BİZ Mİ BÜYÜDÜK BAYRAMLAR MI KÜÇÜLDÜ Bir Avuç Şeker, Bir Dünya Huzur
***
Eskiden bayram gelmeden başlardı bayram… Takvimdeki tarih sadece bir işaretti aslında. Asıl bayram, günler öncesinden içimize düşen o kıpırtıydı. Çocuk aklıyla sayardık; “kaç gün kaldı, kaç uyku sonra bayram” diye…
Ve o son gece… Uyuyamazdık. Gerçekten uyuyamazdık. Başucumuzda, sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi duran o yeni ayakkabılar, o ütüsü bozulmasın diye dokunmaya kıyamadığımız kıyafetler… Gece yarısı kalkıp kontrol ederdik; sanki sabah olunca sihir bozulacak ve onlar kaybolacakmış gibi. O ayakkabıların kutusundan yayılan o yeni deri kokusu, bizim için mutluluğun parfümüydü.
Sabah olurdu… Erkenden kalkılır, en temiz sularla yüzler yıkanır, en güzel haller kuşanılırdı. Aynaya bakarken kendimizi bir başka görürdük. Çünkü o gün sıradan bir gün değildi. O gün, küskünlerin barıştığı, mesafelerin silindiği gündü. Baba vardı. Onun varlığı, evin sarsılmaz direği oluşu, o güven hissi… Bayramın ağırlığını da, huzurunu da o taşırdı aslında. O zamanlar fark etmezdik ama babamızın gölgesi, bizim bayram neşemizmiş. Şimdi anlıyoruz ki bayram; babanın elini öpmek, annenin hazırladığı o devasa sofrada eksiksiz toplanabilmekmiş. Asıl bayram harçlığı avucumuza sıkıştırılan kağıt para değil, o paranın verildiği elin sıcaklığıymış.
Poşeti alır, sokağa çıkardık. Kapı kapı dolaşır, her zilde başka bir hikâyeye tanık olurduk. Herkes birbirini tanırdı, her kapı ardına kadar açılırdı. Bir mahalle vardı, bir birlik vardı. Mahalle bakkalının veresiye defterindeki borçlar silinir, küs komşular "bayram hatırına" aynı demlikten çay içerdi. Misafir eksik olmazdı, demlik hiç soğumazdı.
Peki, ne ara kaybettik bu güzelliği? Ne ara çaldılar bizim o saf coşkumuzu?
Şimdi bayramlar biraz sessiz, biraz mahzun... Sadece biz büyümedik; dünya değişti, bağlarımız koptu. Mahalle kültürü yerini yüksek güvenlikli beton duvarlara, samimi komşuluk ilişkileri ise asansörde verilen ruhsuz bir selamlaşmaya bıraktı. Eskiden paylaştıkça çoğalan o samimiyet, şimdilerde yerini toplumun o yorucu kutuplaşmasına terk etti. Artık aynı sokağın çocukları değil, birbirine şüpheyle bakan yabancılarız. Kendi içimize kapandıkça, bayramın kapılarını da dışarıya kapattık.
Teknoloji mesafeleri kısalttı ama gönülleri birbirinden fersah fersah uzaklaştırdı. Çocuklar sokaktaki o cıvıltıyı tabletlerin soğuk ekranlarına hapsetti. Artık şeker toplayan o neşeli sesler koridorlarda yankılanmıyor. Bayramlaşmalar artık bir mesaj kutusuna, hissiz bir emojiye sığmış durumda. Bazen bir kopyala-yapıştır mesaj, bazen sadece bir "görüldü" onayıyla yetiniyoruz. Ziyaretlerin yerini görüntülü aramalar, el öpmenin sıcaklığını ekranın buz gibi camı aldı. Hatta o meşhur bayram harçlıkları bile duygusunu yitirdi; artık bir IBAN numarasına gönderilen, içinde sevgi kırıntısı olmayan rakamlardan ibaret.
Üstelik hayatın telaşı da, derdi de devleşti. Geçim derdi, ay sonunu getirme kaygısı ve modern çağın bitmek bilmeyen yorgunluğu, o eski hafifliğimizi de alıp götürdü bizden. Bayram artık bir "kavuşma" değil, bir "dinlenme molası" ya da bir "tatil fırsatı" olarak görülür oldu. İnsan insana sığınmak yerine, kalabalıklardan ve akrabalardan kaçmayı seçer oldu. Bayramın bereketi gitti, yerine geçici bir dinlenme süreci geldi. Fark etmeden, usulca eksildik; neşemizi, birliğimizi ve o en çok ihtiyacımız olan kardeşlik duygusunu bir yerlerde düşürdük. Belki de en acısı; bayram coşkumuzun teknolojiye, kutuplaşmaya ve maddiyata kurban edilmesine sessiz kalışımızdı.
Şimdi dönüp soralım kendimize: Biz mi büyüdük, yoksa bayramlar mı küçüldü? Yoksa biz büyürken, o saf çocukluğumuzu bayramların içinde mi unuttuk?
Bayram hâlâ geliyor… Ama kapının önünde durup içeri girmeye çekiniyor sanki. Belki de yeniden çocuk olmanın, gururu bir kenara bırakıp o kapıları çalmanın, kutuplaşmayı değil kucaklaşmayı seçmenin vakti gelmiştir. Çünkü bayram; onu unutanları değil, her şeye rağmen elindeki şekeri paylaşmaya hazır o çocuğu bekler her zaman.
Sözün Özü: Bayram bir gün değil, bir birleşmedir. Kapıları değil, gönülleri açtığımızda bayram gerçekten gelir.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- 3 Yılda Amorti, 22 Yıl Kâr: Adına İhale Diyorlar 01 Nisan 2026 Çarşamba
- Şaka gibi bir ülke 26 Mart 2026 Perşembe
- Hikâyeden Dünya Lideri Olunmaz 13 Mart 2026 Cuma
- Her gün idam emri verenlere “şehit” denmez 04 Mart 2026 Çarşamba
- Gücün Gürültüsü, Devletin Sessizliği 26 Şubat 2026 Perşembe
- Mahalleden Mafyaya: Ekranın Değişen Ahlakı 19 Şubat 2026 Perşembe
- Bilgi çağında cehaletin konforu 11 Şubat 2026 Çarşamba
- Sessizlik, Karanlık ve Din Ticareti 04 Şubat 2026 Çarşamba
- Bu bolluk değil, tükenişin kalabalığı 28 Ocak 2026 Çarşamba
- Vatanı Korumak, Çocukları Korumakla Başlar 21 Ocak 2026 Çarşamba