DUYGUSAL REFLEKS DEĞİL AKILCI DENGE Her gün idam emri verenlere “şehit” denmez
**
Ortadoğu yine kaynıyor. İran–İsrail–ABD hattında gerilim tırmanırken herkes günlük manşetlerin peşinde. Füze atıldı mı, misilleme geldi mi, kim kimi vurdu… Oysa asıl mesele başka bir yerde. Asıl mesele İran’ın parçalanma riskidir. Türkiye açısından en pahalı senaryo budur. İran’da kim iktidarda, mollalar gider mi, Kaani hayatta mı, Ahmedinejad ne dedi… Bunlar gündelik tartışmalar. Türkiye açısından esas soru şudur: İran zayıflarsa, dağılırsa, bölünürse ne olur? Bu soruyu sormadan yapılan her analiz eksik kalır.
Önce şunu netleştirelim. Her gün insanların idam edildiği bir düzenin tepesindeki isim öldüğünde buna “şehit” denmez. Devlet eliyle sistematik idamlar varsa, orada kutsallık değil otorite vardır. Bu bir inanç tartışması değil, bir vicdan meselesidir. Ama mesele şahıslar değildir. Mesele devlettir. Ve Türkiye için kırmızıçizgi nettir: İran’da kim iktidar olursa olsun, İran parçalanamaz. Çünkü İran sıradan bir komşu değildir. Kasr-ı Şirin’den beri 400 yıldır değişmeyen bir sınırdan söz ediyoruz. Bu coğrafyada dört yüz yıl sınırın değişmemesi istisnadır, hatta mucizedir. Osmanlıdaki Türk devlet aklı bunun kıymetini biliyordu. Bugünkü devlet aklı da bilmek zorunda.
Parçalanmış bir İran ne demektir? PJAK’ın güçlenmesi demektir. Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyi ve İran’ın batısı arasında birleşen bir terör hattı demektir. Kontrol edilemeyen göç dalgaları demektir. Enerji arzının kırılması demektir. Yani romantik sloganların ötesinde, doğrudan Türkiye’nin iç güvenliği demektir. Bu yüzden İran meselesi bir rejim meselesi değildir. Bu, mollaları sevme ya da sevmeme meselesi hiç değildir. Bu bir devlet refleksi meselesidir.
İsmail Kaani bugün manşetlerde. Süleymani karizmaydı, Kaani sistemdir. İran’ın bölgesel gücü bir kişiye değil, kurduğu vekil ağlara dayanıyor. “Direniş ekseni” dedikleri yapı şahısla değil organizasyonla yürüyor. İsimler değişse de denklem çok değişmiyor. Ama işin bir de ironik tarafı var. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad çıkıp “ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesine biz yardım ettik, Irak’ı işgal etmesine biz yardım ettik” diyebiliyor. Başka bir iddiası daha var; Mossad ajanlarını temizlemek için kurulan birimin başına Mossad ajanı getirildiğini söylüyor. İnsan sormadan edemiyor: Böyle bir güvenlik mimarisi ne kadar sağlam olabilir? Kapalı olmak güvenli olmak demek değildir. Bazen kapalı sistemler içeriden çürür ama dışarıya sert görünür.
Son günlerde dikkat çeken bir başka iddia da İsmail Kaani üzerinden gündeme geldi. Kaani, İsrail’in ve ABD’nin hedef aldığı üst düzey operasyonlarda rastlantısal şekilde hayatta kalmasıyla dikkat çekiyor. Örneğin: Hasan Nasrallah’ın öldürüldüğü gün Lübnan’daydı ancak kurtuldu. 12 gün süren savaşta üst düzey komuta kademesi hedef alınırken hayatta kaldı. Ali Hamaney’in öldürüldüğü toplantıdan ise son anda erken ayrıldı ve yine hayatta kaldı. Bu rastlantılar nedeniyle bazı çevrelerde, Kaani’nin ABD ve İsrail ile irtibatlı olabileceği iddiaları gündeme geldi. Elbette bu iddialar kesin değildir, spekülatif niteliktedir, ancak içeriden bir “hain” olabileceği olasılığı düşünüldüğünde, kapı kilit tutmaz gibi bir tablo ortaya çıkıyor.
İddialar bitmiyor, başka bir iddia daha var. Mossad ajanlarının yıllardır İran’da doktor, hatta diş hekimi olarak faaliyet gösterdiği ve devlet kademelerinde çalışan kişilere yakınlaşıp onları izlediği söyleniyor. Bu iddia teyide muhtaçtır, net bilgi değildir. Ama mesele şu: Böyle bir hikâye neden inandırıcı geliyor? Eğer bir devlet hakkında “her yer sızılmış” algısı bu kadar kolay oluşuyorsa, orada zaten bir güven krizi vardır. Nükleer bilim insanları suikastle öldürülüyor, üst düzey güvenlik açıkları sürekli konuşuluyor, içeriden çelişkili açıklamalar geliyor. O zaman sorun sadece dış operasyon değildir; içeride bir kırılganlık vardır. Ve bu kırılganlık büyürse sonuç rejim tartışması değil, devletin çözülmesi olur.
Türkiye ne yapmalıdır? Bu savaşın tarafı gibi görünmemeli ama zayıf da durmamalıdır. Sınır güvenliğini en üst seviyeye çıkarmalı, terörle mücadelede aktif davranmalı, hava savunma ve erken uyarı sistemlerini güçlendirmelidir. Diplomasi kanallarını açık tutmalıdır; Tahran’la konuşmalı, Körfez’le konuşmalı, Batı’yla konuşmalıdır. Çünkü Türkiye kriz izleyen değil, kriz yöneten ülke olmak zorundadır. Türkiye’nin tarafı ne Amerika’dır, ne İsrail’dir, ne de İran’dır. Türkiye’nin tarafı yalnızca kendi güvenliği, kendi bekası ve kendi devlet aklıdır. Atatürk’ün bıraktığı miras da budur; duygusal refleks değil, akılcı denge.
SÖZÜN ÖZÜ: Ortadoğu’da çoğu zaman bir zalimi başka bir zalim cezalandırır. Hikâye bundan ibaret. Ama o hikâyenin faturası en çok aklıselim devletlere çıkar. Ve Türkiye bu faturayı ödeyen değil, dengeyi kuran taraf olmak zorundadır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Gücün Gürültüsü, Devletin Sessizliği 26 Şubat 2026 Perşembe
- Mahalleden Mafyaya: Ekranın Değişen Ahlakı 19 Şubat 2026 Perşembe
- Bilgi çağında cehaletin konforu 11 Şubat 2026 Çarşamba
- Sessizlik, Karanlık ve Din Ticareti 04 Şubat 2026 Çarşamba
- Bu bolluk değil, tükenişin kalabalığı 28 Ocak 2026 Çarşamba
- Vatanı Korumak, Çocukları Korumakla Başlar 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Bir Ülkenin Çocuklarını Bavula Sığdırma Hikâyesi 14 Ocak 2026 Çarşamba
- Devlet Yok, Kumbaralar Var 07 Ocak 2026 Çarşamba
- Normalleşen Şeyler Ülkesi 31 Aralık 2025 Çarşamba
- Sefaletin Yeni Adı: Asgari Ücret 24 Aralık 2025 Çarşamba