ÖLÜ NUMARASIYLA YAŞAMA TUTUNMUŞTU İstese bir günde bitirirdi!
Muş Varto’da, 1991’deki jandarma baskınında PKK’lı sanılarak kurşunlanan, ölü numarası ile yaşama tutunan ve iki taraflı baskı sonrası yaşamını sürdürmek için 1993’te önce Pendik sonra Çayırova’ya göç eden Hasan Kaya’ya göre, “Konu siyasidir. Devlet istese bir günde bitirirdi.”
Yazı Dizisi: Muş - 1
DİZİYE DAİR
https://www.gebzeemek.com/haber/yasam/yazi-dizisi-mus/3645.html
**
Diyarbakır’da haftalık periyottaki Gündem Gazetesi’nin 16-22 Haziran 1991 tarihli sayısında,
“Jandarma çavuşunun keyfi emriyle dere yatağında taranan köylü” üst başlık,
“Ölü numarası yaparak öldürülmekten kurtuldu” başlıklı haberine göre özetle,
“Muş’un Varto İlçesi’ne bağlı Yoncalı Köyü’nde değirmencilik yapan Ahmet Kaya, dere yatağında jandarmalar tarafından tarandı. Kurşunlardan birinin kalbinin tam üstüne isabet etmesiyle yere yığılan köylü, yattığı yerde ölü numarası yaparak ölmekten kurtuldu.”
Ahmet Kaya gazetenin muhabirine verdiği demeçte, “Sebepsiz adam vurana ‘terörist’ diyorlar. Öyle ise beni vuran çavuş da ‘teröristtir’” dedi.
Ahmet Kaya söz konusu vakanın ardından iki sene sonra köyünden, ‘Her iki taraftan’ hayati risk yaşadığı kaygısıyla önce İstanbul’un Pendik İlçesi’ne, altı ay kadar Pendik’te yaşadıktan sonra Çayırova’ya göçtü.
Bir dönem Kocaeli Barosu Gebze Temsilciliği Başkanlığı yapan Avukat Şerafettin Kaya ile birlikte beş çocuk babası olan Hasan Kaya ile birlikte Özgürlük Mahallesi’nde evinde görüştük.
Köyünden bu taraflara sadece geçinmek için değil gerek kendisinin gerek ailesinin yaşaması için göç eden Hasan Kaya’ya ilki 2013-2015’te yaşanan, içinde bulunduğumuz süreçte ikincisi “Terörsüz Türkiye” adıyla tekrarlanan “Çözüm süreci”ni de sorduk.
“Bu konu, siyasidir. Devlet istese bir günde biterdi. Bitsin istemiyorlar. Terörü her tür baskı ve zulümle bunlar yarattı, ben yaratmadım ki. Terör diye bir şey yok ki.
Kaç sene önce Erdoğan getirdi Meclis’e çözüm sürecini, geçiremedi. Geçirseydi, bu olay bu kadar olmazdı.
1990’larda; asker adamı öldürüyor: “PKK”lı diye suçluyor.
Yahu PKK yoktur orada. Ben gözümle gördüğümü, yaşadığımı söylüyorum. Kulaktan dolmayla değil, gözümle gördüğümü söylüyorum.
Millet orada ondan da diğerinden de korkuyor. Onun yanında ondan, diğerinin yanında diğerinden oluyor. Açığa açık. Devlet isterse bir günde bitirir. İstemezse de; Kürdü, Türkü, Lazı, Alevisi, Çerkezi milletin 50 senedir anası ağladı.
Terörsüz Türkiye olayını samimi bulmuyorum.”
1958 yılında dünyaya gelen Hasan Kaya, askere gidene kadar köyünden doğru dürüst dışarı çıkmamış. Askere, devre kaybı olarak gitmiş. Teskere sonrası yaşantısının bir kısmı İstanbul’da ekmeğinin peşinde geçmiş. Kendi tabiriyle; İstanbul’da çalışıp kazandığını memlekette yemiş.
1991 yılında ve henüz 33 yaşındayken ölü numarası yaparak hayatını kurtardığı jandarma baskınında o gün yaşadıkları (ekseri kendi şivesiyle) şöyle özetledi:
“Olaydan bir gün önce pasaport çıkartmak için Muş’a gittim. O zamanlar millet Fransa’ya ve dışarı çok gidiyordu.
Gece 11-12 civarı köyüm Toklu’ya (Eski adıyla Mamahig. Yurttutan Köyünün mezrası), eve geldim. Baktım, tak tuk ses geldi. Bizim köy de biraz derenin ağzıdır.
Bizim su değirmeni vardır, abim Mehmet Kaya bakıyordu. Abimin Türkçesi biraz gevşekti, benimki de gevşek de onunki tümden gevşek. Dedim hakaret makaret (aşağılamasınlar, dalga geçmesinler, eziyet etmesinler) olmasın gideyim de... Orada hakaret çok oluyordu o zamanlar. Ben gittim, daha değirmene girmeden askerler aşağı inmişlerdi. Bana "Yat, yat!" dedi. Yatmadım, açık söyleyeyim, yatmak istemedim.
Merhum annem Keziban, peşimden geliyor. Bizim bir köylü var, adı Hacı, oğlu da hayvanları otlatıyordu. "Yat, yat" dediler, en sonunda yattım. Sonra kalktım, baktım, abim dedi "Sen niye geldin?". Dedim: "Senin yanına geldim."
Bizim yakın köyde de, bir kan davası vardı, onların firarisi vardı. Orada oturuyorlar, çobanların yanında. Asker geliyor, onlar da korkarak kaçıyorlar. Bunlar da "Kaçma!" diyor. Peşine düşmüşler.
Bir tane avukat vardı onların akrabası, onu bir gün önce Muş'ta tanıdım. Bizim yakın köylü ama, o güne kadar tanımıyordum. Baktım, iki sivil iki de asker; bir astsubay vardı ismi Zeki.
Bana dedi: "PKK geldi, nereye kaçtı?".
"Görmedim" dedim. "Onlar PKK değil, bir kan davası firarisidir” dedim. Açık söyledim, şu an nasıl söylüyorsam öyle söyledim. İsimlerini de söyledim, biliyordum.
Firarinin amcaoğulları, yakın bir köylüsü vardı orada.
O zaman dedi: "Git çağır, gelsinler." Hatta o avukat da dedi, “Çağır."
"Dereden gidiyorum" dedim.
Astsubay dedi: "Git. Bir şey olmaz, ben buradayım."
Ben gittim, bir Kürtçe çağırıyorum bir Türkçe... "Neredesiniz gelin, ‘Hun kuderenin verin’ avukat da burada, teslim olun" falan diye.
Gittim, sazlık ve hayvanlar var orada. Geri dönüş yaptım. Açık alan vardı. Arka tarafta büyük kayalar var. Bir astsubay, bir uzman çavuş arkada, o avukat da bir arkadaşı var yanında, derenin, suyun kenarından geliyor. Baktım bir asker tepede, şu anda da karakol orada yapılmış.
Komutana biri seslenirken duydum: "Birisi burada var, ateş edeyim mi?". O asker de emir almak istedi, ateş emri verildi. Bir kurşun attı, bana vurdu. Tam şurama... (Vücudunu gösterir).
Ondan sonra bana "Yat" diyorlar.
Dedim: "Zaten vuruldum, ne yatayım?".
Ben öyle sandım ki arkadan vurdular. Döndüm, arkada bir şey yok. Mecbur yattım. Ölü numarası yaptım. O asker ateşi kesti.
Yanıma geldiler, kolumdan tutup kaldırdılar. O avukat "Ambulans helikopter iste" dedi. Astsubay da "Git arabayı tepeye getir" dedi. Araba biraz uzakta, derenin başında. Beni yukarı çıkarmaya çalıştılar, ben kendim çıkıyorum. Şöyle beş metre kaldı, artık düştüm.
Hatta o uzman çavuş bana "Ben de Kürdüm" dedi.
Orada ben biraz sert konuştum ona: "Kürtsen bana niye böyle hakaret ettiriyorsun, yatırıyorsun sonra kurşunluyorsun/kurşunlatıyorsun?" dedim.
Astsubay kaldı orada. Benim sayemde, avukat da çıktı. Kaldıkları yerden çıkamazlardı. Beni taksiye attılar. Avukat beni tanımıyor, benim bir yeğen var, beni o sanıyorlar. Abimin ismi İslam, "İslam'ın oğlu yaralandı" demişler. Dedim: "Ben İslam'ın oğlu değilim, kardeşiyim."
Beni Varto'ya götürdüler, oradan Muş'a, Muş'tan Diyarbakır'a, ambulansla. Bir hafta kaldım orada. Nefesi alırken bırakırken kurşun geçmiş, milimle kalbe değmeden geçmiş. Ondan sonra bizim eve de gelmişler, karakol komutanı, savcı da gelmiş. Yolda biz giderken askeri araçlar falan gidiyor, yardım istemişler ya. Bir hafta sonra Diyarbakır'dan çıktım, çabuk ayaklandım. Geldim eve,
"Savcı eve gelmiş seni sormuş" dediler. “Kendisi gelsin” demiş. Ben de Varto'da savcının yanına gittim. Savcı da yoldaydı, ufak yer zaten herkes tanıyor. Konuştuk.
- Böyle böyle bir durum
- Sen misin, falan.
"Tamam, ifadeye çağırırız" dedi. İfadeye gittim, şikâyetçi oldum ilk başta. Ama o astsubay bizim eve geldi. Dedi ki: "Vicdan azabı çekiyorum, helal et. İfadede ne yaparsan yap, çünkü ben seni gönderdim."
Ben zaten ifade verdim, şikâyetçi oldum. Onların ifadesini bana okudukları zaman, baktım demiş: "Kaçarken 'Dur' demişiz, durmamış ateş etmişiz." Onlar, öyle ifade vermişler.
O firari olan da geldi; ailece tanıyoruz birbirimizi.
Ben gerçeği konuştum; ne ona iftira ne buna şey, öyle bir huyum yok. Babam da olsa, gerçeği neyse odur. Öyle mi, öyle.
Mahkemeye çağırıyorlar ya beni, kendim gittim dilekçe verdim, "Şikâyetimden vazgeçiyorum, devlete şikâyetçi olmuyorum" dedim. Orada konuyu kapattım.
Hâlbuki ben onların ricasıyla o kaçanları çağırmaya gitmiştim. O firari olanlar da sonra gelip ifade verdi. Onlar da beni korudu, "Biz bu adamı tanıyoruz, PKK’lı değil, bizim köylüdür" dediler. Ben de mahkemede baktım durumlar karışık, "Şikâyetçi değilim, devletimle aramda kalsın" dedim, dilekçemi verdim, konuyu orada kapattım. O zaman Gündem Gazetesi miydi, neydi, gelip röportaj yaptılar, fotoğrafımı çektiler. Gazetelere bile çıktım o vakit.
Ben eyle orada, artık mahkemeye de çıkmadım. Devlet de öyle bir destek çıktı bana. En sonunda bizim orada olaylar bayağı karıştı. Devletten şikâyetçi olmamıştım. Ondan biraz fayda da gördüm, açık şöyleyim. Kaçtım, 1993’te... Sonradan köy çok berbat oldu. Zaten devlet kendisi yol vermiş teröristlere. Her şeyi serbest etmiş, sonra milleti ezdirmeye kalktılar.
Evi oradan kaçırdık. 13 sene memlekete gitmedim, 13 sene. Her iki taraftan da çile çektim..”
Mehmet Kaya, yaşadığının bir benzerine 1992’de de yine tanık olmuş:
Benim yeğenler, Turan Kaya ile Bayram Kaya, öğrencidir. Yatılı okulda okuyorlar. Köye izne geliyorlar, keklik peşinde av, tuzak kuruyorlar. Kışın kar tutuyor ya, orda.
Baktım asker yine geldi. Bizim mezra var, oraya gidiyorlar. Ben koşarak gittim. Bana "Dur" dediler. Kendimi tanıttım. "Hayırdır?" dediler. "Yeğenlerim gitmiş şu arkada keklik peşine, öğrencidirler" dedim.
O zaman, "Koş" dedi, "Öne geç." E kar bu kadardır, diz boyu... Ben askerin yanında geçiyorum...
Askeri alan içinde çocuklar.
Hatta, bizim köyde bir yaşlı vardı: “Bu sefer seni öldürürler" dedi. Yeğenlerimi buldum. Askere dedim, “Böyle böyle. İyi ki ben geldim."
Biz gittik. Rütbeli olan geldi, bizi gördüler. Islık çaldı. Bize "Dur" dediler. Durduk.
Birisi diğerine, “Bunu sıkıştıralım, bu bize zaman kaybettiriyor” dedi. Onlar da o niyetteydi. Geldiler bana, laf söylediler. Ben de biraz sert yaptım. "Yavaş" dedim.
“Kendine gel” dedi: “Sen kimsin?”
“Ben Kenan Yüzbaşı ile anlaşma yapmışım” dedim. Mecbuuuur, yoksa vururlar. Kenan Yüzbaşı deyince durdular.
Tepeye çıktık, tepeden de çeşme tam gözükmüyor. Bir ses vardı. Ben de korkuyorum. Aşağıda da yol var. Çocuklar dereden gelsin köye.
Çocukları o gün, neredeyse öldürtüyorlardı. Ben olmasam. Vururlardı. Evi bir hafta içinde yükledim geldim buraya, İstanbul'a. 13 sene, köye gitmedim, sonra bir cenaze, taziye için gittim geldim, yolum açıldı.
İlk geldiğimde İstanbul’da Pendik'te kaldım. Ben hep gurbetteydim zaten ama abim Mehmet Kaya köye gidip geliyordu. O da şu anda, üst katta oturuyor.
Ortalık tam karıştı, o da, “Sen olmazsan şimdi ben evimi götürürdüm” dedi. "Abi" dedim, "Senin yüzünden ben burada kaldım.” Zaten, anam ağlamış orada...
Hayvanları, birkaç tane vardı, sattım, evi yükledik. Daha yüklemeden, zaten daha o hafta evi yükledik.”
Hasan Kaya, 1993’te vurulduğu vakaya kadar köyden sadece Varto’ya gidip gelmek için çıkmış. Bir de Diyarbakır, Adana dolaylarına mercimek biçmek için. O zamanlar Türkçesi olmadığını, kimliğinin dahi bulunmadığını söyledi. Askerliğini Erzurum’un Yakutiye İlçesi’ne bağlı Dumlu ve ardından Oltu’da yapmış. Peşinden, 12 Eylül…
“1980 darbesinde köydeydim. Hatırlıyorum. Kimse korkusundan bir şey konuşamıyor... Bizde kaset vardı, kaseti toprağın altına gömüyorduk. Kürtçe kasetleri. Bize çok çektirdiler 80'li yıllarda.
Bizim köyde o tarihte göç olmadı. En sonunda 92'de göç oldular. O da yine bizim aileden göç oldu, akrabalar göç oldular.
Bizim köyde birkaç hane yaktılar; benim yeğenlerin evlerini yaktılar.
PKK nedir bilmiyorduk, ismini duymuştuk. Televizyon yok. Gazete gelmiyor. Sadece rivayet, duyuyorduk. Bu en son 91-92'de gördüm, görmedim diye yalan demeyeyim.
Birisi geldi. Arabaya bindi. Baktım, gizli konuşuyor.
Hatta ben onunla bir iki sefer tartıştım. Ben her şeye karşı geliyordum.
Millet korkuyor. Hem askerden, hem onlardan.
“Arkadaş. Sen ne demek istiyorsun?” dedim. “Sen kimsin? Sen de 9 aylıksın. Ben de 9 aylığım. Senin de keleşin var, benim de var.”
Keleşi en sonunda devlete bıraktım ben.
Suyun yanından gelmişsin. Ne hakkın var bizi ezdirmeye.
Bizim orada 45 köy var. Onlar aşirettir yani. Arap aşireti diyoruz.
Dedi: “İşimizi bozuyor.”
Dedim: “Bozmak değil. Hak istiyorsan.. Daha ne istediğimizi bilmiyorum. Ben yavaş yavaş öğreniyorum.”
Adamın babasına ceza kesiyorlardı. Ben bırakmadım.
Ondan sonra öyle şey oldu. Beni memleketten kovdular.
“Seni öldürürler.”
Yani her iki taraftan da, riskteydim.
Gittim. 13 sene sonra döndüm.
Allah’a şükür. Bugüne de Allah’a şükür de.
Biz kendimizi ifade edemiyorduk. Niye ifade edemiyorduk: Bu ‘ağadır’, bu şeyhtir; bırakmıyordu gözümüzü açalım. Ben şimdi kızıyorum onlara. Biraz gözümüz açıldı ya:
93 yılıydı. Ortalık artık yaşanmaz hale gelmişti. Köyde huzur kalmadı. Benim yeğenlerin evlerini yaktılar. Asker kaçağı vardı ailede, o gitmedi diye evi ateşe verdiler. Biz kendimizi kime anlatacağız? Bir tarafta ağa, bir tarafta şeyh... Bize göz açtırmıyorlardı. Kuran okuyacağım, "Okuma, çarpılırsın" diye korkutuyorlardı. Yahu ne çarpması. O kitap bana gelmiş.”
Hasan Kaya’ya göre terör örgütü, insan kaynağı buluyorsa, sebebi var:
“Rahmetli Babam çobandır. Yakında çatışma olmuş. Hırsızdır adam, orada çatışıyorlar. Bir iki kişi vuruluyor.
Nereye gittiklerini soruyorlar. “Bilmiyorum” diyor. Birinin sekiz, diğerinin dört çocuğu var.
Adamın canlı canlı kulağını kesiyor. Kenar derilerini yırtıyor. Elini sokuyor. Neler neler. Sen terörü yaratıyorsun.
Adam geliyor. Diyor: “Yol ver ben geçiyorum.”
Ben insanlara o baskı ve zulümlerin insanların teröre bulaşmasında etken olduğunu düşünüyorum.
Hatta burada da bazı kişilerle tartışıyorum.
“Türkiye’yi bölüyorlar” diyor.
Türkiye’yi bölmek diye bir şey yok. Adam gelip, “Hakkâri bana Muş sana” diyemez.
Adam, Anayasa’yı göstererek, “Kürtler olarak ben de varım” diyor. O kadar. Başka bir şey istediği yok. Erazi (Arazi) istemiyor. Mülk istemiyor ki. Sadece, Anayasa’da “Ben de olayım.”
Hasan Kaya’nın köyünden üç kişi, o yıllarda dağa çıkmış. İkisi öldürülmüş, biri dönmüş;
“Dağa çıkan, yeğenimin kızıydı. 17-18 yaşındaydı.
Babası ölmüştü. Annesiyle görüşüyoruz.
Kız dağa, annesine babasına söylemeden çıkıyor. Peşine düştüler ama..
Bizim köylü bir çocuk yine gitti, hatta iki çocuk gitti. Biri Bingöl’de vuruldu.
Bir diğerinin anası da gitti, Diyarbakır’da oturdu. PKK’lı değil. Gitmemiş. O da sonra geldi. Devlet’e teslim oldu.
Köyden üç kişi gitti. İkisi öldü, biri döndü.
Dağa çıkan kızın, evlerini yaktılar. Babası ağır işkenceler gördü.
Babası yardım yataklıkla suçlandı. Beyin kanaması geçirdi.
Dağa çıkan Leyla Kaya’nın babası, yeğenim Fesih Kaya, Leyla henüz çocukken öldü. Terör örgütüne yardım ve yataklık ile suçlanıyordu. Çok işkence gördü.
- Fesih Kaya’yı neye dayanarak, PKK’ya yataklık yaptın diye suçladılar?
- Bizim aile biraz geniştir. Babamın zamanında da, hakaret görmüş kişiler vardır. Babam Kerem vakti zamanında meşhur biridir. Çok fasla hasımı vardı. Onlar 50 senenin intikamını bu işlerle, asılsız ihbarlarla halletmeye, Kerem’in çocuk ve torunlarından çıkartmaya çalıştılar. Abimin oğludur Fesih. O zaman, Varto’da işkence gördü. Yüzbaşı ile görüşmem sonrası, Başçavuşla beraber gittim ziyaretine: Fesih bitmiş durumdaydı.
- Bizim köyde dört mezra yer alıyor. Bahattin adlı bir asker kaçağı vardı o sıralar. Aile toplantısında da söyledim. Binbaşı’ya da söyledim. ‘Fesih’i bırakın. O abisiyle görüşsün. Bahattin’i Fesih ikna eder, getirir’ dedim.
- Fesih’i daha sonra Muş’a götürdüler. Bir iki sene cezaevinde yatıp çıktı. 1999 yılında öldüğünde, ölümünün organ yetersizliğinden olduğunu söylediler.
- Fesih’in kardeşi Bahattin cezaevi sonrası Fransa’ya göç etti. Ama Fesih gerek Varto gerek Muş’ta ağır işkenceler gördü.
- Abim Cemil Kaya da PKK’ya yatakçılık suçlamasıyla bir süre sorgulandı. Abim işkence görmedi. Tutuksuz yargılandı.
- Bahattin Kaya ise Avukatından, ’15 sene kesinleşmiş ceza’ aldığını öğrenince Fransa’ya kaçtı. İnşaattan düştü. Mermer kesiğinden ötürü, hayatını kaybetti. Cenazesi gelince, havaalanından aldık. O zamanlar HDP de bu tür durumlarda çok havalanıyordu. ‘HDP’nin bir parmağı işin içindeyse gelemem, ben yokum’ diye direttim. Evet ben Kürdüm aslımı hiç inkar etmiyorum ama bu mesele ayrıdır. Getirdik, Gebze’de defnettik. Sivil polislerde geldi, hatta birisi benimle konuştu. Baktı taşkınlık falan yok. Vakayı. Büyük göstermişler yani.
- Kızı Leyla, babası Fesih’in gördüğü eziyetlere tepki göstererek ötürü dağa çıktı. Ayrıca evleri yakıldı. Ablaları, asker tarafından Leyla’nın gözleri önünde dövüldü.
- Bizim köye bir gün operasyon olmasa, ikinci gün operasyon olurdu. Kış kıyamette dahi olurdu. Devlet ile PKK da adeta haberleşiyordu. Askerin operasyon düzenleyeceği gün PKK’lılar diğer köylerde oluyordu. Asker operasyona geliyordu, adam (terörist) piyasada yok. Asker gidiyor, piyasaya çıkıyordu. Bir şey anlamıyorduk yani.
- Gerek Muş gerekse Varto’da yakılan, boşaltılan köyler oldu. Kimileri İzmir’e kimileri İstanbul’a göç etti.
- İnsanlar köylerinde kalabilseydi, hayvancılıkla geçimini sağlardı. Eskiden bizim köyde de herkesin bir iki arabası, traktörü vardı. Tosunları, koçları vardı. Ticareti de yapılırdı. Şimdi, hayvancılık diye bir şey kalmadı.
- Tarımla da uğraşılırdı. Bizim köy, mezra, barajdan ötürü şimdi tepeye çıkmış. O zamanlar mezramızın 200’e yakın nüfusu vardı. Şimdi 30-40 kişi kaldı. Fransa’da hepsi genç yaşta, en az 100 kişi vardır.
- Fransa’ya benim iki oğlum da kaçak olarak gidip geri geldi. Fransa’yı tercih etmenin çok özel bir gerekçesi yok. Önden birkaç kişi gitti. Diğerleri de peşinden gitti. Çoğu oralarda ev sahibi de oldu. Benim bir amcaoğlu da bir sene kadar önce Amerika’ya gitti. Fransa aslında bildiğin baskı ülkesi. Bir kişi biraz iş tutarsa, biraz para kazanıyor. Diğer işçiler, Fransa’da hep yoksuldur, açtır. Bu kadar basit.”
Yarın:
Yadigar Kaya:
Çocuklarımın teröre bulaşacağı kaygısını, yaşadım!
DİZİYE DAİR
DİZİYE DAİR
https://www.gebzeemek.com/haber/yasam/yazi-dizisi-mus/3645.html