KARAKAYA’DAN MMO GEBZE’YE VEDA Ha Çine Çayı, ha genel kurul kürsüsü
Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday romanında Çine Çayı öyle berrak, öyle temiz anlatılır ki; insanın zihninde huzurlu bir manzara olarak yer eder. Ama geçen gün otobüsle Çine’ye giderken o çayın bulanık, çamurlu halini gördüm. (Konuk yazar…)
**
Konuk yazar…
Uzun zamandır yazmayı planladığım ancak bir türlü kaleme alamadığım bir yazı bu.
Malumunuz, emek dediğimiz şey bu topraklarda her zaman hemen yeşeren bir şey değildir. Bazen ekersiniz; ektiğiniz yer çamur olur, hemen filiz vermez. Bazen ektiğiniz toprağın üstüne basarlar, tohumun boy vermesi gecikir. İşte tam da böyle zamanlardan geçiyoruz. Emeğin değersizleştiği, verdiğimiz emeğin buhar olup uçtuğunu düşündüğümüz zamanlardan…
Ama yine de kendimize şu soruyu sormadan geçmeyelim:
Bastığımız zemin çamursa, ektiğimiz tohum daha toprağın içinde çürütülecekse; biz tohumu ekerken kabuğuna değil, düştüğü yere bakarız. Ondan yana bir şüphemiz yok.
Yaklaşık iki buçuk yıldır parçası olduğum Makina Mühendisleri Odası Gebze İlçe Temsilciliği’nden ayrılma vakti geldi. Ama bunu yalnızca bir ayrılık olarak görmüyorum.
Bu süre boyunca kente, emeğe ve mesleğimize nasıl daha fazla katkı koyabiliriz diye durmadan düşündük, çabaladık. Sermayenin emeğe ve doğaya pervasızca saldırdığı, çocuk iş cinayetlerinin sıradanlaştığı, kötülüğün hayatın olağanı haline getirildiği bir dönemdeydik. Peki ne yapacaktık?
En iyi bildiğimizi yaptık: Mücadele ettik.
Ama yanlış anlaşılmasın; içi boşaltılmış bir “mücadele”den söz etmiyorum.
Yeni mezun bir işsiz mühendis kapıdan içeri girdiğinde içimizin sızladığı, “yarın ne yapabiliriz” sorusunu her gün yeniden sorduğumuz, gerçekten dertlenen bir yerden söz ediyorum.
Böyle bir yapının parçası olduysam, elbette ayrılmak kolay değil. Çünkü biz bu dönemde kendimize şunu belletmiştik: Bu mücadelenin öznesi olmak zorundayız, yoksa parçası da olamayız.
Böylesi bir dönemin sonuna gelirken, TMMOB’ye bağlı odaların genel kurulları da gerçekleşti. Ülkenin siyasal atmosferine paralel olarak bu süreçler de gergin ve tartışmalı geçti. Herkes yeni dönemde kendince bir pozisyon aldı. Tekbirli kutlamalar dahi yapıldı ne yazık ki...
Ama gördük ki; ilke ve programların tartışılması gereken yerde kişiler konuşuluyor. Demokrasi sandığa sıkıştırıldıkça, meslek örgütleri de bundan payını alıyor.
Boşuna demedik: Tohumu ekerken kabuğuna değil, düştüğü yere bakacaksın.
Çine Çayı meselesine gelince…
Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday romanında Çine Çayı öyle berrak, öyle temiz anlatılır ki; insanın zihninde huzurlu bir manzara olarak yer eder. Ama geçen gün otobüsle Çine’ye giderken o çayın bulanık, çamurlu halini gördüm.
Tıpkı memleket gibi…
7–8 Şubat’taki Genel Kurul'da kürsüye çıktığımda, Harun Karadeniz’in şu sözünü hatırlattım: “Bu ülkede iki tür mühendislik anlayışı vardır; biri piyasadan yana, diğeri emekten yana.”
Ama o sözün, birçok meslektaşımızın gözünde eski ve bulanık bir hatıra gibi kaldığını hissettim.
Ve o an şunu düşündüm:
Ha Çine Çayı, ha genel kurul kürsüsü…
İkisi de bu memleketin parçası değil midir?
Hoşça kalın dostlar…
KİMDİR
1992 yılında Gebze’de doğdu. İlköğrenimini Mehmetçik İlkokulu’nda, ortaöğrenimimi ise İnönü Ortaokulu’nda tamamladı. Süleyman Demirel Üniversitesi İmalat Mühendisliği bölümü mezunu.
Evli ve bir çocuk babası.