SÖZÜN AYNASI Doğruyu eğmeden Yanlışa eğilmeden
Olcay Öğüt

HİÇBİR FELAKET TESADÜF DEĞİL “Gebze’yi Sağlama” Almışlar!

07 Kasım 2025 07:24
Gebze’de yaşanan o üzücü bina çökmesi hakkında teknik detaylara girmeyeceğim. Uzmanlar konuşsun, mühendisler analiz etsin.

İnşaat mühendisleri, jeoloji mühendisleri, statik uzmanları, mimarlar, yapı denetim uzmanları, İSG (İş Sağlığı ve Güvenliği) profesyonelleri, şehir plancıları ve yerel yönetimlerin teknik ekipleri bu işin gerçek bilirkişileridir. Ben haddimi aşmak istemem. Bence herkes bildiği konularda konuşmalı; hiçbir şey bilmese de haddini bilmeli. Ben ne mühendislik hesaplarını bilirim, ne de laboratuvar raporlarını okuyabilirim. Ama şunu söylemeden de geçemem: bu ülkede artık hiçbir felaket “tesadüf” değil.

Her olayda aynı cümlelerle karşılaşıyoruz: “Soruşturma başlatıldı.” Sonra sessizlik. Birkaç ay geçiyor, kimse bir daha o dosyayı açmıyor. Ne bir özür, ne bir istifa, ne de yüz kızartıcı bir utanç ifadesi. Bizde kimse sorumluluk almıyor. Kimse utanmıyor. Ve kimse ar duymuyor.

Yıllar önce Gebze Osman Gazi Köprüsü’nde bir halat kopmuştu. Olayda görevli Japon mühendis Ryoichi Kishi, yaşanan kaza için kendini sorumlu tutup yaşamına son vermişti. Arkasında yalnızca şu not vardı: “Olayın sorumlusu benim. Kimsenin suçu yok.” Şu onura, şu vicdana, şu sorumluluk bilincine bakın! Bizdeyse yüzlerce, binlerce insan ölüyor; kimse koltuğunu bırakıp gitmiyor. Görevden alınan yok, hesap veren yokk. Bu kadar kayıtsızlık, bu kadar vicdan körlüğü nasıl bir toplumsal refleks hâline geldi, anlamak zor…

İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in o sözü kulaklarda yankılanmalı:
Eğer bu bina bizim yönettiğimiz bir ilçede çökmüş olsaydı, bugün biz cezaevindeydik.
Ve evet, haklı. Çünkü bu ülkede sorumluluk bile siyasallaşmış durumda. Bu söz, ülkedeki adalet dengesizliğinin en yalın, en çıplak özetidir.

Son yıllarda bu ülkenin kaderine dönüşen bir kelime var: “ihmal.” Yangınlarda, tren kazalarında, madenlerde, asansörlerde, şantiyelerde, hastanelerde hep aynı kelimeyle karşılaşıyoruz. Manisa Soma’da 301 madenciyi kaybettik; Çorlu’da raydan çıkan trende onlarca can gitti; Amasra’da maden patlaması can aldı. Antalya’daki teleferik kazası, Adana’daki yurt yangını, Bolu’daki otel yangını her biri ayrı bir trajedi, her biri ardında hesap sorulmamış sorular bırakıyor. Ve elbette deprem—evet, deprem doğal bir felaket; fakat deprem sonrası yaşananlar tamamen insan eliyle yaşanmış bir utanç tablosudur: koordinasyonsuzluk, dağınık yardım, kötü lojistik, yanlış öncelikler. Kurumların aczi, geciken müdahale, yanlış yönetim yüzbinlerce hayatı ve on binlerce umudu derinden sarstı. Kızılay’ın bazı durumlarda çadırı parayla sattığı iddiası ise artık sadece bir skandal değil; ahlaki bir iflas olarak kayıtlara geçecek türden.

Ve şimdi birileri yüksek sesle diyor ki: “Gebze’yi sağlama aldık.” Bu söz, Gebze Belediye Başkanı Zinnur Büyükgöz’ün seçim söyleminden aşina olduğumuz bir cümle. Peki, sağlama aldıkları ne? Beton mu? Liyakat mı? Denetim mi? İnsan hayatı mı? Bir şehirde kaldırımlar suyla doluyor, altyapı çöküyor, binalar tartışılıyor; ama afişlerde slogan dimdik duruyor. Slogan ile gerçeklik arasındaki bu uçurum, artık şehrin yalnızca fiziksel değil, ahlaki bir çöküşü olduğunu gösteriyor..

Şu noktayı açıkça söyleyelim: yönetimsel vaatler ve sloganlar, kamu güvenliği ve denetim yöntemleriyle doğrulanmadıkça sadece güzel birer dekorasyondur. Bir belediye başkanının ya da herhangi bir yetkilinin söylemi, gerçek bir taahhütse; sorumluluk alanları, denetim mekanizmaları ve şeffaf raporlama süreçleriyle desteklenmelidir. Aksi hâlde “sağlama almak” yalnızca koltuk sağlamlaştırmaktan, imaj yönetiminden ibaret olur.

Çünkü mesele sadece teknik yanlışlar değil; kurumsal kültür ve vicdan eksikliği. Bir kurum hatasını kabul edip düzeltmeye yönelik adımlar atmak yerine, çoğu zaman hatayı örten, sürüncemede bırakılan, öteleyen bir mekanizma çalışıyor. Hukuk süreçleri uzuyor, bilirkişi raporları kamuoyundan uzak tutuluyor veya “uzman görüşü” adı altında çarpıtılıyor. Bu hantalık, aslında sorumluluktan kaçma kültürünün yeni versiyonudur.

Sorumluluk almak cesaret ister. Yanlışını itiraf etmek erdemdir. Bir kişi çıkıp “sorumlu benim” dediğinde, o tek söz bin belgeyi, bin yargıyı, bin raporu temizleyebilir; çünkü o söz bir vicdanın uyanışıdır. Bizim kültürümüzde ise bu sıradan bir hal almış: hatayı örtmek norm; itiraf etmek istisna.

Sonra insanlar soruyor: “Ne değişecek?” Değişim, birilerinin yerinden kalkıp koltuğunu terk etmesiyle başlar; birilerinin hesap verip özür dilemesiyle derinleşir. Sadece teknik rapor değil, ahlaki bir itiraf da gerekir: “Biz hata yaptık, kusuru gideriyoruz.” O gün, toplumun güveni yeniden tesis edilebilir.

Bugün Gebze’de çöken bina sadece betonun parçalanması değil; bir şehrin, bir kurumun, hatta bir toplum vicdanının çöküşünün simgesidir. O çöküntünün altında ezilen sadece duvarlar değil; insanların devlete, yönetime ve adalete olan inancıdır.

Ben mühendis değilim; bilirkişilerin raporları ve uzman görüşleri bu işin merkezinde olmalı. Ama vicdanlı bir yurttaş, ve dili kalemi döndüğünce yazmaya çalışan bir köşe yazarı olarak soruyorum: Kim hesap verecek? Kim utanacak? Kim koltuğunu bırakacak? Bu sorular cevapsız kaldığı sürece, her felaket yeni bir “normal” yaratacak: sorumsuzluk normalleşecek, utanmak kaybolacak.

Bir milletin kurtuluşu yönetmeliklerde değil; vicdanın geri dönmesindedir. Hesap sorulmadıkça, öğretilmedikçe, örnek olunmadıkça; aynı hatalar tekrar tekrar yaşanır. Bugün Gebze’deki enkazın altında yatan asıl mesele budur: teknik nedenler raporlarla açıklansa da, sorumluluk kültürünün yokluğu yüzyıllık yara gibi duruyor.

Benim talebim basit: raporlar açılsın, süreç şeffaf olsun, sorumlular ortaya konulsun. Bir kişi çıkıp “Evet, bu benim hatam” desin. Bir kurum, hatasını kabul edip düzeltici adımlar atmayı göze alsın. Bir toplum, utanmayı yeniden öğrensin.

Çünkü kaç kişi öldü değil; kaç kişi utanmadı, asıl soru budur. Eğer bu soruya cevap bulamazsak, bir gün hepimiz o enkazın altında kalırız. Ve kimse bizi kurtarmaya gelmez… Çünkü orada, “sağlam” olan tek şey, sorumsuzluktur.

Ez cümle:

“Bir milletin çöküşü, binalar yıkıldığında değil; utanma duygusu öldüğünde başlar.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X