TEK SUÇLU DEĞİL, MASUM DA DEĞİL Mevcut yapı yeniden organize edilmeli
**
Bu ülkede artık en büyük sorun şiddetin kendisi değil, şiddetin bu kadar kolay hale gelmesi ve daha da tehlikelisi buna alışmamızdır. Bir olay oluyor, günlerce konuşuyoruz, tepki veriyoruz, sonra bir yenisi geliyor. Ve artık şaşırmıyoruz. Şaşırmamak ise en sessiz çöküş biçimidir.
Bugün Kahramanmaraş’ta yaşanan olay bu tablonun en ağır örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bir öğrencinin okula 5 silah ve 7 şarjörle girdiği iddia ediliyor. Bu bilgi doğruysa, bu artık bireysel bir sapma olarak açıklanabilecek bir durum değildir. Bu doğrudan güvenlik zafiyeti, denetim boşluğu ve kontrolsüz erişim problemidir. Bir çocuğun bu kadar silaha ulaşabildiği bir ülkede tartışılması gereken kişi değil, sistemin kendisidir.
Aynı günlerde Şanlıurfa’da yaşanan olayla ilgili de kamuoyuna yansıyan iddialar var. Bir okul yöneticisinin olaydan önce “tehlike” uyarısında bulunduğu ancak bunun yeterince karşılık bulmadığı yönünde söylemler konuşuluyor. Eğer bu doğruysa, burada mesele olay olduktan sonra yapılan müdahale değil, olay olmadan önce görülen riskin sistem tarafından ciddiye alınmamasıdır. Bu da çok daha derin bir yönetim ve refleks problemine işaret eder.
Bugün geldiğimiz noktada en acı tablo şudur: Okullar artık sadece eğitim yuvası değildir. Öğretmenler ve okul idarecileri, çok zor şartlar altında görev yapmaktadır. Sınıflar sadece ders yapılan yerler olmaktan çıkmış, zaman zaman gerilimin, kontrolsüzlüğün ve güvenlik endişesinin hissedildiği alanlara dönüşmüştür. Eğitim emekçileri bir yandan çocuk yetiştirmeye çalışırken bir yandan da her gün değişen sosyal sorunların ortasında ayakta kalmaya çalışmaktadır.
Artık okullar, olması gereken bilim yuvası kimliğinden uzaklaşmış, bazı durumlarda hedef tahtasına dönüşen, kırılgan ve riskli alanlar haline gelmiştir. Çocukların bile kesici aletlerle, hatta silahlarla okullara girebildiği iddiaları, bu dönüşümün ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir.
Bu tabloyu sadece okul içinde açıklamak mümkün değildir. Çünkü çocuk okula geldiğinde zaten bir dünyanın içinden gelir. Ve o dünya bugün oldukça karmaşıktır.
Televizyonlar, dijital platformlar, internet ve sosyal medya bu sürecin en güçlü parçalarıdır. Türk televizyonlarında yıllardır devam eden içerik yapısı artık açık bir gerçeğe işaret etmektedir: mafya dizileri, çete hikâyeleri, şiddet, intikam ve güç üzerinden kurulan senaryolar… Çukur, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Sıfır Bir, Arka Sokaklar gibi yapımlar farklı türlerde olsa da aynı şiddet atmosferini sürekli yeniden üretmektedir. Bu içerikler tek başına suçlu değildir ama masum da değildir; çünkü sürekli tekrarlandığında özellikle genç zihinlerde şiddeti sıradanlaştırır.
Dijital dünya da bu tabloyu büyütmektedir. GTA, Call of Duty, PUBG, Counter-Strike gibi oyunlar milyonlarca genç tarafından oynanmaktadır. Bunlar tek başına zararlı değildir ama kontrolsüz, denetimsiz ve sınırsız tüketildiğinde şiddet, çatışma ve yok etme refleksi normalleşmektedir. Sosyal medyada yayılan linç kültürü, öfke videoları ve grup çatışmaları da buna eklendiğinde ortaya çıkan şey artık sadece “dijital dünya” değil, davranış üreten bir ekosistemdir.
Çocuklar artık sadece izlememektedir. Grup kurmakta, konuşmakta, tartışmakta ve bu gerilimi gerçek hayata taşıyabilmektedir. Ve biz çoğu zaman bunu ancak olay olduktan sonra fark etmekteyiz.
Ama burada iş sadece medya ve dijital dünya ile de bitmemektedir. Aile faktörü, bu tablonun en kritik parçalarından biridir. İlgisiz, denetimsiz, çocuğunu tanımayan ya da yeterince yönlendiremeyen aile yapıları da bu zincirin bir halkasıdır. Çünkü çocuk sadece okulda değil, evde de şekillenir. Ve bu zincirin herhangi bir halkası zayıfsa sonuç kaçınılmaz olarak topluma yansır.
Bugün geldiğimiz noktada acı bir gerçek daha vardır: Kimse tamamen masum değildir. Ama aynı zamanda kimse sorumluluk da almak istememektedir. Herkes bir başka yere işaret etmekte, ama sistemin bütünü içinde kimse “ben buradayım” dememektedir.
Bu noktada kamu düzeni ve kaynakların kullanımı da tartışma konusudur. Türkiye’de kamu personel yapısı ve dağılımı uzun süredir eleştirilmektedir. Hatta bazı iddialara göre zabıta sayısının asker sayısından fazla olduğu bile konuşulmaktadır. Bu tartışmaların rakamsal doğruluğundan bağımsız olarak asıl mesele şudur: mevcut kamu gücü doğru yerde, doğru öncelikle ve doğru şekilde kullanılabiliyor mu?
Eğer bir ülkede güvenlik açığı büyüyorsa, çözüm sadece yeni kadro açmak değildir. Mevcut yapının yeniden organize edilmesidir. Bugün özellikle okullar bu tartışmanın merkezinde yer almak zorundadır.
Her okul için eğitimli, görev tanımı net, gerektiğinde müdahale edebilecek kalıcı bir güvenlik modeli artık ertelenemez bir ihtiyaçtır. Zabıta, bekçi, emekli polis ve uzman çavuş gibi mevcut insan kaynağının yeniden planlanarak okullarda görevlendirilmesi fikri bu yüzden gündeme gelmektedir. Bu yeni bir yük değil, mevcut kamu gücünün daha rasyonel ve daha etkili kullanılmasıdır.
Tüm bu tabloya baktığımızda ortaya çıkan şey oldukça nettir: Türkiye’de sorun tek tek olaylar değildir. Sorun, bu olayları mümkün kılan sosyal, kurumsal ve kültürel zeminin kendisidir. Ve daha da önemlisi, bu tabloya giderek daha az tepki veriyor oluşumuzdur.
Çünkü artık sadece olayları yaşamıyoruz.
Onlara alışıyoruz.
Ve en tehlikeli kırılma tam olarak burada başlıyor.
Sözün özü: Bu ülkede sorun artık şiddetin kendisi değil; şiddeti önleyemeyen, denetleyemeyen ve sorumluluk almayan yönetim anlayışının ürettiği sistemsel çöküştür.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Sistem zayıfsa rüzgar fırtınaya döner 15 Nisan 2026 Çarşamba
- Gücün hukuku mu, hukukun gücü mü 08 Nisan 2026 Çarşamba
- 3 Yılda Amorti, 22 Yıl Kâr: Adına İhale Diyorlar 01 Nisan 2026 Çarşamba
- Şaka gibi bir ülke 26 Mart 2026 Perşembe
- Bir Avuç Şeker, Bir Dünya Huzur 19 Mart 2026 Perşembe
- Hikâyeden Dünya Lideri Olunmaz 13 Mart 2026 Cuma
- Her gün idam emri verenlere “şehit” denmez 04 Mart 2026 Çarşamba
- Gücün Gürültüsü, Devletin Sessizliği 26 Şubat 2026 Perşembe
- Mahalleden Mafyaya: Ekranın Değişen Ahlakı 19 Şubat 2026 Perşembe
- Bilgi çağında cehaletin konforu 11 Şubat 2026 Çarşamba