YÜRÜYÜŞLERİN TARİHİ, ACILARIN TARİHİ Adalet En Çok İşçi Sınıfını İlgilendirir
**
Adalet bazen mahkeme salonunda, bazen kürsüde, bazen dilekçede aranır.
Bazen de kar altında, çamur içinde, nasırlı ellerle yürünür.
1991’in ocak ayında Zonguldak’tan yola çıkan madenciler gibi.
“Ölüm olsa da sonumuz, Ankara’dır yolumuz” dediler.
Aslında yalnızca Ankara’ya yürümüyorlardı. Ücrete, insanca çalışma koşullarına, iş güvenliğine, ekmeğe ve onura yürüyordu o insanlar.
Yerin yüzlerce metre altında çalışan işçinin isteği çok basitti: Eve ekmek götürmek, ocağa girince sağ çıkmak, çocuğunun yüzüne utanmadan bakmak.
Buna ücret pazarlığı dediler.
Oysa adı belliydi:
Adalet.
Çünkü adalet, yalnızca hâkim cübbesinin içinde değil, madencinin baretinde, işçinin yemek tasında, emeklinin boş cüzdanında ve sabah karanlığında servise binen kadının uykusuz gözündedir.
Hakeza adalet, patronun kasasında değil, işçinin alın terindedir.
Yıllar geçti.
Takvim değişti.
İktidarlar değişti.
Ama memleketin susuzluğu değişmedi.
Bu kez Ankara’dan İstanbul’a doğru başka bir yürüyüş başladı. Adı yine adaletti.
Çünkü bu ülkede bazı kelimeler hiç eskimez:
Ekmek, emek, vicdan, adalet.
Eskimezler; çünkü hep eksik bırakılırlar.
Hep birilerinin kapısında bekletilirler.
Bir ülkede insanlar adaleti aramak için yürüyorsa, o ülkede adalet yerinde durmuyor demektir.
Kaçmış demektir. Bir dosyanın arasına sıkışmış, bir mührün altında unutulmuş demektir.
Madenci yürür.
Öğretmen yürür.
Emekli yürür.
Anne yürür.
Gazeteci yürür.
Genç yürür.
Köylü yürür.
İşsiz yürür.
Birileri de, “niye yürüyorsunuz?” diye sorar.
Çünkü susarak olmuyor.
Bekleyerek olmuyor.
Vicdan yetmeyince, ayaklar konuşuyor.
Bu memlekette yürüyüşlerin tarihi, biraz da acıların tarihidir.
Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’dan Havza’ya yürürken bir milletin kurtuluş umudunu taşıyordu.
Madenciler Zonguldak’tan Ankara’ya yürürken yerin altındaki karanlığı yerin üstüne gösteriyordu.
Kılıçdaroğlu, Ankara’dan İstanbul’a yürürken hukuk terazisinin nasıl eğildiğini anlatıyordu.
Demek ki bu topraklarda bazen yol, kürsüden daha çok şey söyler.
Adalet, zengin sofralarında süs değildir.
Adalet, işçinin ekmeğinde tuzdur.
Varsa hayat vardır.
Yoksa lokma boğazdan geçmez.
Adalet, yoksula sabır tavsiye edip güçlüye imtiyaz dağıtmak değildir.
Adalet, yerin altında çalışan adamın mezar taşına “kader” yazmak değildir.
Kader değildir o.
İhmalin adıdır.
Denetimsizliğin adıdır.
Vicdansızlığın adıdır.
En çok üretenler, en az kazananlardır.
En ağır işi yapanlar, en hafif görülenlerdir.
O yüzden adalet en çok işçi sınıfını ilgilendirir.
Çünkü adaletsizlik önce onun sofrasına gelir.
Önce onun bedenini yorar, onun canını alır.
Sadi-i Şirazi ne güzel söylemiş:
“Dünyadaki bütün nehirler, adalete susamış bir insanın susuzluğunu gidermeye yetmez.”
Çünkü adalet su değildir sadece.
Nefestir.
Ekmektir.
Onurdur.
Madencinin indiği yerin adı ocaktır.
Ama asıl karanlık, bazen yerin üstündedir.
Ve o karanlıkta bir ülkenin pusulası bellidir:
Adalet...
Vicdan...
Emek...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Kumpasın Kasası, Rejimin Aynası 21 Mayıs 2026 Perşembe
- Kar Düzeni ve Susmayan Aileler 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- 19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalkma Cümlesidir 19 Mayıs 2026 Salı
- Algının Saltanatı, İlkenin Cenazesi 18 Mayıs 2026 Pazartesi
- Belediyeye Çökme Rejimine Alışmayacağız 15 Mayıs 2026 Cuma
- Adaletin Susturulduğu Dava: Casusluk 14 Mayıs 2026 Perşembe
- Affedilmeyen zafer 12 Mayıs 2026 Salı
- Karanlığa Küfredeceğine Bir Mum Yak 11 Mayıs 2026 Pazartesi
- Dünün mağdurları günümüzün zalimleri mi? 08 Mayıs 2026 Cuma
- Terzi Fikri’nin Makası 07 Mayıs 2026 Perşembe