DİLOVASI FACİASI! Acılar, şov, ihmal, nema ve vicdan!..
Dilovası…
Adı “dil” ile başlıyor.
Ama memleketin en çok “sus” denilen yerlerinden biri.
Çünkü Dilovası’nda konuştuğun şey, sadece laf değil.
Duman.
Koku.
İhmal.
Ve bazen,cenaze...
8 Kasım’daki yangından sonra “parfüm” kelimesi bile insanın boğazına düğümleniyor.
Parfüm dediğin şey koku. Ama bu ülkede koku, çoğu zaman “örtü” demek. Üstüne sıktın mı, gerçeğin kokusu azalıveriyor.
O gün Dilovası’nda olan ise “kaza” diye paketlenemeyecek kadar ağır bir hikâye...
Şimdi gelelim dünkü belediye meclisi toplantısında kullanılan cümlelere...
DEM Partili meclis üyesi Mehmet Gülek’in sözleri basına şöyle yansıdı:
“Ne yapalım sessiz mi kalalım? Mahalle içine bomba ruhsatı verildi.”
Belediye Başkanı Ramazan Ömeroğlu’nun sözleri de yine aynı haberde şöyle:
“Mağdur ailelerin sırtına basarak sesinizi yükseltmeye çalışıyorsunuz. İnsanların acıları üzerinde siyaset yapmayın, Allah’tan korkun…”
Bakın…
İki cümle.
İki dünya.
Bir tarafta “sessiz mi kalalım?”
Diğer tarafta “siyaset yapmayın.”
Bir tarafta “mahalle içine bomba.”
Diğer tarafta “Allah’tan korkun.”
Türkiye’nin özeti gibi.
Çünkü bu ülkede güç, en çok iki şeyi sever:
Bir: Suskunluk.
İki: Suskunluğun ahlâk ambalajını.
“Acılar üzerinden siyaset yapmayın…”
Ne güzel cümle.
Ne kadar konforlu.
Ne kadar garantili.
Ama mesele tam da burada.
Vicdan dediğin şey, zaten “imza”dır.
Sadece kâğıda atılan değil…
Göz göre göre olan bitene atılan.
Denetimsizliğe atılan.
“İdare eder”e atılan.
“Hallederiz”e atılan.
“Oy zamanı bakarız”a atılan.
Vicdan derindir. Satın alınamaz. Çünkü vicdan bir “iç ses” değil; ahlâkın pusulası, erdemin terazisidir.
Peki, bu pusula neyi gösterir?
Yangın çıkınca “Allah’tan korkun” demeyi mi?
Yoksa yangın çıkmadan önce “insanlardan utanın” demeyi mi?
Erdem dediğin, felaket olduktan sonra mikrofon kapmak değildir.
Erdem dediğin, felaket olmasın diye riskin üstüne yürümektir.
İnsanın acısı üzerinden siyaset yapılmaz, doğru.
Peki, insanın acısı üzerinden suskunluk yapılır mı?
İnsanın acısı üzerinden dokunulmazlık yapılır mı?
İnsanın acısı üzerinden hesap vermeme hakkı üretilir mi?
Asıl sorular bunlar.
Çünkü bu ülkede bir garip refleks var:
Ne zaman birileri “neden denetlenmedi?” diye sorsa…
Ne zaman birileri “kim ruhsat verdi?” diye sorsa…
Ne zaman birileri “bu iş nasıl mahalle içine kadar geldi?” diye sorsa…
Hemen karşısına bir bariyer koyarlar:
“Ahlâk!”
“Merhamet!”
“Saygı!”
“Allah’tan korkun!”
Ahlâk, burada “doğruyu yapmak” için değil…
Soruyu susturmak için kullanılır.
Ya da üzerine üzerine pervasızca gidilir konuşanın.
Prof.Dr.Onur Hamzaoğlu.
Dilovası gerçeğini, konuştu.
Dönemin KBB Başkanı Karaosmanoğlu, Hamzaoğlu’na “Şarlatan” dedi.
Hamzaoğlu, Karaosmanoğlu’ndan davacı oldu ve kazandı.
Peşisıra, Anayasa Mahkemesi, Karaosmanoğlu’nun “Şarlatan” sözünü ifade özgürlüğü saydı.
Daha önce 5 bin lira ceza ödemesine hükmedilen Karaosmanoğlu’na, 20 bin lira ödenmesine karar verildi.
Sistemin yönetenleri, sebebi olduğu bir vakada bedel ödemek bir tarafa, bir de bedel edindi.
Nemalandı.
Günümüzde;
Hamzaoğlu, ihraç edilmiş akademisyen.
Karaosmanoğlu, Cumhurbaşkanlığı Etik Komisyonu üyesi.
Memlekette "adalet" dediğin, kişiye özel uygulanır!
Günümüzde aynı kelimeyi bir yurttaş, sosyal medyadan olaki Erdoğan için paylaysa vay haline?
Merhamet, burada “acı çekenin yanında durmak” için değil…
Acı çeken adına konuşanı susturmak için kullanılır.
Saygı, burada “kuruma duyulan ciddiyet” için değil…
Koltuk sahibinin konforu için kullanılır.
Sonra ne olur biliyor musunuz?
Soru soran “siyasetçi” olur.
Soru sorulan “mağdur” olur.
Bir anda roller tersine döner.
Oysa mağdur olan kim?
Yangında hayatını kaybedenler.
Aileleri.
Mehmet Gülek’in böyle bir yerde, “sessiz mi kalalım?” cümlesi sadece siyasi bir çıkış değil; aynı zamanda insani bir feryat gibi de okunur.
Ama belediye başkanının refleksi ne?
“Acılar üzerinde siyaset yapmayın.”
Güzel.
Peki “acılar üzerinde” sorumluluk konuşabilir miyiz?
Denetim konuşabilir miyiz?
Ruhsat konuşabilir miyiz?
İhmal konuşabilir miyiz?
Konuşamazsak…
O zaman acı neye yarar?
Sadece bir “yas dekoru”na mı?
Sadece bir “taziye protokolü”ne mi?
Sadece bir “kapanış konuşması”na mı?
Vicdan, herkesin içinde bir mahkeme.
Savcısı da sensin, hâkimi de.
Ve o mahkemede “usulden” kaçamazsın.
İşte o mahkemede tek soru şudur:
“Doğru olanı mı yaptın, kolay olanı mı?”
Kolay olan ne?
Yangın olduktan sonra kızmak.
Bağırmak.
Sert konuşmak.
“Allah’tan korkun” demek.
Zor olan ne?
Yangın olmadan önce durdurmak.
Denetlemek.
Kapatmak.
Ruhsatı vermemek.
Verildiyse geri almak.
Yıkım kararı varsa uygulamak.
“Ekipman yok” bahanesini kabul etmemek.
Çünkü vicdanın mahkemesi “bütçe kalemi” dinlemez.
“Personel yetersiz” dinlemez.
“Yetki bende değil” dinlemez.
Hele hele “siyaset yapma” hiç dinlemez.
Bir de şu var:
“Mahalle içine bomba ruhsatı…”
Bu cümleye takılmayın; mecaz bu.
Ama mecaz dediğin, gerçeğin çığlığıdır.
Dilovası gibi bir yerde, “bomba” benzetmesi boşuna yapılmaz.
Sanayiyle yerleşim iç içeyse…
Denetim kâğıt üstündeyse…
Ruhsat “evrak”a indirgenmişse…
O evrak, bir gün tabuta dönüşür.
Sonra da çıkar birileri, tabutun başında bağırır:
“Siyaset yapmayın!”
Evet.
Siyaset yapmayın.
Ama yönetim yapın.
Kamu görevi yapın.
İş güvenliği yapın.
İmar hukuku yapın.
Denetim yapın.
Çünkü “Allah’tan korkmak” cümlesi, ancak şu soruların cevabı verildiyse anlamlı olur:
Bu işyeri kim tarafından, hangi şartlarla denetlendi?
Eksikler görüldüyse neden sürüncemede kaldı?
Ruhsat süreçleri nasıl işletildi?
Mahalleli ne zaman, neyi, nasıl bildirdi?
Hangi kurum hangi tarihte ne yaptı?
İhmali olan kamu görevlileri yargı önünde hesap verecekler mi?
Bunlar konuşulmadan “merhamet” de eksik kalır, “ahlâk” da.
Ve en önemlisi:
Vicdan da.
Çünkü vicdan, kürsüde parlayan bir cümle değil…
Gece yatınca insanın göğsüne çöken ağırlıktır.
Kapı kapanınca.
Telefon susunca.
Alkış bitince.
İşte o anda insan kendi içindeki hâkimin karşısına çıkar.
Ve o hâkim rüşvet almaz.
Dileğim şu:
Dilovası’nda, Türkiye’de, her yerde…
Acılar “siyaset malzemesi” olmasın, evet.
Ama acılar “suskunluk malzemesi” de olmasın.
Çünkü bazı cümleler vardır…
Söylemesi kolaydır.
Ama bedeli başkalarının canıdır.
Vicdan, o bedeli unutmaz!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- İran!.. 19 Ocak 2026 Pazartesi
- Silivri'nin dili, şüphe!.. 17 Ocak 2026 Cumartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba