RUSYA’YA NEFRETİN TARİHSEL KÖKLERİ Affedilmeyen zafer
**
Batı’nın Rusya’ya duyduğu öfke, haritaların, sınırların, diplomatik bildirilerin, basın toplantılarının çok daha gerisinde bir yerde durur.
Bu öfke yalnızca bugünün öfkesi değildir.
Dünün tortusudur.
Bir yüzyılın hesabıdır.
Bir sınıf kavgasının, bir dünya tasavvurunun, bir tarih yenilgisinin hesabıdır.
Rusya denilince Batı’nın hafızasında yalnızca geniş bozkırlar, Çarlık sarayları, Ortodoks kubbeleri ya da Kremlin duvarları canlanmaz.
Aynı zamanda Ekim Devrimi canlanır.
İşçi sınıfının iktidar fikri canlanır.
Sermayenin kutsal ve ebedi olmadığı gerçeği canlanır.
Mülkiyetin, üretimin, emeğin ve devletin başka türlü örgütlenebileceği ihtimali canlanır.
Ve Batı, ihtimallerden korkar.
Bir halkın ayağa kalkması, bir sınıfın tarih sahnesine çıkması, sömürüsüz bir düzenin mümkün olduğunun dünyaya gösterilmesi, imparatorlukların en büyük kâbusudur.
Rusya’ya duyulan nefretin birinci nedeni budur: Komünizmi kurmuş olması.
İkinci nedeni ise daha ağırdır: Faşizmi yenmiş olması.
Bugün Avrupa’nın büyük meydanlarında özgürlük nutukları atılırken, o meydanların altında milyonlarca Sovyet yurttaşının kanı vardır.
Berlin’e dikilen kızıl bayrak yalnızca bir ordunun zafer sancağı değildi; insanlığın faşizme karşı hayatta kalma iradesiydi.
Stalingrad’da yalnızca bir şehir savunulmadı.
Moskova’da yalnızca bir başkent korunmadı.
Leningrad’da yalnızca açlığa direnilmedi.
Orada insanlık, gaz odalarına, toplama kamplarına, ırkçı imha siyasetine, emperyalist barbarlığa karşı son siperini kurdu.
Sovyet generali Georgy Zhukov’a atfedilen o söz, bu yüzden hâlâ yakıcıdır:
“Avrupa’yı faşizmden kurtardık, ama bunun için bizi asla affetmeyecekler.”
Gerçekten de affetmediler.
Çünkü faşizm yenildiğinde yalnızca Hitler yenilmedi. Onu besleyen sermaye düzeni de teşhir oldu.
Faşizmin yalnızca bir “delinin çılgınlığı” değil, kriz içindeki kapitalizmin en kanlı yönetim biçimlerinden biri olduğu görüldü.
Ve bu gerçek, Batı’nın resmi tarih kitaplarına sığmadı.
Sığmadığı için silindi.
Silinemediği yerde çarpıtıldı.
Çarpıtılamadığı yerde unutturuldu.
Bugün faşizme karşı kazanılmış zaferin tarihi, soğuk mermer anıtlara hapsedilmek isteniyor.
Kızıl Ordu’nun bedeli, “müttefiklerin ortak başarısı” denilerek buharlaştırılıyor.
Sovyet halklarının ödediği muazzam bedel, tarihsel dipnot haline getiriliyor.
Oysa tarih dipnot değildir.
Tarih, mezar taşlarının sessizliğinde bile konuşur.
27 milyon insanın ölümü susmaz.
Açlıktan, kurşundan, bombardımandan, işgalden, kamptan, cepheden geçen bir halkın sesi kolay kolay bastırılamaz.
Batı’nın Rusya karşıtlığı, yalnızca jeopolitik bir rekabet değildir.
Elbette enerji vardır. Pazar vardır. Askeri ittifaklar vardır.
Hammadde, boru hatları, nüfuz bölgeleri, silah sanayii, finans kapital vardır.
Ama bunların altında daha derin bir ideolojik damar akar.
O damar şudur:
Rusya, bir zamanlar kapitalizmin alternatifsiz olmadığını göstermiştir.
Rusya, işçi sınıfının tarihin nesnesi değil öznesi olabileceğini göstermiştir.
Rusya, emperyalizmin yenilebileceğini göstermiştir.
Rusya, faşizmin durdurulabileceğini göstermiştir.
İşte affedilmeyen budur.
Batı, Rusya’yı “barbarlıkla” suçlarken kendi sömürge tarihini unutturmak ister.
Afrika’nın talanını, Asya’nın yağmasını, Latin Amerika darbelerini, Ortadoğu işgallerini, milyonlarca insanın kanı üzerine kurulmuş zenginliğini perdelemek ister.
Kendi bankaları temizdir.
Kendi bombaları demokratiktir.
Kendi darbeleri özgürlükçüdür.
Kendi işgalleri uygarlıktır.
Ama başkalarının direnişi barbarlıktır.
Bu dil yeni değildir.
Emperyalizmin dili hep böyledir.
Önce hedef gösterir.
Sonra şeytanlaştırır.
Sonra kuşatır.
Sonra cezalandırır.
Sonra tarih yazar.
Ve yazdığı tarihte kendisini hep kurtarıcı ilan eder.
Oysa gerçek, çoğu zaman resmi bildirilerin arkasında değil, susturulanların sesindedir.
Tarih, büyükelçilik açıklamalarında değil, cephede ölen işçilerin, fabrikada çalışan kadınların, kuşatma altında ekmeğini bölüşen çocukların hafızasındadır.
Rusya’ya dönük nefretin ideolojik kökünü anlamadan bugünü anlamak mümkün değildir.
Bu nefretin içinde antikomünizm vardır.
Bu nefretin içinde sınıf kini vardır.
Bu nefretin içinde emperyal kibir vardır.
Bu nefretin içinde faşizmin yenilgisinden duyulan bastırılmış öfke vardır.
Ve en önemlisi, bu nefretin içinde kötü bir hatıra vardır:
Bir kez, yalnızca bir kez bile olsa, dünyanın başka türlü kurulabileceği görülmüştür.
Sermayenin sonsuz olmadığı görülmüştür.
Patronların kader olmadığı görülmüştür.
İşçinin, köylünün, yoksulun, ezilenin tarihin kenar süsü değil, merkez kuvveti olabileceği görülmüştür.
Bu yüzden Batı’nın Rusya’ya öfkesi, yalnızca Rusya’ya değildir.
O öfke, kendi düzeninin dışında bir dünyanın mümkün olduğuna dairdir.
O öfke, Stalingrad’a duyulan öfkedir.
O öfke, Ekim’e duyulan öfkedir.
O öfke, Berlin’e dikilen kızıl bayrağa duyulan öfkedir.
O öfke, sömürü düzeninin bir gün sona erebileceği korkusudur.
Ve tarih bize şunu öğretir:
Egemenler, yenildikleri savaşları unutmazlar.
Hele o savaşta yalnızca toprak değil, fikir de kaybetmişlerse...
Asla unutmazlar.
Asla affetmezler!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- 15 Temmuz’un illiyet zinciri 16 Temmuz 2026 Perşembe
- Kurtarıcı Bekleyenler Cumhuriyeti 14 Temmuz 2026 Salı
- Savunma susturulamaz, adalet şikâyetle örtülemez 13 Temmuz 2026 Pazartesi
- Bir Çöküşün Anatomisi 10 Temmuz 2026 Cuma
- Tedbirle gelenlerin tarihi sınavı 09 Temmuz 2026 Perşembe
- Delegelerin iradesine düşen butlan gölgesi 08 Temmuz 2026 Çarşamba
- Nefesin kalmasa bile; susma, haykır 03 Temmuz 2026 Cuma
- NATO’dan utanmayın, halkımızdan utanın!.. 01 Temmuz 2026 Çarşamba
- CHP, zeytin veren ölmez ağaçtır. 29 Haziran 2026 Pazartesi
- Sistemi mi tartışacağız? Sonuçlarını mı? 26 Haziran 2026 Cuma