REFLEKS Mİ? ZAYIFLIK MI? Bayramların gölgesinde kalan ülke
Bir ülkede milli bayramlar, o ülkenin ortak hafızasıdır. 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim… Bunlar sadece takvimde kırmızıyla isaretlenmiş günler değildir. Bir milletin var olma iradesinin, bağımsızlık mücadelesinin ve geleceğe dair iddiasının sembolleridir. Çocukların bayrak salladığı, marşların söylendiği, insanların aynı duyguda buluştuğu nadir anlardır bunlar. Ama son yıllarda dikkat çeken bir eğilim var: En ufak bir gerekçeyle, kimi zaman güvenlik denilerek, kimi zaman “uygun ortam yok” denilerek milli bayramların ruhu daraltılıyor, görünürlüğü azaltılıyor, coşkusu törpüleniyor. Oysa bayramlar sadece bir etkinlik değildir; bir milletin kendine aynada bakma biçimidir.
Toplumun hafızasında derin iz bırakan bazı acı olayların ardından verilen refleks kararlar da bu tartışmayı büyüttü. Özellikle son dönemde Kahramanmaraş’ta ve Şanlıurfa’da yaşanan ve okullarda güvenlik endişesi yaratan saldırı olayları sonrası bazı illerde okullar geçici olarak tatil edildi. Bu süreçte resmi ya da gayri resmî şekilde yaklaşık iki gün eğitim-öğretime ara verildi. Elbette çocukların güvenliği her şeyden önce gelir, bunda hiçbir tartışma yok. Ancak asıl soru şudur: Güvenlik saglanarak mı hayat durdurulur, yoksa hayat devam ederken güvenlik mi güçlendirilir?
Çünkü okulların kapatılması ilk bakışta koruyucu bir tedbir gibi görünse de, çocuk zihninde bıraktığı etki daha karmaşıktır. “Okuldan uzak kalmak” kısa vadede bir rahatlama gibi algılansa da, uzun vadede “okul güvenli mi?” sorusunu besleyebilir. Oysa asıl güçlü mesaj, okulun açık kalmasıdır. Öğretmenin sınıfta olması, idarenin orada durması, devletin ise net biçimde “buradayız ve güvendesiniz” diyebilmesidir.
Devletin gücü tam da burada ölçülür: Korkuya göre mi hareket ediyor, yoksa güveni ayakta mı tutuyor?
Buradan özellikle çocuklara ve ailelere de seslenmek gerekir. Bu ülkenin geleceği sizsiniz. Çocuklar, siz bu toprakların en büyük umudusunuz; aileler, siz de o umudu büyüten en temel zeminsiniz. Milli bayramlar sadece birer tören değil, bir aidiyet meselesidir. 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u ve 29 Ekim’i coşkuyla kutlamak bir tercih değil, bir bilinçtir. Çocuklar bayrak sallarken gözleri parlasın, marş söylerken sesleri titremesin. Aileler çocuklarını geri çekmesin, tam tersine o coşkunun içine katsın. Çünkü o coşku, bu ülkenin yarınlarına bırakılacak en değerli mirastır.
23 Nisan bu çerçevede ayrıca özel bir anlam taşır. Çünkü bu sadece bir milli bayram değil, dünyada çocuklara armağan edilmiş tek bayramdır. 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla başlayan bu tarih, bir milletin kaderini saraylardan alıp millete teslim ettiği gündür. Atatürk’ün bu günü çocuklara armağan etmesi ise bir sembolden çok daha fazlasıdır; bu, geleceğe dair bir devlet vizyonudur. Çünkü Atatürk şunu çok net görmüştür: Bir ülke, ancak çocuklarının gözündeki ışık kadar güçlüdür. O ışık sönerse, geriye sadece kalabalıklar kalır.
Bugün tartışılması gereken şey, bayramların varlığı değil; bayramlara verilen değer ve gösterilen hassasiyettir. Çünkü bazı yerlerde milli günlerin sessizleştirilmesi, bazı kutlamaların geri plana itilmesi ya da dar alanlara sıkıştırılması toplumda ister istemez bir soru doğuruyor: Bu bir yönetim refleksi mi, yoksa milli hafızaya karşı zayıflayan bir duyarlılık mı? Devlet dediğimiz yapı sadece güvenlik üreten bir mekanizma değildir; aynı zamanda ortak duyguyu, ortak sevinci ve ortak hafızayı da ayakta tutmak zorundadır. Bunlar zayıfladığında, toplumun bir arada durma duygusu da zayıflar.
Son yıllarda yaşananlar gösteriyor ki, toplumda giderek artan bir kırılganlık var. Güvenlikten ekonomiye, sosyal hayattan milli duygulara kadar birçok alanda “istikrar hissi” zayıflamış durumda. Bu zayıflama sadece teknik bir yönetim sorunu değil, aynı zamanda toplumsal bir güven meselesidir. İnsanlar sadece bugünle değil, yarınla ilgili de kaygı taşıdığında, en temel ortak değerler bile tartışmalı hale gelebiliyor.
Oysa bu ülkenin en büyük ihtiyacı daha fazla yasak, daha fazla geri çekilme değil; daha fazla görünürlük, daha fazla katılım ve daha fazla ortak duygudur. Bayramlar da tam olarak bunun içindir. Bir millet ne kadar birlikte sevinirse, o kadar birlikte ayakta kalır.
Sonuç çok nettir Bir ülkede milli bayramlar ne kadar sessizleşirse, ortak hafıza da o kadar silikleşir. Ve bir toplum kendi hafızasını kaybetmeye başladığında, sadece geçmişini değil, geleceğini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
Sözün özü: Bir ülke çocuklarının kahkahasını büyüttüğü sürece güçlüdür; o kahkaha kısıldığında ise geriye sadece kalabalıklar kalır, millet değil.
Bu topraklarda çocukların korkusuzca gülebildiği, aklın ve bilimin yol gösterdiği bir gelecek için laik Cumhuriyet’e daha sıkı sarılma günüdür bugün. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, egemenliğin millete ait olduğunun ve bu ülkenin yarınlarının çocuklara emanet edildiğinin en güçlü ifadesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasına sahip çıkarak, korkuya değil umuda yaslanıyoruz.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Devletin dini adalettir 22 Nisan 2026 Çarşamba
- Mevcut yapı yeniden organize edilmeli 16 Nisan 2026 Perşembe
- Sistem zayıfsa rüzgar fırtınaya döner 15 Nisan 2026 Çarşamba
- Gücün hukuku mu, hukukun gücü mü 08 Nisan 2026 Çarşamba
- 3 Yılda Amorti, 22 Yıl Kâr: Adına İhale Diyorlar 01 Nisan 2026 Çarşamba
- Şaka gibi bir ülke 26 Mart 2026 Perşembe
- Bir Avuç Şeker, Bir Dünya Huzur 19 Mart 2026 Perşembe
- Hikâyeden Dünya Lideri Olunmaz 13 Mart 2026 Cuma
- Her gün idam emri verenlere “şehit” denmez 04 Mart 2026 Çarşamba
- Gücün Gürültüsü, Devletin Sessizliği 26 Şubat 2026 Perşembe