SÖZÜN AYNASI Doğruyu eğmeden Yanlışa eğilmeden
Olcay Öğüt

DEVLET NEDEN KENDİ İŞLETMEZ 3 Yılda Amorti, 22 Yıl Kâr: Adına İhale Diyorlar

01 Nisan 2026 07:25
Şeker fabrikaları için de benzer şeyler söylendi. “Zarar ediyor” denildi ama o zararın neden oluştuğu pek konuşulmadı. Yanlış politikalar, plansızlık, yönetim zafiyetleri… Sonra ne oldu? Satış. Hep aynı döngü, hep aynı sonuç, hiç değişmiyor.

***

Ortada öyle bir hesap var ki, ekonomist olmaya falan gerek yok; insanın içi sıkılıyor, gerçekten sıkılıyor. Konuşulan rakam yaklaşık 3,5 milyar dolar. Karşılığında köprüler ve otoyolların 25 yıllığına devri gündemde. İlk bakışta büyük bir ihale gibi anlatılıyor ama biraz dikkatli bakınca bunun bir yatırım değil, hazır çalışan bir gelir kaynağının devri olduğu çok net aslında.

Sadece iki köprüye bakalım: 15 Temmuz ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri. Günlük geçiş sayıları ortada zaten. Yıllık gelirleri yaklaşık 10 milyar lira civarında. Buna bir de ana otoyolları eklediğinizde iş büyüyor. Ankara–İstanbul, İstanbul–Edirne, İzmir tarafı, güney hatları… Toplamda yıllık araç geçiş sayısı 1 milyar 122 milyon seviyesine çıkmış. Bu da ortalama ücretlerle 45–50 milyar lira gibi bir gelire denk geliyor, hatta biraz daha fazla bile olabilir, yani öyle.

Üstelik bu işin gideri öyle abartıldığı gibi değil. Dünya standartlarına göre bakım ve işletme maliyeti yaklaşık yüzde 15 civarında. Yani kalan yüzde 85’i net kâr. Bu noktadan sonra mesele yorum falan değil, dümdüz matematik.

Hesap ortada: Yıllık yaklaşık 1,2 milyar dolar gelir var. Sen bunu 3,5 milyar dolara veriyorsun. Alan taraf ne yapıyor? Aşağı yukarı 3 yılda parasını çıkarıyor. Sonra kalan 22 yıl boyunca neredeyse sıfır riskle kazanmaya devam. Ne ciddi bir yük var ne de belirsizlik. Sistem zaten çalışıyor, para akıyor, akıyor yani.

İnsanın aklına ister istemez şu geliyor, geliyor yani: Devlet neden bunu kendi işletmez? Zarar eden bir yapı yok, aksine düzenli gelir var. Risk yok denecek kadar az. Ama buna rağmen bu gelir 25 yıllığına başkasına bırakılıyor. İşte burada mesele ekonomi olmaktan çıkıyor, başka bir şeye dönüşüyor.

Çünkü bu ilk değil. Daha önce de aynı filmi izledik. TEKEL, şeker fabrikaları, SEKA, Türk Telekom… Hepsinde benzer bir hikâye. Önce kötü yönetim, sonra zarar söylemi, ardından satış. Kimi gerçekten zarar etti, kimi ettirildi tartışılır ama sonuç hep aynı oldu: kamu kaybetti, birileri kazandı.

Mesela Türk Telekom… Yıllarca gelir üreten bir yapıydı. Özelleştirme sonrası borç yükü, tartışmalı yatırımlar derken işin ucu yine devlete döndü. Yani kâr ederken verdin, sorunlu hale gelince tekrar sırtladın. Bu nasıl bir planlama, gerçekten insanın aklı almıyor, almıyor yani.

Şeker fabrikaları için de benzer şeyler söylendi. “Zarar ediyor” denildi ama o zararın neden oluştuğu pek konuşulmadı. Yanlış politikalar, plansızlık, yönetim zafiyetleri… Sonra ne oldu? Satış. Hep aynı döngü, hep aynı sonuç, hiç değişmiyor.

İşte bu yüzden mesele sadece köprüler değil. Mesele çok daha derin aslında: ehliyet ve liyakat meselesi. Bir kurumu ehil olmayan kadrolarla yönetirsen, en kârlı yer bile bir süre sonra tökezler. Sonra da çıkıp “devlet işletmecilik yapamaz” dersin. Oysa sorun devlet değil, yöneten anlayış.

Vatandaşa gelince sürekli aynı şeyler: tasarruf, sabır, kemer sıkma… Ama bu tür işlerde ortaya çıkan tablo bambaşka. 25 yıl boyunca garantiye yakın gelir, üstelik neredeyse risksiz. Bu artık ekonomik karar falan olmaktan çıkıyor, açık açık bir tercih haline geliyor.

Daha net söyleyelim, açık konuşalım: Ortada altın yumurtlayan bir sistem var. Yıllardır çalışıyor, düzenli para getiriyor. Böyle bir şeyi geliştirmen gerekirken, alıp uzun vadeli şekilde devrediyorsun. Üstelik alan kişi birkaç yılda verdiği parayı çıkarıyor. Sonrası? Uzun yıllar boyunca temiz kazanç.

Bir de şu tarafı var: Bu köprüler ve yollar bu milletin parasıyla yapıldı. Bugün o yollardan geçen vatandaş yine ücret ödüyor. Ama o ödemenin ciddi bir kısmı artık kamuya değil, başka bir yere gidecek. İnsan ister istemez soruyor, sormadan da duramıyor: bu kimin kazancı?

Sözün özü: Bu mesele bir ihale meselesi değil. Önce kötü yönet, sonra zarar ettir, sonra “satmak zorundayız” de anlayışının devamı bu. Ve işin en acı tarafı şu: milletin malı, milletin gözünün önünde, uzun vadeli kazanç olmaktan çıkarılıp kısa vadeli hesaplara kurban ediliyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X