Devletin kalbinde pazarlık, minberde sessizlik Tezgâh aynı, vitrin değişiyor!
**
Yıllardır aynı tiyatroyu izliyoruz. Gündemdeki başlıklar, manşetteki isimler ve vitrindeki failler değişiyor; ancak Türkiye’nin en kanayan yarasına basan o karanlık senaryo tek bir virgül bile şaşmadan işliyor. Soru basit ve bir o kadar yakıcı: En ücra köye, en ücra mahalle ve sokağa kadar kılcal damarlar gibi uzanan, devasa bütçeli bir Diyanet İşleri Başkanlığı varken; bu ülkede tarikatlar ve holdingleşen cemaatler nasıl devasa paralar devşirip devleti ele geçirmeye soyunabiliyor?
Eğer bir devlet din hizmetini kurumsallaştırmışsa, orada kayıt dışı bir yapının ve paralel bir hiyerarşinin yeşermemesi gerekirdi. Oysa bizde tam tersi yaşanıyor: Bir grup çıkıyor, "hayır işi" kılıfıyla halkın duygularını istismar ediyor; ardından yurtlar açıyor, şirketleşiyor, dev bir finans ağı örüyor ve en nihayetinde emniyetten yargıya, mülki idareden orduya sızarak devlete ortak olmaya kalkışıyor. Dün FETÖ’ydü, bugün Süleymancılar, yarın bir başkası... İsimlerin ne önemi var? İştah aynı, yöntem aynı, tezgâh aynı!
Peki bu devasa boşluk nerede doğuyor? Diyanet, memur zihniyetiyle şekillenmiş, bürokratik ve cami duvarlarına sıkışmış bir din hizmeti sunuyor. Ancak Anadolu’dan büyükşehirlere okumaya gelen gencecik çocuklar barınacak yurt, yiyecek yemek, alacak burs arıyor. Devlet sosyal devlet niteliğiyle bu çocuklara sahip çıkmadığında, devreye o karanlık yapılar giriyor. Din, orada sadece bir inanç olmaktan çıkıp; yurt ve burs sağlayan bir "kayıt dışı sosyal güvenlik ağına" dönüşüyor. Diyanet’in bıraktığı her niteliksel boşluk, bir cemaatin insan ve sermaye devşirme alanına dönüşmektedir.
Madem derdiniz din ve maneviyat; şirketlerle, ihalelerle, borsa spekülasyonlarıyla, emniyeti ve yargıyı parsellemekle ne işiniz var? Mesele ibadet olmaktan çıktığı an ticaret ve iktidar savaşı başlar. Bireysel sadakat devlete değil de bir "şeyhe" ya da "ağabeye" veriliyorsa, o yapı artık devlete doğrultulmuş bir silahtır.
Bu kirli tezgâhın en büyük suç ortağı ise siyaset kurumudur. Siyaset, insanları özgür yurttaşlar değil, cemaat liderlerinin iki dudağı arasına bakan "blok oy depoları" olarak görme kolaycılığına kaçmaktadır. İktidarlar koltuk sevdasıyla bürokrasiyi bu yapılara peşkeş çekerken; yıllardır "laiklik elden gidiyor" diye yaygara kopartan CHP gibi muhalefet yapıları da sandıktan 3-5 oy fazla almak uğruna Süleymancılar gibi kapalı yapılarla kapı arkasında pazarlığa oturmaktadır. Seçim kazanmak uğruna ilkelerini satanlar, dün eleştirdikleri kirli ilişkilerin bugün parçası olmaktadır.
Çıkış yolu nettir: Türkiye, oy uğruna cemaat kapılarında aşınmaktan vazgeçmek zorundadır. Devlette tek ölçüt kayıtsız şartsız liyakat olmalı; hiçbir grubun referansı kamuda geçerli sayılmamalıdır. Devlet kendi gencine barınma ve burs imkanlarıyla sahip çıkmalı, kayıt dışı tüm finansal ağları amansızca denetlemelidir. Aklını ve iradesini bir başkasına kiralamayan özgür bireyler yetiştiremezsek; dünün kâbusunu yarın bir başka isim altında yeniden yaşarız. Ve o gün geldiğinde "kandırıldık" deme hakkımız kalmaz!
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- "Mesajcılar" neyi anlamıyor? 23 Ağustos 2026 Pazar
- Tahir Büyükakın: Yeraltı dünyasında büyük oynuyor 18 Ağustos 2026 Salı
- Siz ne izliyorsunuz. Biz ne izliyoruz 17 Ağustos 2026 Pazartesi
- Dünya kupası ligimizin yansıması 21 Haziran 2026 Pazar
- Sıra mantık devriminde 16 Haziran 2026 Salı
- Dik yamaçların soyulmuş emeği 31 Mayıs 2026 Pazar
- Türkiye’nin bıçak sırtı stratejisi 29 Mayıs 2026 Cuma
- Dondurucuya, tatile sığmayan gerçek bayram 26 Mayıs 2026 Salı
- Berat Albayrak’ın sessiz devrimi 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- Türkün durdurulamaz küresel şahlanışı! 18 Mayıs 2026 Pazartesi