SÖZÜN AYNASI Doğruyu eğmeden Yanlışa eğilmeden
Olcay Öğüt

ONLAR YANLIŞ YOLDA DEĞİL Yeni Bir Yol İnşa Ediyorlar

18 Haziran 2026 07:39
Sosyal medyada yüzlerce, hatta binlerce arkadaşı, takipçisi olan listeleri var bugünün çocuklarının. Ama acı olan şu ki; o bin kişilik listelerin arkasında, gerçek hayatta dertleşebilecekleri, sokakta beraber koşturabilecekleri sahici arkadaşları yok aslında.

**

Geçen haftalarda Marmaray ile İstanbul’a giderken kafamı kaldırıp boydan boya o upuzun vagona şöyle bir baktım. İnanın abartmıyorum, koca vagonda yüzlerce insanın arasında başını kaldırmış, etrafına bakan tek bir kişi yoktu. Kitap açıp okuyan bir ya da iki kişi ya vardı ya yoktu… Geri kalan yüzde doksanın kafası öne eğik, ellerdeki o küçük, ışıltılı ekranlara kilitlenmişti. Kimi oyun oynuyor, kimi müzik dinliyor, kimi de sonu gelmeyen bir akışın içinde parmağını ekranda kaydırıp duruyordu. İşin acısı, trenden inip çarşıya, pazara, o canım mahallelerimize karıştığımızda da manzara değişmiyordu. Sanki hepimiz aynı sokağın içinde, aynı havayı soluyarak yan yana yürüyor ama birbirimizin gözünün içine bakmaktan ısrarla kaçınıyorduk. Bir an durup düşündüm; biz o hesapsız, içten selamı ne ara ve hangi sokakta düşürdük?

Bizim kuşak, yani yarım asrı geride bırakmış olanlar, şanslı çocuklardık aslında. Biz sokakta, yüz yüze büyüdük. Etrafın henüz böyle apartmanlarla, betonlarla dolmadığı, her köşe başında boş arsaların olduğu o güzel günlerde akşama kadar o arsaların tozu toprağına karışırdık. Mahalle maçlarının heyecanı bambaşkaydı; futbol oynardık, dokuz taş, çelik çomak, saklambaç, körebe, birdirbir oynardık. Kışın karda kar topunun, yazın misketin, gazoz kapağının peşinden koşardık.

Dizimiz kanadığında canımızın acısından çok annemizin fırçasından korkardık ama sokağın o güveni de bir başkaydı. Oynarken susadık mı ya da acıktık mı, hiç çekinmeden herhangi bir komşunun kapısını çalar, "Teyze bir bardak su verir misin?" derdik. Annemiz olmasa da o kapıdan uzanan salçalı ya da yağlı-şekerli bir ekmek arasıyla dünyalar bizim olurdu. Mahalledeki meyve ağaçlarına dalmanın, yakalanma korkusuyla o ağaçtan aşağı atlamanın verdiği o masum adrenalini bugünkü hangi bilgisayar oyunu verebilir ki? Şimdi bakıyorum da, bugün bir çocuğun tanımadığı bir kapıyı çalıp su isteme ihtimali maalesef sıfır.

Geçenlerde Eskihisar sahilinde bir bankta oturmuş kitap okuyordum. Yanımdan geçen yaşlıca bir amcanın bana dikkatle baktığını hissettim. Gitti, dönüşte tekrar baktı. Kader bu ya, biraz sonra Gebze’ye dönmek için 416 nolu otobüse bindiğimde o amcayla tekrar karşılaştık. Gidip yanına oturdum, çok nazik bir ses tonuyla "Bir şey söyleyebilir miyim evladım?" dedi. "Buyur amcacığım" dedim. Gözlerinin içi gülerek, "Seni tebrik ediyorum, bütün sahil boyu gezdim, koca sahilde kitap okuyan tek kişi sendin" dedi. Yol boyu sohbet ettikçe kendisinin Gebze Ziraat Bankası emekli müdürü Aydın Şatıroğlu olduğunu öğrendim. Onun o nezaket dolu zarif duruşu, o kıymetli tespiti maalesef içimi fena halde burktu. Bir insanın elinde kitap görmenin şaşılacak bir "istisna" haline gelmesi, hepimizin durup düşünmesi gereken bir mesele değil mi?
Umarım bu satırlar bir şekilde sana ulaşır Şatıroğlu müdürüm, umarım bu yazımı okursun.

Şimdi kolayımıza geliyor gençleri eleştirmek. "Şimdiki ler de çok duyarsız, sanal dünyada yaşıyorlar" deyip işin içinden çıkıyoruz. Sosyal medyada yüzlerce, hatta binlerce arkadaşı, takipçisi olan listeleri var bugünün çocuklarının. Ama acı olan şu ki; o bin kişilik listelerin arkasında, gerçek hayatta dertleşebilecekleri, sokakta beraber koşturabilecekleri sahici arkadaşları yok aslında. Büyük bir kalabalığın içinde, derin bir yalnızlık yaşıyorlar.

Ama haksızlık da etmeyelim. Onlar bizim bildiğimiz, o meyve ağaçlarına daldığımız, kapısını hesapsızca çaldığımız sokakları hiç görmediler ki. Onlar dijital bir okyanusun ortasına doğdular. Bizim kadar sesli gülmüyor, bizim gibi dertleşmiyorlar belki ama kendi içlerinde, bizim hiç bilmediğimiz çok başka bir dünyayı anlamaya çalışıyorlar.

Aslında kabahat sadece zamanın veya teknolojinin değil. Ruhumuzu o kadar daralttık, hayatı o kadar mekanikleştirdik ki, sokağa çıktığımızda cebimizde bir "Günaydın" bile kalmadı. Oysa bizi biz yapacak olan; sabaha karşı dükkanını açan esnafın samimi tebessümü, sokakta yürürken kafamızı o ekranlardan kaldırıp bir dosta rastlayınca ayaküstü edilen o hesapsız sohbet, bir çocuğun başını oksarken gözlerinde gördüğümüz o eski, saf dünyadır.

Onlar yanlış yolda değil dostlar, sadece bizim hiç bilmediğimiz yeni bir yol inşa ediyorlar. Bize düşen ise onlara kızmak değill o yolda yürürken kalplerindeki samimiyeti, yüz yüze olmanın kıymetini kaybetmemeleri için onlara rehber olmak, maziyle gelecek arasında bir gönül köprüsü kurabilmektir.

 Sözün Özü

Ekranlar büyüdükçe dünyamız küçülüyor, listelerimiz kalabalıklaştıkça yalnızlığımız derinleşiyor. Geçmişin tozu toprağıyla büyüyen kalbimiz, geleceğin dijital dünyasına öfkelenmek için değil; onlara sokağın, selamın ve sahici bir dostluğun sıcaklığını fısıldamak için çarpmalı. Çünkü yarını inşa edecek olanlar, bugün ellerinden tutup yüzlerine bakmayı unuttuğumuz o çocuklardır

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X