EKRAN DEĞİŞİRSE İNSAN DA DEĞİŞİR Mahalleden Mafyaya: Ekranın Değişen Ahlakı
***
Bir zamanlar televizyonu açmak, evin kapısını mahalleye açmak gibiydi. Perihan Abla’nın kapısı herkese açıktı, iyilik bulaşıcıydı. Bizimkiler’de apartman koridorları, memleketin kücük bir özeti gibiydi. Süper Baba’da bir babanın sessiz fedakarlığı, bin nutuktan daha öğreticiydi. Mahallenin Muhtarları’nda komşuluk, Ferhunde Hanımlar’da gündelik hayatın sadeliği, İkinci Bahar’da ikinci bir şansın umudu vardı. Gülüşler yapay değildi, dram abartı değildi, karakterler tanıdıktı. Çiçek Taksi’nin emekçileri, Bir Demet Tiyatro’nun ince taşlaması, Ruhsar’ın temiz romantizmi, Yasemince’nin gündelik mizahı…Kardeş Payı’nın inanılmaz güzel esprileri. Bu diziler bize “iyi insan olmak sıradan ama değerlidir” fikrini usulca öğretirdi. Kötü karakter bile olsa, hikayenin sonunda bir vicdan muhasebesi olurdu. Çünkü o yılların ekranı sadece eğlendirmezdi, toplumsal bir hafızayı da taşırdı.
Şimdi ekranı açıyoruz ve karşımıza çıkan manzara bambaşka bir ülke gibi. Bugünün dizilerine biraz dikkatle bakın; sanki senaryo masasında mantık izinli, gürültü nöbette. Karakter derinliği yok, hikâye yok, duygusal zemin yok. Bölüm özetleri neredeyse aynı: gelen geçen tarandı. Bol efekt, bol bağırış, bol silah… ama az hikâye, az insan, az gerçeklik. Önümüze “büyük yapım” diye konulan pek çok işte abartılı sahnelerle şişirilmiş yapay bir gerilim var; şiddet meşrulaştırılıyor, mafya karizmatikleştiriliyor, mantık ise çoğu zaman senaryonun kapısından içeri bile giremiyor. İnsan izlerken kendini izleyici gibi değil, sanki sabrının test edildiği bir deneyin parçası gibi hissediyor. Bir zamanlar bu ülkede diziler hayatı anlatırdı; Süper Baba vicdanı, Ekmek Teknesi emeği ve mahalleyi, Bizimkiler sıradan insanların içindeki büyük hikâyeleri anlatırdı. Silahsızdı ama güçlüydü, çünkü gücünü gürültüden değil insandan alıyordu. Bugün ise insan sormadan edemiyor: Bu kadar silahın olduğu bir afişte asıl vurulan kim; karakter mi yoksa toplum mu?
Kurtlar Vadisi ile başlayan, Çukur’la büyüyen, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’la sıradanlaşan, İçerde ile entrikalaşan ve sayısı her sezon artan bir dizi evreni… Silahın ağırlığı karakterin ağırlığından fazla; güç merhametten daha cazip, hukuk ise çoğu zaman dekor. Bir yanda entrika ve ihtirasın yaşam biçimi gibi sunulduğu Yasak Elma, Aşk-ı Memnu; bir yanda töre, intikam ve şiddetin romantize edildiği Sıla, Hercai; bir yanda pavyon dünyasını hayatın alternatifi gibi gösteren İnci Taneleri… Bunları izleyen çocuklar hangi kahramanı seçsin? Mahallede top oynayanı mı yoksa elinde silahla gezen “karizmatik” suçluyu mu? Genç erkeklere verilen mesaj çoğu zaman açık: güçlü olmak için sert ol, acımasız ol, gerekirse yasa tanıma. Genç kızlara verilen mesaj ise daha sinsi; lüks, ihtişam, şöhret… hangi bedelle geldiği çoğu zaman ikinci planda. Sonuçta ekran artık sadece hikâye anlatmıyor; özenti üretiyor.
Burada mesele sadece eskiyi özlemek değil. Asıl mesele, bir toplumun en yaygın kültür aracının hangi değerleri büyüttüğü. Reyting uğruna her şeyin meşrulaştırıldığı bir düzende şiddet normalleşir, ahlaki sınırlar bulanıklaşır, duygular körelir; çünkü tekrar edilen her gorüntü bir süre sonra zihinde gerçeklik hissi yaratır. Bu yüzden konu sadece yapımcı tercihi değil, aynı zamanda bir denetim ve kültür politikası meselesidir. Televizyon yıllardır “piyasa ne isterse o” anlayışına bırakıldı ve evet, bu noktada siyasi iradenin de sorumluluğu vardır. Aileyi ve toplumsal değerleri korumaktan söz eden bir dil ile prime time kuşağında şiddetin ve yozlaşmanın en parlak saatlerde pazarlanması arasındaki mesafe hiç de küçük değil, bu yalnızca bir yayın politikası değil, bir kültür politikası tercihidir.
Belki de asıl sorun, ekranda gördüğümüz hikâyelerin giderek hayatın yerine geçmeye başlamasıdır. Çünkü insanlar sadece izledikleriyle eğlenmez, zamanla izledikleriyle düşünür, hisseder ve hatta davranır. Şiddetin bu kadar sıradan, gücün bu kadar kutsal, paranın bu kadar belirleyici anlatıldığı bir ekranda büyüyen bir nesilden daha sakin, daha sabırlı, daha empatik bir toplum beklemek ne kadar gerçekçi? Kültür dediğimiz şey bazen bir kanun maddesinden değil, akşam izlenen bir sahneden daha hızlı yayılır. Bu yüzden mesele sadece televizyon değil; meselenin adı, zihnin yavaş yavaş neyle dolduğudur.
Bugün mahalle kültürünü özlemle anmamız tesadüf değil çünkü ekran artık bize komşuyu değil rakibi gösteriyor, dayanışmayı değil güç savaşını anlatıyor. Oysa bir toplumun ruhu izlediği hikâyelerde saklıdır. Perihan Abla’yı hatırlayınca içimizin ısınması, Süper Baba’yı düşününce boğazımızın düğümlenmesi bundan. Çünkü o hikâyeler bize insan kalmanın mümkün olduğunu hatırlatıyordu. Bugün ise çoğu yapımın fısıldadığı cümle şu: “İyi kalırsan kaybedersin.” İşte asıl tehlike tam da burada başlıyor.
Belki de artık şu soruya dürüstçe cevap vermek gerekiyor: Televizyon sadece bir reyting makinesi midir, yoksa toplumun karakterini etkileyen bir kültür gücü mü? Eğer ikinciyse ki öyledir, o zaman bu gidişatı sadece izlemek değil, tartışmak zorundayız. Çünkü ekran değiştiğinde yalnızca hikâyeler değil, zamanla insanlar da değişir. Ve bir toplum iyiliğin sıradanlaştığı gün değil, kötülüğün sıradanlaştığı gün alarm vermeye başlar. Bu yüzden eski dizileri hatırlarken içimize çöken o hafif hüzün sadece geçmişe duyulan özlem değil kaybetmekten korktuğumuz değerlere tutunma isteğidir.
Sözün özü: Mesele birkaç dizi meselesi değil, nasıl bir toplum olmak istediğimiz meselesi. Eğer ekran iyiliği sıradan, kötülüğü cazip göstermeye devam ederse yarın çocuklarımızın karakterini tartışmaya hakkımız olmaz. Çünkü hikâyeler sadece vakit öldürmez; zamanla insanı, sonra da toplumu şekillendirir. Ve unutmayalım: Bir ülkenin geleceği, en çok izlediği hikâyelerde saklıdır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Gücün Gürültüsü, Devletin Sessizliği 26 Şubat 2026 Perşembe
- Bilgi çağında cehaletin konforu 11 Şubat 2026 Çarşamba
- Sessizlik, Karanlık ve Din Ticareti 04 Şubat 2026 Çarşamba
- Bu bolluk değil, tükenişin kalabalığı 28 Ocak 2026 Çarşamba
- Vatanı Korumak, Çocukları Korumakla Başlar 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Bir Ülkenin Çocuklarını Bavula Sığdırma Hikâyesi 14 Ocak 2026 Çarşamba
- Devlet Yok, Kumbaralar Var 07 Ocak 2026 Çarşamba
- Normalleşen Şeyler Ülkesi 31 Aralık 2025 Çarşamba
- Sefaletin Yeni Adı: Asgari Ücret 24 Aralık 2025 Çarşamba
- Bu ülkede iyiler neden hep erken yoruluyor? 17 Aralık 2025 Çarşamba