaldığını söylemesinde aranır.
Bazen emeklinin pazar filesinde aranır.
Bazen asgari ücretlinin ay sonunu getiremeyen hesabında...
Bazen üç kişinin çalıştığı bir evde, dört kişinin mutfak masrafını karşılayamamasında...
Ve bazen de bir polisin hayatını kaybetmesiyle toplumun karşısına çıkan o ağır soruda:
Bir insanı, hayatını sürdürebilmek için bu kadar yalnız bırakan düzen nedir?
Şimdi bütün bunların üzerine bir de milyonlarca liralık fon vurgunu iddialarını koyun.
Ortaya yalnızca bir ekonomik suç iddiası çıkmıyor.
Bir adalet meselesi çıkıyor.
Çünkü burada konuştuğumuz şey sadece para değil.
İnsanların hayatından çalınan para, insanların devlete ve birbirlerine duyduğu güvenden de çalıyor.
Bir tarafta çocuğuna bakamadığını söyleyen baba, diğer tarafta emanet edilen paranın hesabı
Gaziantep'te bir babanın valilik makamına giderek yaşadığı ağır ekonomik ve insani çaresizliği dile getirdiği, çocuklarına bakamadığını söylediği ve ötenazi talebinde bulunduğuna ilişkin haberler kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Bu olayın bütün ayrıntılarının resmi kayıtlar ve güvenilir kaynaklarla ayrıca ortaya konulması gerekir.
Ama ortada çok daha büyük bir soru var:
Bir baba çocuklarına bakamayacak noktaya geldiğini söylüyorsa, biz o cümlenin arkasındaki toplumsal çöküşü neden yalnızca bir kişinin dramı olarak görüyoruz?
Çünkü o cümlenin içinde kira var.
Elektrik faturası var.
Gıda fiyatı var.
İlaç var.
Çocuğun okul masrafı var.
Ayakkabı var.
Servis parası var.
Emeklinin yetmeyen maaşı var.
Asgari ücretlinin ay sonunu bekleyen hesabı var.
Ve en önemlisi:
“Yarın ne olacak?” korkusu var.
Tam da burada fon vurgunu iddialarının toplumsal boyutunu konuşmak zorundayız.
Çünkü bir insanın cebinden yüz lira eksildiğinde yalnızca yüz lira kaybolmaz.
Ama büyük miktarlarda, sistematik ve güven ilişkisi içinde gerçekleştirildiği iddia edilen bir mali suiistimal söz konusu olduğunda, kaybın toplumsal etkisi çok daha büyür.
Emanet duygusu kaybolur.
Asıl çalınan yalnızca para değildir
Bir insan bankaya parasını yatırırken, bir kuruma parasını teslim ederken, bir fona katılırken ya da bir finansal sisteme güvenerek birikim yaptığında aslında yalnızca parasını teslim etmez.
Bir güven ilişkisi kurar.
Hukuk düzeninin temelinde de bu vardır.
Sözleşmelerin, emanet ilişkilerinin, ticari hayatın ve finansal sistemin çalışabilmesi için insanların şuna inanması gerekir:
“Benim hakkımı koruyan bir hukuk düzeni var.”
Eğer bu güven sarsılırsa zarar, dosyadaki para miktarının çok ötesine geçer.
İnsanlar yatırım yapmaktan çekinir.
Kurumlara güven azalır.
Tasarruf davranışı bozulur.
Mağdur olan insanların adalet beklentisi zedelenir.
Ve toplumda şu zehirli düşünce yayılmaya başlar:
“Kurallara uyan kaybediyor, sistemi bilen kazanıyor.”
İşte tehlikeli olan budur.
Çünkü hukuk düzenini ayakta tutan şey yalnızca ceza değildir.
Adaletin herkes için çalıştığına dair inançtır.
Bir polisin ölümü de aynı soruyu önümüze koyuyor
Anayasa Mahkemesi önünde hayatını kaybeden polis memuruyla ilgili kamuoyuna yansıyan ekonomik sıkıntı iddiaları da bu toplumsal tablonun tartışılması bakımından son derece ağır bir örnektir.
Fakat burada da çok açık konuşalım:
Bir kişinin intiharının sebebini, resmi soruşturma ve güvenilir belgeler olmadan tek bir nedene bağlamak doğru değildir.
Ama olayın kamuoyuna ekonomik geçim sıkıntısıyla birlikte yansıması bile şu soruyu sormamız için yeterlidir:
İnsanları hayatlarını sürdürebilmek için bu kadar ağır bir ekonomik baskının altında bırakan şartları neden yeterince konuşmuyoruz?
Polis...
Emekli...
Öğretmen...
İşçi...
Asgari ücretli...
Küçük esnaf...
Hasta...
Çocuğuna bakmaya çalışan anne-baba...
Hepsinin ortak bir sorusu var:
“Bu hayatın sonu nereye gidiyor?”
Bir yanda insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için gece gündüz çalışmak zorunda kaldığı bir ekonomik düzen;
Diğer yanda kamuoyuna yansıyan büyük ölçekli mali suiistimal iddiaları...
Bu karşıtlık insanın vicdanını yaralıyor.
Hukuk açısından mesele neden bu kadar ağır?
Burada çok önemli bir ayrım var.
Bir kişinin parasını kaybetmesi ile hileli bir yöntemle başkasının malvarlığının azaltılması aynı hukuki mesele değildir.
Somut olayın belgeleri ve soruşturma kapsamı görülmeden suç vasfı kesinleştirilemez.
Ancak Türk Ceza Kanunu bakımından olayın niteliğine göre dolandırıcılık, nitelikli dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, zimmet veya başka mali suç tipleri gündeme gelebilir.
Hangi suçun oluştuğu ise;
paranın nasıl toplandığına,
kim tarafından yönetildiğine,
mağdurların nasıl ikna edildiğine,
hangi belgelerin kullanıldığına,
paranın nereye aktarıldığına,
fail ile mağdur arasındaki hukuki ilişkiye,
kamu görevlilerinin veya kamu kaynaklarının olayda bulunup bulunmadığına
göre belirlenir.
Dolayısıyla hukuk açısından en doğru soru:
“Kim ne kadar para aldı?” sorusunun yanında,
“Bu para hangi hukuki ilişki içinde alındı ve hangi yöntemle başka kişilerin malvarlığına zarar verildi?” sorusudur.
Ceza hukuku başka, toplumsal adalet başka bir şeydir
Mahkeme bir dosyada suçun unsurlarını değerlendirir.
Delillere bakar.
Sanığın eylemini inceler.
Maddi ve manevi unsurları araştırır.
Kusur durumunu belirler.
Ve sonunda hukuki bir karar verir.
Bu olması gereken hukuk düzenidir.
Fakat toplumun sorusu bununla bitmez.
Toplum şunu da sorar:
“Bu kadar insan nasıl mağdur edildi?”
“Uyarı mekanizmaları neden çalışmadı?”
“Denetim nerede kaldı?”
“İnsanların parasını emanet ettiği sistemde hangi güvenlik duvarları aşılmış oldu?”
“Mağduriyet büyümeden önce neden fark edilmedi?”
Ve eğer kamu kurumlarının herhangi bir noktada ihmal veya kusuru olduğu iddia ediliyorsa:
“Hangi kurum neyi denetlemekle görevliydi?”
Bu soruların cevapları, ceza davasının dışında kalan idari, mali ve kurumsal sorumluluk bakımından da önem taşır.
Çünkü adalet yalnızca hırsızı bulmak değildir
Adaletin bir yüzü suçun failini bulmaktır.
Ama diğer yüzü, aynı şeyin yeniden yaşanmasını engellemektir.
Eğer bir sistemde insanlar yıllarca mağdur olabiliyorsa, yalnızca son noktadaki kişiyi cezalandırmak yetmez.
Sistemin hangi noktalarında alarm verilmediği de araştırılmalıdır.
Hangi denetim yapılmadı?
Hangi belgeye güvenildi?
Hangi bildirim dikkate alınmadı?
Hangi kurumun hangi yetkisi vardı?
Hangi kurumun hangi yükümlülüğü vardı?
Kim ne zaman haberdar oldu?
Ve en önemlisi:
Mağduriyet büyürken neden durdurulamadı?
İşte gerçek hesaplaşma burada başlar.
Bir ülkede yoksulun parası neden bu kadar değerlidir?
Çünkü yoksul insanın kaybettiği para, zengin insanın kaybettiği parayla aynı değildir.
Bir varlıklı insan için büyük görünen bir kayıp hayat standardında değişiklik yaratabilir.
Ama dar gelirli bir aile için aynı para;
bir aylık kira,
çocuğun okul masrafı,
ilaç,
elektrik,
doğalgaz,
gıda
demektir.
Bu nedenle finansal dolandırıcılığın mağduru yalnızca bir “yatırımcı” değildir.
Çoğu zaman o paranın arkasında bir aile bütçesi vardır.
Bir annenin fedakârlığı vardır.
Bir babanın yıllarca biriktirdiği para vardır.
Bir emeklinin ömrü vardır.
Bir çocuğun geleceği vardır.
O yüzden finansal suçların gerçek bilançosu banka hesabında görünenden çok daha büyüktür.
Ve devletin görevi yalnızca sonradan cezalandırmak değildir
Anayasa'nın hukuk devleti ilkesi, devletin bireylerin hak ve özgürlüklerini koruyan bir düzen kurmasını gerektirir.
Malvarlığı hakkı da anayasal güvence altındadır.
Ceza hukuku ise kişilerin malvarlığına yönelik hileli saldırılara karşı yaptırım mekanizması oluşturur.
Fakat devletin görevi bununla sınırlı değildir.
Finansal sistemin niteliğine göre denetim, lisanslama, gözetim, bildirim ve tüketicinin/yatırımcının korunmasına yönelik mekanizmaların etkin olması gerekir.
Çünkü devlet yalnızca:
“Suç işlendi, şimdi sanığı arıyoruz” diyen bir yapı olmamalıdır.
Aynı zamanda:
“Bu suçun gerçekleşmesini veya büyümesini engellemek için hangi mekanizmalar vardı?” sorusunun da cevabını vermelidir.
En büyük adaletsizlik şudur
Bir emekli, aldığı maaşla ayakta kalmaya çalışırken...
Bir asgari ücretli kira ile mutfak arasında sıkışırken...
Bir baba çocuğunun geleceği için para biriktirirken...
Bir polis hayatını kaybederken...
Bir başka baba devlet kapısına gidip çocuklarına bakamadığını söylüyorsa...
Ve aynı ülkenin gündeminde milyonlarca liralık finansal suistimal iddiaları konuşuluyorsa...
Toplumun sormaya hakkı vardır:
Bu ülkede paranın değeri neden insandan daha fazla hissediliyor?
Bu bir suçlama cümlesi değil.
Bu, hukuk devletinin cevaplaması gereken bir adalet sorusudur.
Çünkü fon vurgununun mağduru sadece parasını kaybeden değildir
Bir insan parasını kaybettiğinde; geleceğini kaybedebilir.
Çocuğunun eğitim planını değiştirebilir.
Borçlanabilir.
Sağlığından vazgeçebilir.
Ailesinin yaşam standardını düşürebilir.
Ve en kötüsü, insanlara güvenini kaybedebilir.
Bu yüzden finansal suçların sosyal maliyeti hesaplanırken yalnızca:
“Kaç lira kayboldu?” diye sorulmamalıdır.
Şunlar da sorulmalıdır:
Kaç aile etkilendi?
Kaç çocuğun geleceği değişti?
Kaç emeklinin birikimi yok oldu?
Kaç insan psikolojik ve sosyal açıdan yıprandı?
Kaç kişi hukuka olan güvenini kaybetti?
Ve:
Bir daha böyle bir olay yaşanmaması için hangi sistem değişecek?
Son söz: Bir ülkenin gerçek zenginliği, zenginlerinin serveti değil, vatandaşının güvenidir
Bugün mesele yalnızca bir fon dosyası değildir.
Mesele yalnızca birkaç kişinin ne yaptığı da değildir.
Mesele, emanet kavramının ne hale geldiğidir.
Çünkü insanlar birbirine güvenmezse ticaret olmaz.
Kurumlara güvenmezse ekonomi sağlıklı işlemez.
Hukuka güvenmezse adalet duygusu çöker.
Ve adalet duygusu çöktüğünde toplumda en tehlikeli düşünce ortaya çıkar:
“Ben dürüst davranırsam kaybederim.”
Bir devletin mücadele etmesi gereken en ağır sonuçlardan biri budur.
Çünkü suçtan daha büyük bir toplumsal tehlike, suç karşısında adaletin işe yaramadığı inancının yerleşmesidir.
Gaziantep'teki babanın çaresizliği bize insan hayatının ekonomik boyutunu hatırlatıyor.
Anayasa Mahkemesi önündeki polis memurunun ölümüyle ilgili kamuoyuna yansıyan ekonomik sıkıntı tartışması, çalışan insanların yaşadığı baskının ne kadar ağır olabileceğini düşündürüyor.
Emeklinin geçim mücadelesi, asgari ücretlinin ay sonu hesabı, okul çağındaki çocuğun ihtiyaçları ise aynı fotoğrafın başka parçaları.
Fon vurgunu iddiaları da bu fotoğrafın tam ortasına düşüyor.
Ve bize çok basit ama çok ağır bir soru bırakıyor:
Birileri başkalarının emeğini ve birikimini yok ederken, milyonlarca insan neden hayatını sürdürebilmek için her gün biraz daha fazla çalışmak zorunda kalıyor?
Cevabı yalnızca mahkeme salonlarında aramayalım.
Denetimde arayalım.
Hukukta arayalım.
Kamu yönetiminde arayalım.
Ekonomik politikalarda arayalım.
Ve en önemlisi, insanın onuruna yaraşır bir yaşam hakkının gerçekten korunup korunmadığında arayalım.
Çünkü bir ülkede vatandaşın cebindeki son parasına göz dikenlerden hesap sorulması kadar önemli bir başka görev daha vardır:
Vatandaşın o son parasını kaybettiğinde hayata tutunabileceği bir devlet düzeni kurmak.
İşte gerçek sosyal adalet budur