İmralı'dan Mekke'ye
16 Ağustos 2026 10:24

PKK Bir Ankara Partisidir — 4 İmralı'dan Mekke'ye

Ahmet Kalaycı serinin dördüncüsünde yazdı: Eski Güvenlik Düzeninden Yeni Bölgesel Koordinasyona

Konuk Yazar: Ahmet Kalaycı

Bir siyasi hareketin tarihini anlamanın bir sınırı vardır.

Bir noktadan sonra artık geçmişte ne olduğunu sormak yetmez.

Geçmişin bittiği yerde hangi dünyanın başladığını sormak gerekir.

Bu yazı, serinin ilk üç yazısında kurduğumuz tarihsel hattın devamıdır.

İlk yazıda PKK'nın dağdan önce Ankara'da şekillenen siyasal genetiğine baktık. İkinci yazıda Marksist-Leninist iddia ile ortaya çıkan sınıfsal sonuç arasındaki mesafeyi tartıştık. Üçüncü yazıda ise Öcalan'ın bir kişiden daha fazlasına, İmralı merkezli bir siyasal ve kurumsal düğüme dönüşmesini ele aldık.

Şimdi aynı soruları yeniden sormayacağız.

Çünkü mesele değişti.

Artık soru:

“PKK nasıl doğdu?” değil.

PKK'nın tarihsel ağırlığı sona ererken Türkiye hangi güvenlik dünyasına giriyor?

Ve bu sorunun cevabı artık yalnızca Ankara'da, Diyarbakır'da veya İmralı'da aranamaz.

Mekke'de de aranmalıdır.

GÜVENLİK BAŞKALAŞTI

Türkiye'nin yakın tarihindeki güvenlik mantığını kabaca şöyle tarif edebilirdik:

Devlet

Ordu

Sınır

İç tehdit

Terörle mücadele

Bu modelde güvenlik büyük ölçüde coğrafi bir kavramdı.

Bir örgüt vardı.

Bir bölge vardı.

Bir sınır vardı.

Bir karargâh vardı.

Bir silahlı güç vardı.

Dolayısıyla güvenlik sorusu da nispeten anlaşılırdı:

Nerede?

Kim?

Kaç kişi?

Hangi silah?

Hangi sınır?

Fakat 2026'nın güvenlik dünyası artık böyle çalışmıyor.

Bugün güvenlik; istihbarat, uydu, drone, füze, siber ağlar, enerji hatları, finansal sistemler, limanlar, havaalanları, deniz yolları, kritik altyapılar, yapay zekâ, iletişim ağları, lojistik zincirleri ve bunların birbirleriyle kurduğu koordinasyondan oluşuyor.

Eski güvenlik: Toprağı kontrol etmekti.

Yeni güvenlik giderek: Akışları kontrol etmek.

Eski güvenlik: Bir örgütü takip etmekti.

Yeni güvenlik: Birbirine bağlanan ağları izlemek.

Eski güvenlik: Komuta zinciriydi.

Yeni güvenlik: Çok merkezli koordinasyon.

Dolayısıyla artık yalnızca:

“Kim güçlü?” diye sormak yetmiyor.

Daha önemli soru şu:

“Kim, kimi, ne kadar hızlı ve ne kadar güvenilir biçimde koordine edebiliyor?”

İşte PKK'nın tarihsel kapanışını da bu yeni güvenlik dünyasının içinde okumak gerekiyor.

BİRİNCİ GERÇEK: PKK'NIN DOĞDUĞU ORTADOĞU ARTIK YOK

PKK'nın kuruluş yılları Soğuk Savaş'ın Ortadoğu'suydu.

Türkiye NATO üyesiydi.

Suriye başka bir blokun içindeydi.

Irak başka bir siyasal düzenin parçasıydı.

İran 1979 Devrimi'nin eşiğindeydi.

Filistin hareketleri bölgesel siyasetin önemli aktörleriydi.

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabet, bölgedeki devletlerin ve örgütlerin hareket alanını belirleyen büyük jeopolitik çerçeveyi oluşturuyordu.

O dünyada güvenlik mimarisi büyük ölçüde bloklar üzerinden kuruluyordu.

Bugün ise aynı Ortadoğu'yu bloklarla açıklamak giderek zorlaşıyor.

Çünkü bölgesel aktörler yalnızca büyük güçlerin politikalarını izlemiyor.

Kendi güvenlik düzeneklerini de kuruyorlar.

Bunun en güncel örneklerinden biri 7 Ağustos 2026'da Mekke'de imzalanan Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye Ortak Savunma Anlaşması oldu.

Council on Foreign Relations'da 13 Ağustos'ta yayımlanan Steven A. Cook imzalı değerlendirme, anlaşmanın öneminin yalnızca üç ülkenin askeri kapasitesinde aranamayacağını; asıl anlamının Ortadoğu'daki bölgesel düzenin değişmesinde olduğunu savunuyor. Cook'a göre Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan artık Washington'ın bölgesel güvenlik düzenindeki rolüne eskisi kadar bağımlı olmayan yeni seçenekler arıyor. (Council on Foreign Relations)

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı, dışarıdan gelen ciddi bir stratejik değerlendirmenin, Türkiye'nin içinde bulunduğu dönüşümü başka bir açıdan görmemize yardım etmesidir. Tam da bu nedenle yazı bizim için değerlidir.

MEKKE'DE İMZALANAN ŞEY YALNIZCA BİR SAVUNMA ANLAŞMASI DEĞİL

Anlaşmanın tarafları: Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan

Bu üç ülkenin askeri kapasiteleri elbette ABD'nin kapasitesiyle karşılaştırılamaz.

Fakat mesele zaten bu değildir.

Cook'un da özellikle vurguladığı nokta budur:

Mesele, üç ülkenin ABD kadar askeri güç taşıyıp taşımadığı değil; bölgesel aktörlerin Washington'ın dışında yeni bir güvenlik düzeni kurmaya yönelmesidir.

Anlaşmanın raporlanan hükümleri NATO'nun 5. maddesine benzer bir karşılıklı savunma mantığı içeriyor: taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine de yönelik saldırı kabul edilmesi öngörülüyor. Ancak anlaşmanın resmi metni kamuoyuyla tam olarak paylaşılmış değil.

Bu ayrıntı bile bize yeni güvenlik dünyasının nasıl çalıştığını gösteriyor.

Eskiden:

Bir ittifak vardı.

Bir komuta merkezi vardı.

Bir garantör vardı.

Şimdi:

Birden fazla aktör vardır.

Birden fazla güvenlik ilişkisi vardır.

Birden fazla merkez vardır.

Ve bunlar aynı anda hem işbirliği yapıp hem rekabet edebilir.

WASHİNGTON'IN BEŞ ON YILLIK DÜZENİ

CFR değerlendirmesi, 1970'lerden itibaren ABD'nin Bahreyn, Mısır, Ürdün, Fas, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve fiilen İsrail'i içine alan bir bölgesel düzen geliştirdiğini hatırlatıyor. Bu düzen, Washington'ın petrol akışını güvence altına alma, İsrail'in güvenliğini destekleme ve bölgesel rakiplerin Amerikan üstünlüğüne meydan okumasını engelleme hedefleriyle birlikte yürüdü.

Bu düzenin zirve noktalarından biri Körfez Savaşı'ydı.

Irak Kuveyt'i işgal etti.

ABD büyük bir koalisyon kurdu.

Kuveyt'in egemenliği yeniden tesis edildi.

Washington, Ortadoğu'nun güvenlik garantörü olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

Fakat sonraki on yıllar bu mimarinin altını aşındırdı.

2003 Irak işgali.

Arap Baharı.

Suriye savaşı.

Yemen.

2019'da İran'ın Suudi petrol tesislerine saldırısı.

Gazze savaşı.

ABD'nin bölgedeki müttefikleriyle yaşadığı güvenilirlik sorunları.

Ve Washington'ın İran karşısındaki politika değişiklikleri.

Bütün bunlar bölgesel aktörlerin şu soruyu sormasına neden oldu:

“Amerikan güvenlik şemsiyesi gerçekten ne kadar güvenilir?”

Cook'un değerlendirmesindeki temel sonuç da burada ortaya çıkıyor:

Ortadoğu'da artık elli yıl boyunca olduğu biçimiyle ABD liderliğindeki tek merkezli bir düzen olduğunu söylemek giderek mümkün değil.

Bu, Türkiye açısından son derece önemli bir değişimdir.

Çünkü Türkiye artık yalnızca bir güvenlik tüketicisi değildir.

Giderek bir güvenlik üreticisi ve güvenlik mimarı olmaya zorlanmaktadır.

Ankara'nın anlamı değişiyor

İlk yazımızın başlığı: PKK Bir Ankara Partisidir idi.

Çünkü Ankara'yı yalnızca bir başkent değil, devlet ile devlete karşı siyasal hareketlerin aynı şehirde birbirine temas ettiği bir siyasal koordinat olarak okuduk.

Bugün Ankara'nın anlamı yeniden değişiyor.

Artık Ankara yalnızca:

Türkiye'nin iç güvenlik merkezi değildir.

Aynı zamanda; NATO, Karadeniz, Kafkasya, Suriye, Doğu Akdeniz, Körfez, Pakistan, Avrupa ve giderek daha karmaşık bir bölgesel güvenlik ağının kesişme noktasıdır.

Dolayısıyla ilk yazıdaki “Ankara” artık yalnızca geçmişi açıklayan bir kelime değildir.

Geleceği açıklamak için de kullanılabilecek bir koordinat haline gelmiştir.

Sonra bir catering kamyonu geliyor

Bütün bu soyut jeopolitiği anlatmak için bazen yüzlerce sayfalık strateji raporuna ihtiyaç duyarsınız.

Bazen ise bir catering kamyonu yeterlidir.

Temmuz 2026'da Ankara'daki NATO Zirvesi sonrasında Donald Trump'ın Türkiye'den ayrılışı sırasında yaşanan olay, yeni güvenlik dünyasının neredeyse sinematografik bir örneğiydi.

Trump kameraların önünde eski Air Force One'a bindi.

Kamuoyu başkanın o uçakla Türkiye'den ayrıldığını düşündü.

Fakat daha sonra ortaya çıkan bilgiye göre Trump, havaalanındaki bir catering aracıyla gizlice daha küçük bir C-32A askeri uçağına taşındı ve İngiltere'ye bu uçakla gitti. Reuters'ın aktardığına göre operasyon, İran kaynaklı güvenilir bir tehdit nedeniyle gerçekleştirilmişti. Eski Air Force One ise fiilen bir şaşırtma/aldatma unsuru olarak kullanıldı. (Reuters)

Gazeteciler de dâhil olmak üzere bazı kişiler, Trump’ın hâlâ Air Force One'da olduğunu düşünüyordu.

Pencerelerin kapalı tutulması istendi.

Gerçek uçak başka yerdeydi.

Gerçek rota başka yerdeydi.

Gerçek yolcu başka yerdeydi.

Ve kamuoyuna gösterilen uçak başka bir işlev görüyordu.

Burada asıl ilginç olan catering kamyonu değildir.

Asıl ilginç olan koordinasyondur.

Güvenlik artık görünür güçten ibaret değil

20’nci yüzyılın güvenlik estetiğini düşünün.

Tank. Uçak. Füze. Asker. Sınır. Bayrak. Geçit töreni. Güç gösterisi.

21’nci  yüzyılın güvenlik estetiği ise bazen bunun tam tersidir:

Görünmezlik. Aldatma. Yedeklilik. Alternatif rota. Gizli iletişim. Gerçek zamanlı istihbarat. Çoklu platform. Koordinasyon.

Bir zamanlar güvenlik, devlet başkanının hangi uçağa bindiğini göstermekti.

Şimdi güvenlik, devlet başkanının hangi uçağa bindiğini kimsenin bilmemesini sağlamak olabiliyor.

Bu nedenle 21. yüzyıl güvenliğinin en iyi metaforlarından biri belki de şudur:

Bazen güvenlik tankın namlusunda değil, bir catering kamyonunun rotasında görünür.

Bu olay tek başına yeni bir Ortadoğu düzeninin kanıtı değildir.

Ama yeni güvenlik mantığını mükemmel biçimde gösterir:

Güvenlik artık yalnızca gücü göstermek değil, gücün nerede olduğunu gizleyebilmektir.

Reuters'ın aktardığı olayda tehdit değerlendirmesi, başkanlık koruması, uçak değişimi, medya yanılsaması, lojistik ve zamanlama tek bir operasyon içinde birleşmiştir. (Reuters)

Bu artık klasik anlamda yalnızca askeri güç değildir.

Bu koordinasyon kapasitesidir

PKK'YI YENİDEN DÜŞÜNMEK İÇİN NEDEN BURAYA GELDİK?

Çünkü PKK'nın tarihsel döneminin güvenlik mantığı ile bugünün güvenlik mantığı aynı değildir.

PKK'nın yükseldiği dönemde temel güvenlik sorusu:

“Dağdaki örgüt nasıl tasfiye edilir?” şeklinde kurulabiliyordu.

Bugün ise Türkiye'nin karşı karşıya olduğu güvenlik soruları çok daha geniş:

Suriye'deki güç dengesi nasıl yönetilecek?

Körfez güvenliği nasıl değişecek?

Enerji akışları nasıl korunacak?

Deniz ticareti nasıl güvence altına alınacak?

NATO içindeki koordinasyon nasıl sürdürülecek?

Türkiye'nin bölgesel ortaklıkları nasıl yönetilecek?

Terör tehdidi ile devletlerarası rekabet nerede birbirine bağlanıyor?

Siber saldırı ile fiziksel saldırı arasındaki sınır nerede?

Bir kriz kaç farklı kurumu aynı anda harekete geçiriyor?

Bunların hiçbirini yalnızca “PKK meselesi” başlığı altında açıklayamazsınız.

İşte bu yüzden PKK sonrası dönem, PKK'nın önemsizleştiği anlamına gelmez.

Tam tersine:

PKK'nın tarihsel ağırlığının değişmesi, Türkiye'nin güvenlik paradigmasını yeniden tanımlamasını zorunlu kılar.

İmralı'dan Mekke'ye giden yol

Üçüncü yazıda önemli bir ayrım yapmıştık.

Öcalan meselesi artık yalnızca:

Öcalan → Kürt siyaseti denkleminde okunamaz.

Denklem:

Öcalan → devlet siyaseti → örgütün feshi → hukuk → anayasal düzen → toplumsal meşruiyet haline gelmiştir.

Öcalan'ın tarihsel rolü de bu nedenle değişmek zorundadır.

Çatışma döneminde komuta önemlidir.

Demokratik siyasette temsil.

Çatışma döneminde: örgütsel sadakat.

Demokratik siyasette: çoğulculuk.

Çatışma döneminde: “Lider ne diyor?”

Demokratik siyasette: “Toplum hangi kuruma karar yetkisi veriyor?”

Bu ayrımı üçüncü yazıda tartıştık. (Gebze Emek Gazetesi)

Şimdi bunun jeopolitik karşılığını görüyoruz.

Çünkü Türkiye'deki iç güvenlik düzeni dönüşürken Türkiye'nin dış güvenlik mimarisi de dönüşüyor.

Dolayısıyla İmralı'daki düğüm yalnızca bir iç siyaset düğümü değildir.

Yeni Türkiye'nin güvenlik mimarisinin hangi siyasal mantıkla kurulacağının da bir göstergesidir.

Demirtaş'ın açtığı kapı burada daha da anlamlı

Selahattin Demirtaş'ın yaklaşımında dikkat çeken önemli noktalardan biri, çözümün yalnızca İmralı'ya veya silahlı kanatlara bağlanması yerine TBMM ve demokratik siyaset üzerinden kurumsallaştırılması fikridir.

Bu yaklaşımın önemi Öcalan'ı kişisel olarak reddetmesinde değil.

Daha derin bir dönüşüm önermesinde:

Öcalan merkezli siyasetten kurum merkezli siyasete geçiş.

Üçüncü yazıda bunu şöyle formüle etmiştik:

Silahın yerini oy alacaksa komutanın yerini seçmen almalıdır.

Örgütsel sadakatin yerini demokratik temsil almalıdır.

Liderin yerini kurumlar almalıdır. (Gebze Emek Gazetesi)

Dördüncü yazıda bunun bir başka versiyonunu söyleyebiliriz:

Eski güvenliğin yerini yeni güvenlik alacaksa, komuta zincirinin yerini koordinasyon ağı almalıdır.

Çünkü yeni dünyada tek bir liderin veya tek bir kurumun bütün sistemi kontrol etmesi giderek mümkün değildir.

Devletler birbirine bağımlıdır.

İttifaklar birbirine bağımlıdır.

Enerji sistemleri birbirine bağımlıdır.

Finans sistemleri birbirine bağımlıdır.

İstihbarat sistemleri birbirine bağımlıdır.

Kritik altyapılar birbirine bağımlıdır.

Ve dolayısıyla güvenlik tek aktörlü değil, ağ tabanlıdır

YENİ ORTADOĞU: İKİ BLOKTAN FAZLASI

Burada CFR'nin analizindeki başka bir nokta özellikle dikkat çekicidir.

Cook, yeni güvenlik mimarisinin ABD merkezli eski düzenin yerine, Abraham Accords çevresindeki ülkeler ile Mekke Anlaşması çevresindeki ülkeler arasında daha rekabetçi bir bölgesel yapılanmaya dönüşebileceğini değerlendiriyor. Ona göre geçmişte bölgesel rekabetler Washington'la ilişkilerin ortak bağlayıcı unsuru olması sayesinde daha kolay sınırlanabiliyordu; şimdi ise Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın geliştirdiği vizyon doğrudan başka bir bölgesel düzenle rekabet ediyor.

Burada çok önemli bir kelime var: minilateral.

Yani bütün bölgeyi içine alan tek bir büyük ittifak yerine, belirli sorunlar için daha küçük ve işlevsel ortaklıklar.

Bu, 21. yüzyılın güvenlik mantığı açısından son derece önemli.

Çünkü yeni dünya tek büyük ittifak yerine, çok sayıda kesişen ittifak üretiyor.

Türkiye aynı anda:

NATO üyesi olabilir.

Avrupa ile ekonomik ilişkilerini sürdürebilir.

Körfez'le savunma anlaşması yapabilir.

Pakistan'la güvenlik ilişkisini derinleştirebilir.

Suriye'de farklı aktörlerle çalışabilir.

Rusya ile enerji ilişkisi sürdürebilir.

Ve bütün bunları aynı jeopolitik zaman içerisinde yapabilir.

Bu bir çelişki gibi görünür.

Aslında yeni düzenin kendisidir.

Güvenliğin coğrafyası artık kesişim kümeleridir

Burada Türkiye'nin önünde yeni bir problem ortaya çıkıyor.

Eski dünyada “Hangi bloktasın?” sorusunun cevabı daha kolaydı.

Yeni dünyada “Hangi konuda kiminlesin?” sorusu öne çıkıyor.

Enerjide başka.

Savunmada başka.

Ticarette başka.

Suriye'de başka.

Karadeniz'de başka.

Körfez'de başka.

Teknolojide başka.

Bu nedenle Türkiye'nin stratejik gücü artık yalnızca ordusunun büyüklüğüyle ölçülemez.

Asıl mesele:

Türkiye farklı güvenlik ağlarını birbirine bağlayabilecek kurumsal kapasiteye sahip mi?

İşte burada Ankara'nın önündeki gerçek mesele yeniden ortaya çıkıyor.

Bu kez:

Ankara Sorunu, yalnızca PKK'nın kuruluşundaki siyasal genetik değildir.

Ankara Sorunu, 2026 Türkiye'sinin aynı anda onlarca farklı güvenlik, ekonomi ve diplomasi ağını koordine edip edemeyeceğidir.

Yeni güvenlik düzeninde istihbaratın anlamı da değişiyor

İlk yazıda devlet ile devlete karşı siyasal hareketlerin aynı siyasal coğrafyada birbirlerine temas eden ilişkiler olduğunu tartışmıştık. (Gebze Emek Gazetesi)

Bugün bu ilişki çok daha karmaşık.

Çünkü istihbarat artık yalnızca:

“Örgütte kim var?” sorusuna cevap aramıyor.

Aynı zamanda:

“Hangi ağ kiminle bağlantılı?”

“Hangi bilgi doğru?”

“Hangi tehdit gerçek?”

“Hangi tehdit yanlış yönlendirme?”

“Hangi aktör neyi biliyor?”

“Bir karar diğer hangi aktörleri tetikler?” sorularını yanıtlamak zorunda.

Trump'ın Ankara'daki uçak değişikliği tam da bu yüzden öğreticidir.

Reuters'ın aktardığına göre operasyon, güvenilir bir tehdit değerlendirmesi üzerine kurulmuştu; daha sonraki haberlerde ise tehdidin istihbarat açısından ne ölçüde doğrulanabildiği konusunda farklı değerlendirmeler de gündeme geldi. (Reuters)

Bu ayrıntı çok önemlidir.

Çünkü modern güvenlikte mesele yalnızca: bilgiye sahip olmak değildir.

Mesele bilginin güvenilirliğini değerlendirmek ve buna göre karar verebilmektir.

Bu da bizi eski güvenlik paradigmasından yeni koordinasyon paradigmasına götürüyor

“GÜVENLİK” ARTIK BİR DEVLETİN TEK BAŞINA YAPTIĞI İŞ DEĞİLDİR

Bir havaalanında istihbarat, güvenlik, askeri havacılık, başkanlık koruması, lojistik, sivil havacılık, medya, iletişim, diplomasi aynı anda çalışmak zorunda.

Bir hata diğer bütün sistemi etkileyebilir.

Bu nedenle yeni güvenlik:

Bir kurumun kapasitesi değil, kurumlar arası koordinasyonun kalitesidir.

Ve bu Türkiye için yalnızca teknik bir mesele değildir.

Siyasal bir meseledir.

Hukuki bir meseledir.

Demokratik bir meseledir.

Çünkü kurumlar arası koordinasyonun güçlü olması kadar:

Kim karar veriyor?

Hangi veri kullanılıyor?

Kim denetliyor?

Kararın kaydı tutuluyor mu?

Hata olduğunda kim hesap veriyor? soruları da önemlidir.

Bu, daha önce Süreç Yasası tartışmasında geliştirdiğimiz düşüncenin ulusal güvenlik alanındaki karşılığıdır:

Güvenlik de bir süreç mimarisidir.

PKK sonrası boşluk değil, dönüşüm

Burada önemli bir yanlış anlaşılmayı engellemek gerekiyor.

PKK'nın tarihsel ağırlığının sona ermesi:

Kürt meselesinin sona ermesi demek değildir.

Aynı şekilde Kürt siyasetinin sona ermesi de değildir.

Daha önce de söylediğimiz gibi, Kürt toplumu artık tek bir sınıf veya tek bir siyasal çıkar grubu değildir.

Kürt işçi vardır.

Kürt çiftçi vardır.

Kürt esnaf vardır.

Kürt girişimci vardır.

Kürt sermayedar vardır.

Kürt bürokrat vardır.

Kürt siyasetçi vardır.

Kürt akademisyen vardır.

Ve bunların çıkarları otomatik olarak aynı değildir. (Gebze Emek Gazetesi)

Dolayısıyla PKK sonrası dönemin en önemli sorusu:

“Kürt siyaseti ne olacak?” sorusundan daha büyüktür.

Soru “Kürt siyaseti, Türkiye'nin yeni sınıfsal ve bölgesel gerçekliğinde kendisini nasıl yeniden tanımlayacak?” olacaktır.

Fakat artık bu soru da yalnızca Ankara-İmralı ekseninde çözülemez.

Çünkü Ortadoğu değişmektedir.

Kürt hareketi artık yeni Ortadoğu'yu da okumak zorunda

Kürt siyasal hareketinin tarihsel deneyimi büyük ölçüde Türkiye, Suriye, Irak, İran arasındaki Kürt coğrafyasını dikkate alarak gelişti.

Fakat yeni Ortadoğu'da bu denklem genişliyor.

Körfez var.

Pakistan var.

İsrail var.

ABD var.

Rusya var.

Çin var.

Enerji ağları var.

Ticaret koridorları var.

Savunma teknolojileri var.

Göç var.

Siber güvenlik var.

Dolayısıyla Kürt hareketinin gelecekteki siyasal kapasitesi yalnızca kimlik siyasetine değil, bölgesel sistem okuma kapasitesine de bağlı olacaktır.

Aynı şey Türkiye solu için de geçerlidir.

Çünkü Türkiye solu da artık yalnızca “Kürt meselesi” üzerinden kendisini tanımlayamaz.

Çünkü yeni dönemin sınıf meselesi de bölgeselleşiyor İkinci yazıda şu soruyu sormuştuk:

Kürt kimliği bir sınıf mıdır?

Cevap: Hayır.

Kürt kimliği bir kimliktir.

Kürt toplumu ise sınıfsal olarak farklılaşmıştır. (Gebze Emek Gazetesi)

Bugün bunun yanına yeni bir soru ekleniyor:

Türkiye'deki emek piyasası yalnızca vatandaşlardan mı oluşuyor?

Hayır.

Türkiye'nin çalışma hayatında göçmen emeği de var.

Suriyeli işçiler var.

Düşük ücretli kayıt dışı emek var.

Göçmen kadın emeği var.

İnşaatta, tarımda, sanayide ve hizmet sektöründe farklı göçmen grupları var.

Dolayısıyla Türkiye solunun önündeki yeni soru artık yalnızca “Türk işçisi mi?

Kürt işçisi mi?” değildir.

Daha büyük soru: Emek kimliği etnik kimliğin ötesinde yeniden kurulabilir mi?

İşte burada gerçek bir sol yeniden doğabilir.

Çünkü kapitalist üretim Türk, Kürt, Arap, Suriyeli, Afgan göçmen diye üretmez.

Emek gücü üretir.

Ücret ilişkisi üretir.

Artı değer üretir.

Mülkiyet ilişkisi üretir.

Sömürü üretir.

Dolayısıyla sınıf siyaseti yeniden kurulacaksa, kimlikleri yok ederek değil kimliklerin içinden geçen sınıfsal ortaklıkları görünür kılarak kurulmalıdır.

Bu, PKK sonrası Türkiye solunun önündeki en büyük entelektüel fırsatlardan biridir

Eski solun sorusu: Kim eziliyor?

Yeni solun sorusu: Kim kimi koordine ediyor?

Burada serinin başındaki koordinasyon fikrine yeniden dönüyoruz.

Eski devrimci siyasetin temel kavramları örgüt, parti, komuta, disiplin, cephe, halk savaşı idi.

Yeni dünyanın temel kavramları ise giderek , veri, koordinasyon, güven, doğrulama, dayanıklılık, kritik altyapı, çok taraflılık oluyor.

Bu, devrimin artık yalnızca teknik bir mesele olduğu anlamına gelmez.

Tam tersine.

Siyasal güç hâlâ toplumsal ilişkilerden doğar.

Ama toplumsal ilişkilerin kendisi artık daha karmaşık ağlar üzerinden kuruluyor.

Bu nedenle yeni dönemin sol siyaseti de yalnızca:

“Kimin adına konuşuyoruz?” diye soramaz.

Şunu da sormalıdır: “Kiminle, hangi kurumla, hangi ağ üzerinden ve hangi ortak çıkar etrafında örgütleniyoruz?

İMRALI'DAN MEKKE'YE

Bu yazının başlığındaki mesafe aslında coğrafi değildir.

İmralı → Mekke bir harita üzerinde iki nokta değildir.

Bir siyasal çağdan diğerine geçiştir.

İmralı, Türkiye'nin uzun iç güvenlik tarihinin sembollerinden biridir.

Mekke, 2026'nın yeni bölgesel güvenlik koordinasyonunun sembollerinden biri haline geliyor.

Birinde örgüt, lider, silahlı mücadele, devlet, hapishane, hukuk ve barış süreci düğümleniyor.

Diğerinde Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Körfez, Asya, Ortadoğu, NATO ve ABD sonrası bölgesel koordinasyon aynı masaya geliyor.

İki tablo arasında yaklaşık 50 yıllık bir tarih var.

Ama daha önemlisi: iki farklı güvenlik mantığı var.

PKK'nın tarihsel kapanışı Türkiye'nin stratejik başlangıcı olabilir

Burada artık ilk üç yazının toplamından daha büyük bir sonuca ulaşabiliriz.

PKK'nın tarihini yalnızca: başlangıç → savaş → çözüm → tasfiye olarak okumak yetersizdir.

Daha büyük tarihsel döngü şudur:

Soğuk Savaş

Ankara merkezli siyasal radikalleşme

Kürt ulusal mobilizasyonu

silahlı mücadele

bölgesel uluslararasılaşma

İmralı

demokratik siyaset arayışı

örgütsel çözülme / dönüşüm

yeni Ortadoğu güvenlik mimarisi

Burada son ok en önemlisidir.

Çünkü PKK'nın tarihsel dönemi kapanırken Türkiye'nin güvenlik problemi ortadan kalkmıyor.

Biçim değiştiriyor.

Eski güvenlik düzeni bitiyorsa, yenisini kim kuracak?

İşte dördüncü yazının gerçek sorusu budur.

Türkiye önünde iki seçenek var.

Birinci seçenek: Eski güvenlik mantığını yeni dünyaya taşımak.

Yani: daha fazla merkezileşme, daha fazla güvenlik bürokrasisi, daha fazla gizlilik, daha fazla tehdit dili, daha fazla reaksiyon

İkinci seçenek:

Yeni güvenliği kurumsal koordinasyon üzerinden yeniden tasarlamak.

Yani doğrulanabilir istihbarat, kurumlar arası veri paylaşımı, demokratik denetim, hukuki çerçeve, çok taraflı diplomasi, stratejik özerklik, bölgesel ortaklıklar, kritik altyapı güvenliği, siber dayanıklılık, şeffaf karar kayıtları, hesap verebilirlik

Bu ikinci model daha zor.

Ama daha sürdürülebilirdir.

Çünkü güvenlik yalnızca düşmanı yenmek değildir.

Belirsizliği yönetebilmektir.

Ve Ankara'nın önündeki gerçek soru

Belki de serinin ilk yazısındaki başlığa şimdi yeni bir anlam verebiliriz:

PKK BİR ANKARA PARTİSİYDİ.

Ama Ankara artık yalnızca PKK'nın geçmişini açıklayan yer değildir.

Ankara bugün NATO'nun, Körfez'in, Suriye'nin, Karadeniz'in, Kafkasya'nın, Avrupa'nın, Pakistan'ın ve değişen Ortadoğu güvenlik mimarisinin kesişim noktalarından biridir.

Dolayısıyla PKK'nın Ankara'da başlayan hikâyesi, Ankara'nın Ortadoğu'da biten hikâyesi değildir.

Tam tersine.

Şimdi Ankara'nın önünde çok daha büyük bir soru vardır:

Türkiye yeni bölgesel güvenlik düzeninin nesnesi mi olacak, öznesi mi?

Netice: Dağ bittiğinde güvenlik bitmez

Bir örgütün silah bırakması veya tarihsel ağırlığının sona ermesi, devletin güvenlik sorunlarının sona ermesi anlamına gelmez.

Sadece tehdidin koordinatları değişir.

Dağdaki tehdit toprak üzerinden okunuyordu.

Yeni tehdit: üzerinden okunuyor.

Dağdaki örgüt insan üzerinden izleniyordu.

Yeni tehdit veri + ağ + finans + teknoloji + lojistik üzerinden izleniyor.

Dağdaki savaş komuta gerektiriyordu.

Yeni güvenlik koordinasyon gerektiriyor.

Bu nedenle PKK sonrası dönemin en önemli sorusu “Kim kazandı?” değildir.

Daha önemli soru “Türkiye hangi güvenlik kapasitesini inşa edecek?”

Çünkü Ortadoğu'daki eski düzen gerçekten çözülüyorsa, yerine boşluk gelmeyecek.

Yeni ağlar gelecek.

CFR'de Steven A. Cook'un değerlendirmesi tam da bu dönüşüme işaret ediyor: Mekke Anlaşması'nın asıl önemi üç ülkenin ABD kadar güçlü bir orduya sahip olması değil; bölgesel aktörlerin Washington'dan daha bağımsız biçimde kendi güvenlik düzenlerini kurma arayışının görünür hale gelmesi. (Council on Foreign Relations)

Ve Ankara'daki o tuhaf sahne — bir devlet başkanının kameraların önünde Air Force One'a binip sonra bir catering kamyonuyla gizlice başka bir askeri uçağa geçirilmesi — yeni çağın küçük ama çarpıcı bir fotoğrafıdır. (Reuters)

Güvenlik artık yalnızca silah değildir. Bilgidir. Zamandır. Yanıltmadır. Lojistiktir. Veridir. İttifaktır. Ağdır.

Ve hepsinden önemlisi koordinasyondur

İmralı'dan Mekke'ye

İmralı'nın tarihsel düğümü çözülürken Türkiye'nin önünde yeni bir harita açılıyor.

Bu haritada artık yalnızca Ankara, Diyarbakır, İmralı yok.

Şam, Bağdat, Tahran, Riyad, İslamabad, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz, Hürmüz, NATO var.

Ve bütün bu noktaları birbirine bağlayan görünmez ağlar var.

Bu nedenle PKK sonrası Türkiye'nin asıl tarihsel sınavı, geçmişteki çatışmayı yalnızca kapatmak değildir.

Yeni güvenlik dünyasını demokratik, kurumsal ve stratejik bir kapasiteyle yönetebilmektir.

Çünkü eski güvenlik düzeni çözülürken boşluk kalmaz.

Boşluğu koordinasyon doldurur.

Ve artık asıl soru şudur: Türkiye bu yeni koordinasyon düzeninin yalnızca haritasında mı olacak, yoksa haritayı çizenlerden biri mi?

Serinin önceki yazıları

I — PKK Bir Ankara Partisidir
Kırsalda savaşan bir terör örgütünün Başkentteki siyasal genetiğinin tarihsel eleştirisi — 12 Ağustos 2026. Birinci yazı

II — Kürt Sorunundan Önce Ankara Sorunu
Marksist-Leninist Bir Örgütün Sınıfsal Başarısızlığı ve Türkiye Solunun Siyasal Tasfiyesi — 14 Ağustos 2026. İkinci yazı

III — Mayın Öcalan
Bir Terör Örgütünün Başkentteki Siyasal Genetiğinden İmralı'daki Kurumsal Düğüme — 15 Ağustos 2026. Üçüncü yazı

Kaynak notu: Steven A. Cook'un 13 Ağustos 2026 tarihli CFR değerlendirmesi, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Mekke Savunma Anlaşması'nı Ortadoğu'daki ABD merkezli eski güvenlik düzeninin dönüşümünün bir göstergesi olarak yorumluyor. (Council on Foreign Relations) Reuters ise Trump'ın Ankara'daki NATO Zirvesi sonrasında İran kaynaklı tehdit nedeniyle catering aracı üzerinden C-32A'ya gizlice geçirildiğini ve eski Air Force One'ın yanıltıcı bir unsur olarak kullanıldığını aktarıyor. (Reuters)

Steven A. Cook — CFR makalesinin tamamı

Reuters — Trump'ın Türkiye'den gizli uçuşu

 

 

Habere ait diğer görseller

Güncelleme: 16 Ağustos 2026 10:27
BENZER HABERLER
X