GİDEN SURİYELİLERİN ARDINDAN: Vicdanımızın karanlık aynası
Geldiler. Çünkü geride bıraktıkları yer, bir ülke değil, İnsanlığın Cehennemi idi.
Onlar, terör örgütlerinin cirit attığı, kırk devletin aç kurtlar gibi toprak kopardığı bir atmosferden kaçtılar. Orası, ölüm kokan, insanların sadece ölümü soluduğu bir coğrafyaydı. Kimin kimle savaştığı, kimin kimi hangi nedenle yok ettiği belli olmayan kaosun ve kıyımın ortasından, son bir nefesle sınırlarımıza dayandılar.
Türk Milleti, o milyonlarca ölüme karşı insanların yaşam hakkı için kucak açtı. Ekmeğimizi, aşımızı, toprağımızı paylaştık. Bu, tarihin nadir göreceği büyüklükte bir insanlık hamlesiydi.
HAİN Mİ, MAZLUM MU?
Yıllar böyle geçti. Toplumda iki ses yükseldi:
Kimimiz onlara "hain" dedi. "Ülkeleri için savaşmadılar," dedik. Onlar ise kendilerini savundu: "Biz hain değiliz. Savaşalım ama kiminle savaşalım? Düşman kim, dost kim belli değil!"
Kimimiz ise onlara "mazlum" dedi.
Peki o mazlumiyetin ve hainliğin ortasında ne yaptık?
Bütün illerde, bütün sektörlerde çalıştılar. Onlar, Türkiye'nin istihdam açığını kapattılar. Benim işyerimde de çalıştılar. Binlerce işyeri sahibinin bulamadığı, düşük vasıflı veya ağır iş gücü ihtiyacını, sesi çıkmayan, itiraz etmeyen bir kitle olarak karşıladılar. Ekonomik çarkın bir yerinde sessizce, helal lokma peşinde koştular.
Ancak ne zaman ki beşer onar dönmeye başladılar, işte o zaman kıymetleri anlaşılmaya başlandı.
İNSANİ DRAMDAN SİYASİ MALZEMEYE
Bu büyük insanlık dramı, maalesef hızla bir siyasi malzemeye dönüştü. Mülteci meselesini nefret söylemiyle sömürenler, toplumsal gerilimi artırmak pahasına bundan oy devşirmeye çalıştı.
İki taraf da onları iş yerlerinde çalıştırdı. Kimimiz haklarını dürüstçe verdik. Kimimiz ise yedik. Barınma konusunda ise ikiye bölündük: Kimimiz, insanın barınamayacağı, kümes gibi yerleri "ev" diye yüksek kiralara verdi. Kimimiz ise "düşene vurulmaz" dedi, bağrına bastı ve insan gibi kiralar talep etti. Onların kanını emen fırsatçılarla, Allah’ın yarattığı bir kul olarak bakanlar, aynı toprak üzerinde yaşadı.
Ben, kendi işyerimde onlara, Allah'ın yarattığı bir kul olarak baktım; asla ayrım yapmadım.
Bu insani fedakârlığa gölge düşüren, bir kişinin işlediği münferit bir suçun tamamına mal edilmesi oldu. Oysa veriler ne diyor? Suriyelilerin karıştığı suç oranı, ülke ortalamasını yansıtan yüzde 1,53'ü hiç geçmedi! Neden yüzde 98'in çabası değil de, yüzde 1'in hatası konuşulur?
Bu, bizim kolaycı düşmanlık ve vicdanımızla yüzleşme oranımızdır.
YENİ NESİL, YENİ SORUMLULUK
Unutmamalıyız: Bugün Türkiye'de doğan ve büyüyen yüz binlerce Suriyeli çocuk var. Onların Kutup Yıldızı, artık babalarının terk ettiği o coğrafya değil; okuduğu bu okul, konuştuğu bu dil, yürüdüğü bu sokaktır. Türkiye, bu yeni nesle karşı kalıcı ve ahlaki bir sorumluluk altındadır. Onları sadece bir "yük" olarak görmek, geleceğe atılmış en büyük vicdansızlıktır.
AVRUPA'NIN VİCDANI NEREDE?
Bu ülkenin insanları onlara "hain" de dese, "mazlum" da dese bir şekilde bağrına bastı. Peki ya Avrupa?
Kucağında çocuğuyla ölümden kaçarken ona çelme takan ve düştükten sonra tekme vuran Fransız sınırındaki “gazeteci”nin, sığınmacıları yakalayıp elbiselerini soyup dövüp geri gönderen Yunan kolluk kuvvetinin vicdanı ne diyecek? Yirmi otuz eğitimli Suriyeliyi kabul edip çocuklarına bisiklet alıp şov yapan Avrupalının vicdanı ne diyecek? Tabi bir vicdan varsa... Türkiye, tüm hatalarına rağmen, bu coğrafyanın merhamet ve insanlık çıtasını belirledi.
VİCDANIMIZ EN BÜYÜK PUSULAMIZDIR
Unutmayalım: Suriyeliler, yorgun bir toplumun aynasıdır. Gidenlerin ardından, o aynaya bakıp kendimize soracağımız tek bir soru kalmıştır:
Biz, bu insanlık sınavında merhamet tarafında mı durduk, yoksa fırsatçılık ve kolaycı düşmanlık tarafında mı?
Bu sınav, onların sınavı değil; bizim, yani bu milletin vicdan sınavıdır. Ve bu sınav, daha bitmemiştir. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın..." Bu, sadece bir söz değildir; bu, bizim en büyük taahhüdümüzdür.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Çiftçinin bitmeyen hasret hikâyesi 24 Nisan 2026 Cuma
- Kuşatılmış hayatlar, zehirlenmiş gelecek 22 Nisan 2026 Çarşamba
- Hibrit esareti ve genetik kuşatma 20 Nisan 2026 Pazartesi
- Hibrit: Şehir efsaneleri mi, Milli istikbal mi? 17 Nisan 2026 Cuma
- Çocuklarımız nereye koşuyor? 16 Nisan 2026 Perşembe
- Batı çöktü, imparatorluk kuruldu! 10 Nisan 2026 Cuma
- Sabrın sonu Türk'ün yolu 07 Nisan 2026 Salı
- Savaşın barutu ve trilyonluk soygun! 03 Nisan 2026 Cuma
- Amerika'da ilk kurşun 02 Nisan 2026 Perşembe
- Bir vefa portresi: Hamza Şayir 01 Nisan 2026 Çarşamba