SAHDIKTA KAYBEDİP YARGIYLA KAZANMAK Gücün hukuku mu, hukukun gücü mü
**
Demokrasinin asıl sınavı seçim gecesi değil, seçimden sonrasıdır. Sandık kurulur, oylar sayılır, kazanan belli olur. Asıl mesele, kaybedenin buna nasıl tepki verdiğidir. Türkiye’de bugün yaşanan tabloya baktığımızda ise ortaya çıkan manzara nettir: Sandıkta kazanamadığını, başka yollarla alma çabası artık istisna değil, yöntem haline gelmiştir. Her gün neredeyse bir CHP’li belediyeye yönelik yeni bir operasyon, yeni bir iddia, yeni bir dosya gündeme geliyor. Ancak ortada çoğu zaman kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur; buna rağmen süreçler işletilmekte, algı oluşturulmakta ve kamuoyu yönlendirilmektedir. Bu durum, hukuki bir refleks olmaktan çok, siyasi bir mühendislik görüntüsü vermektedir ve en tehlikelisi, toplumun buna alıştırılmaya çalışılmasıdır.
İktidar cephesinden yapılan açıklamalarda “şu kadar AK Partili, şu kadar MHP’li belediyeye de soruşturma açıldı” denilerek bir denge kurulmaya çalışılıyor. Ancak mesele sayı değil, sonuçtur. Aynı iddialar karşısında bazı belediyelerde süreçler son derece hızlı ilerlerken, diğerlerinde dosyaların sessizliğe gömülmesi dikkat çekmektedir. Bir tarafta gözaltılar, tutuklamalar ve görevden almalar zincirleme ilerlerken, diğer tarafta benzer dosyaların hiçbir somut sonuç doğurmaması artık kamuoyunun gözünden kaçmamaktadır. Aynı fiile farklı sonuçlar üretilmesi, adalet duygusunu aşındıran en tehlikeli kırılmadır. Bu tablo, basit bir tesadüf olarak açıklanamaz.
Bir süre önce CHP’li bir belediye başkanının özel hayatına dair ortaya çıkan ahlaki bir zaaf, günlerce ülkenin gündeminden düşmedi. Televizyonlar sabah akşam aynı görüntüleri verdi, gazeteler manşet attı, sosyal medya adeta yangın yerine döndü. Toplumun geniş kesimi bu durumu eleştirdi, “yanlış yanlıştır” dedi. Geçtiğimiz günlerde ise benzer bir olay AKP’li bir belediye başkanıyla ilgili olarak gündeme geldi. Ancak bu kez tablo farklıydı. Ne aynı yoğunlukta yayın vardı, ne aynı sertlikte eleştiri, ve daha tartışılmadan jet hızıyla haberlere erişim engeli getirildi.
Aynı olayda birine linç, diğerine sessizlik… İşte çifte standardın en çıplak hali budur.
Aynı fiilin, failine göre farklı muamele görmesi, meselenin artık ahlaki değil, siyasi olduğunu açıkça göstermektedir.
Burada altı çizilmesi gereken temel nokta şudur: Hangi partiden olursa olsun, kamu görevini üstlenen birinin bu tür davranışları kabul edilemez. Bu, kişisel bir mesele olmanın ötesinde, kamu ahlakını ve temsil sorumluluğunu ilgilendirir. Ancak daha vahim olan, aynı davranışın bir yerde büyütülüp diğer yerde bilinçli şekilde görmezden gelinmesidir. Bu sadece bir çifte standart değil, doğrudan doğruya toplumun adalet duygusuna yönelmiş bir aşınmadır.
Sorun yalnızca medya ile sınırlı da değildir. Asıl tehlike, bu yaklaşımın yargı mekanizmasına sirayet etmesidir. Bugün bazı olaylarda savcıların harekete geçme hızına bakıldığında ortaya çıkan tablo ile bazı dosyaların nasıl bekletildiği karşılaştırıldığında, hukukun eşit uygulanmadığına dair güçlü bir kanaat oluşmaktadır. Bu suskunluk tesadüf değildir; bu, taraflılığın ve korkunun kurumsallaşmış halidir. Eğer adalet mekanizması; görmesi gerekeni görmeyen, görmezden gelmesi gerekeni büyüten bir yapıya dönüşürse, orada artık hukuk devletinden söz etmek mümkün değildir.
Bugün gelinen noktada toplumda oluşan algı son derece tehlikelidir: “Seçimi kazanmak yetmez, kazandıktan sonra seni görevde tutacak güç gerekir.” Bu düşüncenin yerleşmesi, demokrasinin özüne doğrudan zarar verir. Çünkü demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir; sandığın sonucuna saygı duyulmasını da gerektirir. Sandığın itibarsızlaştırıldığı bir yerde, sadece seçimler değil, sistemin tamamı anlamını yitirir.
Bu nedenle mesele bir parti meselesi değildir. Mesele, bir belediye meselesi de değildir. Mesele, ülkede hukukun nasıl işlediği meselesidir. İktidarlar değişir; bu siyasetin doğasında vardır. Ancak asıl önemli olan, iktidar değiştiğinde geride nasıl bir hukuk düzeni bırakıldığıdır. Eğer bir ülkede yargı mensupları güce göre pozisyon almış, bazı dosyaları örtbas etmiş, bazılarını büyütmüş ve adalet yerine sadakati tercih etmişse, bunun bir karşılığı olmak zorundadır. Adalet, hesap sorulmadan yeniden tesis edilemez.
Bu bir intikam çağrısı değildir. Bu, adaletin yeniden kurulması gerekliliğidir. Çünkü gerçek adalet yalnızca suçluyu cezalandırmakla sağlanmaz; aynı zamanda adaleti çarpıtanların da hesap vermesiyle mümkündür. Aksi halde bugün yaşanan çürüme, yarın aynı şekilde devam eder ve hiçbir şey değişmez.
Sözün özü şudur: Sandıkta kaybedip yargıyla kazanma düzeni kurarsanız, günü kurtarabilirsiniz ama devleti kaybedersiniz. Çünkü adalet çökerse, siyaset ayakta kalmaz; o noktadan sonra geriye sadece gücü elinde tutanın yazdığı bir düzen kalır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Sistem zayıfsa rüzgar fırtınaya döner 15 Nisan 2026 Çarşamba
- 3 Yılda Amorti, 22 Yıl Kâr: Adına İhale Diyorlar 01 Nisan 2026 Çarşamba
- Şaka gibi bir ülke 26 Mart 2026 Perşembe
- Bir Avuç Şeker, Bir Dünya Huzur 19 Mart 2026 Perşembe
- Hikâyeden Dünya Lideri Olunmaz 13 Mart 2026 Cuma
- Her gün idam emri verenlere “şehit” denmez 04 Mart 2026 Çarşamba
- Gücün Gürültüsü, Devletin Sessizliği 26 Şubat 2026 Perşembe
- Mahalleden Mafyaya: Ekranın Değişen Ahlakı 19 Şubat 2026 Perşembe
- Bilgi çağında cehaletin konforu 11 Şubat 2026 Çarşamba
- Sessizlik, Karanlık ve Din Ticareti 04 Şubat 2026 Çarşamba