DELİLDEN DEĞİL TEMASTAN SUÇ ÜRETMEK Adaletin Susturulduğu Dava: Casusluk

14 Mayıs 2026 03:42
Mal varlığına el koymak, televizyona kayyum atamak, insanları peşinen mahkûm etmek için kesinleşmiş karar gerekir mi, gerekmez mi? Bir ülkede bu sorulara verilen cevap değişmişse, artık yalnızca sanıklar değil, hukuk da tutukludur.

**

Bir ülkede hukuk öldürülürken önce cübbeler susar, sonra kalemler kırılır, sonra da dosyalar konuşmaya başlar.

Gerçi dosyalar da artık bazen bir senaryo, bazen bir siyasi bildiri, bazen de mahkeme salonuna yanlışlıkla girmiş adına da “iddianame” denilen kötü yazılmış bir tiyatro metni gibi...

Önümüze konulan tablo budur.

Soruşturmanın merkezindeki isim yani Hüseyin Gün, “Ben devlet adına çalıştım, yurtdışında görevlendirildim yetki belgem var” diyor. Ve belge mahkemeye sunuluyor.

Devletin bir dönem “görev” alanında gördüğü, kendi adına hareket ettiğini söylediği bu kişi, gün geliyor “casus” diye yargılanıyor.

 Sonra ne mi oluyor?

O kişinin bir kez görüştüğü kişiye, bir kez mesajlaştığı kişiye de casusluk gölgesi düşüyor.

Bir fotoğraf, bir temas, bir selam, bir telefon, bir WhatsApp mesajı…

Yeni ceza hukukumuzun delil kataloğu bu olsa gerek.

Eskiden delil aranırdı, şimdi temas aranıyor.

Eskiden suçun maddi unsuru aranırdı, şimdi tanışıklık yeterli görülüyor.

Eskiden “Kim ne yaptı?” diye sorulurdu, şimdi “Kim kiminle görüştü?” sorusu hükmün yerine geçiyor.

Bu hukuk değildir, bu suçun şahsiliği ilkesinin tabutuna çakılan çividir.

Ceza hukukunun en temel ilkesi şudur: Herkes kendi fiilinden sorumludur. Babasının, arkadaşının, danışmanının, tanıdığının, selam verdiği kişinin, aynı fotoğraf karesine girdiği insanın fiilinden değil.

Ama belli ki yeni dönemin ceza usulü şöyle işliyor:

Bir kişiye “casus” de.

Sonra onun çevresindeki herkese gölge düşür.

Sonra gölgeyi delil say.

Sonra delilin yokluğunu “devlet sırrı” diye açıkla.

Sonra yargılamayı sürdür.

Sonra mal varlığına el koy.

Sonra televizyona kayyum ata.

Sonra da “mahkeme karar verecek” de.

Ne güzel düzen!

Karar baştan verilmiş, yargılama sonradan başlamış.

Cezalandırma yapılmış, hüküm bekleniyormuş.

Hüküm yok ama infaz var.

Mahkûmiyet yok ama mal varlığına müdahale var.

Kesinleşmiş karar yok ama itibar infazı var.

Suç sabit değil ama kamuoyu önünde yafta hazır:

Casus!

Bu kelime öyle sıradan bir kelime değildir.

Casus” dediğiniz anda insanı toplumun dışına atarsınız.

Onu artık yurttaş olmaktan çıkarır, düşman kategorisine sokarsınız.

İşte buna modern ceza hukuku literatüründe, “Düşman ceza hukuku” denir.

Yani kişiyi yaptığı somut fiile göre değil, kim olduğuna, kiminle görüştüğüne, hangi siyasal konumda durduğuna göre cezalandırmak…

Düşman ceza hukukunda sanık, hak sahibi bir yurttaş değildir, bertaraf edilmesi gereken bir unsurdur.

Düşman ceza hukukunda masumiyet karinesi yoktur, peşin mahkûmiyet vardır.

Düşman ceza hukukunda delil yoksa sorun değildir, çünkü delilin yerini niyet okuma almıştır.

Bir gazeteci televizyon yayını yapmıştır.

Bir siyasetçi seçim kazanmıştır.

Bir kampanya danışmanı seçim çalışması yürütmüştür.

Bir iş insanı kimi insanlarla görüşmüştür.

Ve bütün bunlardan bir casusluk romanı çıkarılmıştır.

Ama kötü bir roman.

Karakterleri tutarsız, olay örgüsü zayıf, delil bağlantısı kopuk, finali baştan belli.

Üstelik bu romanın bedelini roman kahramanları değil, gerçek insanlar ödüyor.

Hapisteki insan ödüyor.

Mal varlığına el konulan insan ödüyor.

Televizyonuna kayyum atanan gazeteci ödüyor.

Seçmen iradesi tartışmalı hale getirilen toplum ödüyor.

Hukuka güvenini kaybeden milyonlar ödüyor.

Bir ülkede mahkemeler adalet dağıtmazsa, korku dağıtır.

Savcılar delil toplamaz da siyasi hikâye kurarsa, hukuk metni değil, operasyon metni yazar.

Hâkim, teraziyi değil de takvimi izlerse, yani siyasal iklimin ne yönden estiğine bakarsa, orada adalet değil, rüzgâr ölçümü yapılır.

Mutlaka şu basit soruların sorulması gerekir;

Casusluk nerede?

Hangi gizli bilgi?

Hangi devlet sırrı?

Hangi aktarım?

Hangi emir?

Hangi menfaat?

Hangi örgütsel bağ?

Hangi somut fiil?

Bir kişiyle görüşmek casusluksa, bu ülkede kim masum kalabilir?

Bir mesajlaşma casusluksa, telefon rehberleri iddianameye dönüşür.

Bir fotoğraf casusluksa, protokol törenleri suç mahallidir.

Bir televizyon yayını casusluksa, gazetecilik artık meslek değil, potansiyel suçtur.

İşte mesele tam da budur.

Bu dava yalnızca birkaç kişinin davası değildir.

Bu dava, ceza hukukunun hâlâ hukuk olup olmadığının davasıdır.

Masumiyet karinesi hâlâ yaşıyor mu?

Suç ve cezanın şahsiliği hâlâ geçerli mi?

Yargılama, hükümden önce mi gelir, sonra mı?

Mal varlığına el koymak, televizyona kayyum atamak, insanları peşinen mahkûm etmek için kesinleşmiş karar gerekir mi, gerekmez mi?

Bir ülkede bu sorulara verilen cevap değişmişse, artık yalnızca sanıklar değil, hukuk da tutukludur.

Eskiden minareyi çalan kılıfını hazırlar derlerdi.

Şimdi kılıfa da gerek duymuyorlar.

Çünkü toplumsal rıza aranmıyor.

Çünkü ikna etmek zahmetli iştir.

Delil göstermek zahmetli iştir.

Hukuka uygunluk zahmetli iştir.

Daha kolay bir yol var:

Suçla.

Tutukla.

El koy.

Sustur.

Sonra da “yargı süreci devam ediyor” de.

Bunun adı hukuk devleti değildir.

Bunun adı, hukukun devlet eliyle araçsallaştırılmasıdır.

Hukuk, yurttaşı korumak için vardır.

İktidarı sınırlamak için vardır.

Devletin gücünü frenlemek için vardır.

Ama hukuk, iktidarın sopasına dönüşürse, artık mahkeme salonunda adalet aranmaz; yalnızca bir sonraki hamlenin işareti beklenir.

Bugün izlediğimiz şey budur.

Bir mahkeme değil, önceden yazılmış bir siyasal metnin sahnelenmesi.

Bir yargılama değil, cezanın gerekçesini sonradan üretme çabası.

Bir hukuk düzeni değil, hukuk görünümü verilmiş bir güç gösterisi.

Ve en acısı da nedir biliyor musunız?

Bütün bunlar gizli kapaklı yapılmıyor.

Gözümüzün önünde yapılıyor.

Seksen altı milyon insanın önünde.

Kameraların, gazetecilerin, avukatların, ailelerin, izleyicilerin önünde.

Hukuk ağır ağır değil, alenen öldürülüyor.

Bir cinayet gibi.

Kaldı ki, fail karanlıkta değil, dosyanın kapağında, kararın gölgesinde, kayyum yazısında, el koyma kararında, tutuklama gerekçesinde.

Ve belki de en çok, hiçbir şey olmamış gibi davranan sessizlikte.

O yüzden bugün asıl soru şudur:

Kim casus?

Bir siyasetçi mi?

Bir gazeteci mi?

Bir danışman mı?

Bir iş insanı mı?

Yoksa hukukun içine yerleştirilmiş bu siyasal akıl mı?

Çünkü gerçek casusluk bazen milletin adalet duygusunu içeriden çökertmektir.

Ve bir ülkenin adalet duygusu çökerse, geriye yalnızca mahkeme binaları kalır.

İçinde hukuk olmayan mahkeme binaları.

Cübbesi var, vicdanı yok.

Dosyası var, delili yok.

Kararı var, adaleti yok.

Böyle zamanlarda gazetecinin, hukukçunun, yurttaşın görevi;

Soruyu sormak.

Israrla sormak.

Bıkmadan sormak.

Delil nerede?

Suç nerede?

Hukuk nerede?

Ve en önemlisi:

Bu memlekette adalet hâlâ kimin için var?..

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X