SÖZÜN AYNASI Doğruyu eğmeden Yanlışa eğilmeden
Olcay Öğüt

ADALETİN TERAZİSİ Mİ, SESSİZLİĞİN DUVARI MI? Şaka gibi bir ülke

26 Mart 2026 05:16
Yıllarca süren davalar, sabaha karşı yapılan operasyonlar, çocukların hafızasına kazınan görüntüler… Bunların hiçbiri yaşanmamış gibi, bugün çıkıp “Ailem var” demek, toplumun hafızasında doğal olarak bir karşılık bulmuyor.

**

Türkiye’de bazı tartışmalar vardır… Gerçek olup olmamasından önce, toplumun ona ne kadar inandığı belirleyici olur. Bugün Adalet Bakanı hakkında ortaya atılan çok sayıda taşınmaz, lüks daire ve servet iddiası tam da böyle bir eşikte duruyor. Çünku tartışma, iddiaların içeriğinden çok, bu iddialara verilen ya da verilmeyen cevap üzerinden büyüyor.

Daha da ilginci şu: İktidara yakın medya ve yorumcular, iddiaların kendisini tartışmak yerine “Bu bilgileri Özgür Özel’e kim verdi?” sorusunun peşine düşüyor. Yani meselenin özüne değil, kaynağına odaklanılıyor. Hatta bu bilgileri sızdırdığı öne sürülen kamu görevlilerinin gözaltına alındığı, soruşturmalara maruz kaldığı konuşuluyor. Şantaj, baskı, “etkin pişmanlık” gibi kavramlar havada uçuşuyor. Ama bütün bu gürültünün içinde en basit soru cevapsız kalıyor: Bu iddialar doğru mu, değil mi?

Çünkü tablo aslında çok net. Özgür Özel, dün grup toplantısında; ID numaraları, tapu kayıtları, somut verilerle konuşuyor. Ardından vites artırıyor, “şu şirketten üç daire daha aldınız” diyerek yeni iddialar ortaya koyuyor ve “Dekontları açıklayın” diye açık çağrı yapıyor. Üstelik bazı iddialara ilişkin belgelerin paylaşıldığı da kamuoyuna yansıyor. Buna karşılık, tartışmayı kökten bitirecek, herkesin anlayacağı açıklıkta, belgeli ve şeffaf bir çürütme geliyor mu? Hayır.

Oysa eğer bu iddialar iftiraysa, yapılacak şey bellidir: Çıkarsınız, elinizdeki tüm kayıtları ortaya koyarsınız, tek tek açıklarsınız ve bu tartışmayı o gün bitirirsiniz. Ama yapılmıyor. Yapılmayınca da toplumun zihninde tek bir soru büyüyor: Neden?

İddialar bununla da sınırlı değil. Bazı basın organlarında yer alan iddialara göre, piyasalar üzerinden yürütüldüğü öne sürülen işlemlerle ilgili yüksek meblağlı kazanç ve aracı kurumlar üzerinden hareket edildiği iddiaları da dolaşımda. Altını çizelim: Bunların tamamı iddia. Ama sorun şu ki, bu iddialar karşısında da aynı tabloyla karşılaşıyoruz: Net, kapsamlı ve ikna edici bir açıklama yok.

Tam bu noktada bir başka çelişki daha çıkıyor karşımıza. Adalet Bakanı’nın ilk günlerde kullandığı şu ifade: “Mahkemede hesaplaşacağız.” Güzel… Peki nasıl? Kamuoyunun önemli bir kesimi şu soruyu soruyor: Böyle bir tartışmada, mahkemelerin tarafsızlığına dair oluşan algı nasıl giderilecek? İşte asıl kırılma noktası burası. Çünkü adaletin tarafsızlığına dair en küçük bir şüphe bile, verilen her kararı tartışmalı hale getirir.

Bir yanda “Ailem var, ismimin meydanlarda anılmasını istemem” diyen bir yaklaşım… Hatta şu sözler: “Benim ismimi meydanlarda söylemek yakışık almaz… Annem, babam var… Babam camide duymuş, etkilenmiş…”

Peki…

Bu ülkede sabahın köründe kapısı çalınan insanların ailesi yok muydu?

Evleri basılırken çocuklarının gözlerinin içine bakanların…
Gözaltına alınırken annesinin, eşinin, evladının önünden götürülenlerin…
Mahkeme koridorlarında yıllarca sürünenlerin…

Onların babası camiye gitmiyor muydu?
Onların annesi televizyonda isimlerini duymuyor muydu?

Herkesin bir ailesi var. Ama nedense bu gerçek, bazıları için hatırlanıyor, bazıları için unutuluyor.

İşte toplumun vicdanını yaralayan tam olarak bu çifte standart.

Çünkü mesele sadece “isim anılması” değil…
Mesele, bu ülkede insanların nasıl muamele gördüğü.

Yıllarca süren davalar, sabaha karşı yapılan operasyonlar, çocukların hafızasına kazınan görüntüler… Bunların hiçbiri yaşanmamış gibi, bugün çıkıp “Ailem var” demek, toplumun hafızasında doğal olarak bir karşılık bulmuyor.

İnsanlar da bu yüzden soruyor:
“O zaman o insanların ailesi yok muydu?”

Ve işte tam burada mesele kişisel bir hassasiyetten çıkıp, doğrudan adaletin eşitliği meselesine dönüşüyor.

Bugün gelinen noktada asıl sorun şudur: Bu ülkede artık bir iddia ortaya atıldığında, kimse kendini onu çürütmek zorunda hissetmiyor. Daha da ötesi, en çok açıklama yapması gerekenler sustukça, onların yerine başkaları konuşuyor. Ve bu boşlukta gerçekler değil, taraftarlık büyüyor. Ekonomik zorluk yaşayan insanlar bile bu tartışmalarda taraf haline getiriliyor. Sanki ülkede iki sınıf kalmış gibi: Bir tarafta her şeye rağmen güçlenenler, diğer tarafta her şeye rağmen savunanlar.

Oysa adalet böyle bir zeminde yaşayamaz. Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında dağıtılan bir karar değildir; aynı zamanda toplumun vicdanında kurulan dengedir. O denge bozulduğunda geriye kalan şey adalet değil, güç algısıdır.

Şimdi önümüzde çok basit bir yol var: Ya bu iddialar açık, net ve tartışmaya kapalı biçimde çürütülecek ya da bu sessizlik büyüyerek devam edecek. Ama unutulmaması gereken bir gerçek var. Ve bu yazının da özü tam olarak burada yatıyor:

Sözün özü: Adalet, susarak korunmaz. Şeffaflıkla ayakta kalır. Suskunluk uzadıkça, hakikat değil şüphe büyür.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X