“MÜNFERİT” İSE NİYE BU KADAR TANIDIK Adalet ölürse!..
**
Kurban “hâkim”.
Fail “savcı”.
Olay yeri “adliye”.
Kurtaran “çaycı hükümlü”.
Şimdi bir dur.
Bu cümle, normal bir memlekette haber olmaz.
Senaryo olur.
Kara mizah olur.
“Bu kadar da abartmayın” diye geri çevrilir.
Bizde ne oluyor?
Bizde refleks devreye giriyor:
“Umarım yalandır.”
Bak, cümlenin ağırlığını anlıyor musunuz?
“Bu yalandır” demiyoruz.
“Umarım yalandır” diyoruz.
Çünkü artık “olmaz” kelimesi, sözlükte duruyor ama hayatta karşılığı kalmadı.
Çünkü artık şaşırma eşiği, her gün biraz daha aşağı çekiliyor.
Çünkü artık bir ülke, olayların büyüklüğüyle değil, toplumun alışkanlığıyla ölçülüyor.
Alışmak, insanın başına gelebilecek en tehlikeli şey.
Çünkü alışınca utanmıyorsun.
Utanmayınca sorgulamıyorsun.
Sorgulamayınca düzelmiyor.
Adliye dediğin yer, devletin “güvence” deposudur.
Kavga orada biter.
İntikam orada biter.
“Ben haklıyım” bağırışı, orada hukuk diline dönüşür.
Adliye, vatandaşın öfkesini alır…
Yerine “karar” koyar.
Adliye, bağıranı susturur…
Delili konuşturur.
Adliye, güçlüye “dur” der…
Zayıfa “gel” der.
Ama eğer bir gün “hâkim kurban” diye başlayan bir cümle duyuyorsan…
Üstelik fail “savcı” ise…
Olay yeri de “adliye” ise…
O zaman o bina artık “güvence” üretmiyor demektir.
O bina “kaygı” üretiyor demektir.
O bina “yarın sıra bana gelir mi” duygusu üretiyor demektir.
Bir ülkede yargı binası, insanın içini rahatlatmıyorsa…
Vatandaş adliyeye “hak aramaya” değil, “başına iş gelmesin” diye gidiyorsa…
Orada sadece hukuk krizi yoktur.
Orada psikolojik bir kırılma vardır.
Çünkü devlet, sadece kanunla yönetilmez.
Devlet, güvenle yönetilir.
Güven gitti mi?
Vatandaşın ilk sorusu “haklı mıyım” olmaz.
“Güvende miyim” olur.
İşte asıl mesele budur.
Ve şimdi gelelim cümlenin en tokat gibi yerine:
Kurtaran “çaycı hükümlü”.
Elbette insanlığın hâlâ bir yerlerde nefes alıyor olması kıymetli.
Elbette birinin vicdan göstermesi kıymetli.
Elbette bir hayatın kurtulması kıymetli.
Ama burada “ne güzel” diye sevineceğimiz şey yok.
Çünkü sistemin yapması gerekeni tesadüf yapıyorsa…
Devlet değil, rastlantı çalışıyor demektir.
Adalet “denk geldiyse” olmaz.
Hukuk “iyi insan çıktıysa” işlemez.
Kurumlar “şanslıysak” ayakta durmaz.
Devletin mantığı şudur:
Kötü gününde de çalışacak.
Kötü niyetli olanda da işleyecek.
İyi insan yokken de koruyacak.
Yoksa adı devlet olmaz.
Peki biz neye döndük?
“İyi ki…”
İyi ki çaycı oradaymış.
İyi ki biri görmüş.
İyi ki biri araya girmiş.
İyi ki bir telefon açılmış.
İyi ki “tanıdık” varmış.
İyi ki listesi uzadıkça, kurumun itibarı azalıyor.
Çünkü “iyi ki” dediğin şey, istisnadır.
İstisna çoğalınca, normal bozulur.
Normal bozulunca ne olur?
Vatandaş, hakkını ararken delil toplamaktan önce “dayanak” arar.
Dayanak ne?
Kanun mu?
Hayır.
Kurum mu?
Hayır.
“Tanıdık.”
Telefon rehberi.
İşte bu yüzden “nasıl bir ülkede yaşamaya başladık?” sorusu, aslında bir yakınma değil; bir teşhistir.
Nasıl bir ülkede?
Kuralın değil, ilişkilerin hızlandırdığı bir ülkede.
Kurumun değil, kişilerin tampon olduğu bir ülkede.
Prosedürün değil, torpilin kestirme yol sayıldığı bir ülkede.
Ve en korkuncu…
Bu düzen, sadece vatandaşı zehirlemez.
İçeriyi de zehirler.
Hâkim de gerilir.
Savcı da gerilir.
Polis de gerilir.
Memur da gerilir.
Çünkü güven kaybolunca herkes, herkes için potansiyel tehdit olur.
Çünkü sistem “öngörülebilir” olmazsa, herkes kendi önlemini alır.
Herkes kendi korkusunu yönetir.
Korku da yönetim biçimi olunca…
Kimse konuşmaz.
Kimse itiraz etmez.
Kimse “bu yanlış” demez.
Sonra ne olur?
Yanlış büyür.
Yanlış büyüyünce de biz, “münferit” kelimesine sarılırız.
Münferit.
Her olayda “münferit”.
Her skandalda “münferit”.
Her kırılmada “münferit”.
Eee, peki münferitse niye bu kadar tanıdık?
İşte felaket burada.
Olayın doğru olup olmaması bir yana…
Olayın doğru olmasını “mümkün” bulacak hale gelmek.
Bir toplumun asıl düşüşü budur.
Çünkü bir memlekette “normal” ölürse, her şey mümkündür.
Çünkü “normal” ölünce, yargı da siyaset gibi konuşulur.
Kurumlar da taraftar gibi bölünür.
Hak da “bizimki-sizinki” olur.
Sonra adliye, bina olmaktan çıkar, bir ülkenin sinir ucuna dönüşür.
Şimdi tekrar başa dönelim.
Kurban “hâkim”.
Fail “savcı”.
Olay yeri “adliye”.
Kurtaran “çaycı hükümlü”.
Bu cümle yalan olsun.
Bu cümlenin bizi şaşırtmaması, başlı başına gerçektir.
Demek ki bir şey kaybetmişiz.
Güveni kaybetmişiz.
Eşiği kaybetmişiz.
“Bu kadar da olmaz” diyebilme rahatlığını kaybetmişiz.
Ve en acısı…
Korkmayı “normal” saymaya başlamışız.
Nasıl bir ülkede yaşamaya başladık?
Kuralın değil, tesadüfün çalıştığı…
Kurumun değil, kişinin tuttuğu…
Hukukun değil, telefonun hızlandığı…
Bir ülkede.
Peki, çözüm ne?
Dua değil.
Temenni değil.
“İyi insan”a bel bağlamak hiç değil.
Çözüm, kurumları yeniden “öngörülebilir” kılmaktır.
Şeffaflık.
Hesap verebilirlik.
Liyakat.
Denetim.
Ve en önemlisi…
Adliyeyi yeniden “korkulan yer” değil, “güvenilen yer” yapmaktır.
Çünkü adalet, sadece karar cümlelerinde değil, toplumun kalbinde yaşar.
Kalpte ölürse…
Dosyada yaşasa ne olur?..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Bataklık haritada değil, akılda 02 Mart 2026 Pazartesi
- Ölenin adı değişiyor. Kazanan aynı 01 Mart 2026 Pazar
- Şiiri yaşayıp, acıyı bal eyleyen adam 28 Şubat 2026 Cumartesi
- Acısını yaşayan bizler ve coğrafyamız!... 27 Şubat 2026 Cuma
- Polyak Maden işçileri direniyor... 26 Şubat 2026 Perşembe
- Çaylarrr 25 Şubat 2026 Çarşamba
- Laikliğin yerine konan izin 24 Şubat 2026 Salı
- Dostluk 23 Şubat 2026 Pazartesi
- Savunma saat kaçta başlar?.. 19 Şubat 2026 Perşembe
- 8 Yıl 9 Ay… Bir Diploma Daha 18 Şubat 2026 Çarşamba