BİR ZAMANLAR TOPRAK İŞLEYENİN DENİRDİ Algının Saltanatı, İlkenin Cenazesi
**
Türkiye bugün yalnız ekonomik krizlerin, adalet tartışmalarının, eğitim çöküşünün, dış politika savrulmalarının değil; daha derinde, daha tehlikeli bir çözülmenin içindedir.
Bu çözülmenin adı, siyasetin ilke ve değerlerden arındırılmasıdır.
Başka bir deyişle, ideolojik siyasetin tasfiyesi ve onun yerine algı, kimlik, duygu, reklam ve popülizm siyasetinin geçirilmesidir.
Bu tabloya isteyen “post-modern siyaset”, veya “pragmatizm”, isteyen de “yeni siyaset dili” der.
Dün söylenenin bugün inkâr edildiği, bugün savunulanın yarın pazarlık konusu yapıldığı, ilkenin değil çıkarın, gerçeğin değil algının, aklın değil duygunun egemen olduğu bir siyaset düzeni.
Modern siyaset; akla, bilime, yurttaşlığa, laikliğe ve ulus egemenliğine dayanıyordu.
Modern Cumhuriyet fikri, insanı kul olmaktan çıkarıp yurttaş yapmanın adıdır.
Cumhuriyet, ümmetten millete, cemaatten yurttaşa, biatten hukuka geçiştir.
Post-modern siyaset ise bu zemini kayganlaştırdı.
Artık hakikat yoktu; “benim doğrum” vardı.
Artık yurttaş yoktu; kimlik parçaları vardı.
Artık program yoktu; kampanya vardı.
Artık dava yoktu; marka vardı.
Artık siyasal parti yoktu; lider vitrini vardı.
Artık fikir yoktu; imaj vardı.
Bu nedenle çağımızın siyasetçisi, çoğu zaman düşünürden çok pazarlamacıya, devlet adamından çok reklam yüzüne benzemektedir.
Siyaset meydanı, fikirlerin yarıştığı bir kamusal alan olmaktan çıkmış; profesyonel ekiplerin hazırladığı görsellerin, sloganların, kısa videoların, sosyal medya etiketlerinin ve yapay heyecanların pazara sürüldüğü bir gösteri alanına dönüşmüştür.
Bir zamanlar siyasetçinin ne söylediğine bakılırdı.
Şimdi nasıl göründüğüne bakılıyor.
Bir zamanlar parti programı okunurdu.
Şimdi afiş rengi tartışılıyor.
Bir zamanlar “toprak işleyenin, su kullananın” denirdi.
Şimdi “doğru zaman”, “ben geliyorum”, “baharlar gelecek”, “üçlü olsun güçlü olsun” deniyor.
Şu soruları sormak gerekmez mi?
Bahar gelecek de hangi programla gelecek?
Doğru adam doğru zamanda ne yapacak?
Kim, hangi ilkeyle, hangi sınıfsal tercihle, hangi anayasal bakışla, hangi devlet anlayışıyla ülkeyi yönetecek?
Yanıt yok, çünkü post-modern siyasette yanıt gerekmez, duygu ve alkış yeterlidir. Seçmenin zihnine değil, bilinçaltına seslenmek yeterlidir.
Böylece siyaset, hakikatin değil, algının mesleği hâline gelir.
Türkiye açısından bu yalnızca ahlaki bir sorun değildir. Bu, doğrudan doğruya bir beka sorunudur.
Çünkü Türkiye herhangi bir ülke değildir. Laikliğin, ulus-devletin, toprak bütünlüğünün, yurttaşlık bilincinin ve Cumhuriyet değerlerinin sürekli hedef alındığı bir coğrafyadadır.
Böyle bir ülkede siyasetin ilkesizleşmesi, yalnızca partilerin kimlik kaybı değildir; devlet aklının çözülmesidir.
Ulus kimliği yerine etnik, mezhepsel, dinsel ya da bölgesel aidiyetlerin siyasal merkeze taşınması; yurttaşlık bağının yerine cemaat bağının geçirilmesi; laik hukuk yerine kültürel pazarlıkların öne çıkarılması; merkezi ulus-devlet fikrinin “aşılması gereken eski bir kalıntı” gibi sunulması, Türkiye’de sıradan akademik tartışmalar değildir.
Bunlar, doğrudan doğruya Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine yönelen müdahalelerdir.
Cumhuriyet neydi?
Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan insanların, etnik kökenlerine, mezheplerine, tarikatlarına, aşiretlerine göre değil; eşit yurttaşlık temelinde birleşmesiydi.
Cumhuriyet, padişahın kullarını yurttaşa dönüştürme devrimiydi.
Cumhuriyet, “millet” kavramını kan bağına değil, siyasal aidiyete dayandıran modern bir sözleşmeydi.
Bugün bu sözleşme kimi zaman demokrasi adına, kimi zaman özgürlük adına, kimi zaman yerelleşme, kimi zaman çoğulculuk adına aşındırılıyor.
Demem o ki;
Çoğulculuk, ortak yurttaşlık zeminini yok ederek mi kurulacaktır?
Demokrasi, ulusal egemenliği parçalayarak mı güçlenecektir?
Özgürlük, cemaatlere teslim edilmiş bireylerle mi sağlanacaktır?
Yerelleşme, üniter devletin çözülmesi pahasına mı savunulacaktır?
Bu soruların yanıtı verilmeden yapılan her “yeni siyaset” çağrısı, gerçekte eski bir teslimiyetin yeni ambalajıdır.
Türkiye’de siyasal partilerin ideolojik omurgalarını kaybetmesi, bu nedenle yalnızca parti içi bir problem değildir.
Cumhuriyet’in kurucu ilkeleriyle bağı olan partilerin dahi zamanla popülist, kimliksiz ve konjonktürel yapılara dönüşmesi; laiklik, ulus-devlet, kamuculuk ve bağımsızlık gibi kavramların seçim hesapları uğruna esnetilmesi, siyasal alanı çürütmektedir.
Düşünün ki bir parti;
Dün savunduğunu bugün susarak geçiştiriyor.
Bugün karşı çıktığını yarın “süreç” diye pazarlıyor.
Dün suçladığı yapıyla bugün müzakere zemini arıyor.
Dün “kırmızıçizgi” dediğini bugün “toplumsal barış” başlığı altında yeniden adlandırıyor.
Böyle bir siyasette ilke değil, taktik vardır.
Böyle bir siyasette omurga değil, rota değişikliği vardır.
Böyle bir siyasette halk değil, hedef kitle vardır.
İşte post-modern siyaset budur.
Gerçeğin yerine görüntüyü, fikrin yerine imajı, programın yerine sloganı, ahlakın yerine faydayı, yurttaşın yerine müşteriyi koymak.
Bu siyasetin en etkili silahı sosyal medyadır. Çünkü sosyal medya, hakikati araştıran değil; duyguyu çoğaltan bir makinedir. Orada bilgi ile dedikodu, belge ile iftira, eleştiri ile linç, haber ile propaganda çoğu zaman aynı hızla yayılır.
Bir yalan, bir gerçeğin ayakkabısını giymesini beklemeden ülkeyi dolaşır.
Bir iftira, mahkeme kararından önce siyasi hükmünü verir.
Bir montaj, bir belgeyi gölgede bırakır.
Bir slogan, bir programın yerini alır.
Ve buna da “halkın sesi” denir.
Oysa halkın sesi başka şeydir; organize algı operasyonu başka şeydir.
Eleştiri başka şeydir; linç başka şeydir.
Demokrasi başka şeydir; manipülasyon başka şeydir.
Özgürlük başka şeydir; hakikatin katledilmesi başka şeydir.
Çağın en büyük tehlikesi, yalanın doğru sanılması değildir. Daha kötüsü ise halkın artık doğrunun varlığına inanmaması.
“Kim doğru söylüyor?” sorusu, “herkes yalan söylüyor” teslimiyetine dönüşürse, demokrasi ölür.
Çünkü demokrasi yalnız sandıkla yaşamaz. Demokrasi, bilgiyle, bilinçle, kamusal akılla, hukuka güvenle ve yurttaşın hakikate ulaşma imkânıyla yaşar.
Hakikat yoksa hesap sorma da yoktur.
Hesap sorma yoksa hukuk da yoktur.
Hukuk yoksa cumhuriyet yalnızca tabelada kalır.
Bugün Türkiye’de seçmen davranışında görülen kararsızlık, tepkisellik ve güvensizlik, tam da bu çürümenin sonucudur.
Seçmen çoğu zaman sevdiğine değil, daha az kızdığına oy vermektedir.
Tercih değil tepki üretmektedir.
Umut değil öfke taşımaktadır.
Siyaset kurumuna güven azaldıkça, demokrasi de sandık günlerine sıkışmaktadır.
Bu ortamdan kim yararlanır?
İlkesizler, parası çok olanlar, medya gücünü elinde tutanlar, sosyal medyada trol ordusu kuranlar, cemaati, etnik aidiyeti, mezhep refleksini, korkuyu ve öfkeyi örgütleyenler yararlanır.
Ama Cumhuriyet, millet, hukuk ve aydınlanma yararlanmaz.
Çözüm, nostaljik nutuklar atmak değildir.
Çözüm, yalnızca eski sloganları yeniden cilalamak da değildir.
Çözüm, siyaseti yeniden ilkeye bağlamaktır.
Laikliği pazarlık dışı bir cumhuriyet ilkesi olarak savunmak gerekir.
Ulus-devleti etnik inkâr aracı olarak değil, eşit yurttaşlığın anayasal zemini olarak yeniden anlatmak gerekir.
Bilimi, aklı ve hukuku siyasal hayatın merkezine koymak gerekir.
Siyasi partileri reklam ajanslarının elinden alıp program, kadro ve fikir üreten kurumlar hâline getirmek gerekir.
Cemaatlere değil yurttaşa, kimlik pazarlıklarına değil anayasal eşitliğe, lider kültüne değil kurumsal demokrasiye yaslanmak gerekir.
Ve en önemlisi:
Gerçeği savunmak gerekir.
Çünkü gerçek yoksa cumhuriyet savunulamaz.
Akıl yoksa laiklik savunulamaz.
Yurttaş yoksa demokrasi savunulamaz.
Ulusal egemenlik yoksa bağımsızlık savunulamaz.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, daha parlak sloganlar değil; daha sağlam ilkelerdir.
Daha etkili kampanyalar değil; daha dürüst siyasal programlardır.
Daha çok algı değil; daha çok gerçekliktir.
Daha güçlü lider imajı değil; daha güçlü Cumhuriyet bilincidir.
Bir ülkenin geleceği, billboardlarda yazılan cümlelere bırakılamaz.
Bir milletin kaderi, sosyal medya etiketleriyle belirlenemez.
Bir cumhuriyet, reklam kampanyası gibi yönetilemez.
Siyaset yeniden ciddiyet kazanmalıdır.
Çünkü Türkiye’nin sorunu yalnız iktidar değişimi değildir.
Türkiye’nin sorunu, siyasetin anlamını kaybetmesidir.
Ve anlamını kaybeden siyaset, sonunda ülkenin aklını da kaybettirir.
O nedenle bugün asıl görev;
Algının sisini dağıtmak, gerçeğin izini sürmek,ilkeyi yeniden ayağa kaldırmak, Cumhuriyet’i, post-modern pazarlama tekniklerinin elinden kurtarmaktır.
Bazı ülkelerde ilkesiz siyaset yalnız kötü yönetim üretir.
Türkiye’de ise ilkesiz siyaset, doğrudan doğruya beka sorunu üretir!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Kumpasın Kasası, Rejimin Aynası 21 Mayıs 2026 Perşembe
- Kar Düzeni ve Susmayan Aileler 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- 19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalkma Cümlesidir 19 Mayıs 2026 Salı
- Belediyeye Çökme Rejimine Alışmayacağız 15 Mayıs 2026 Cuma
- Adaletin Susturulduğu Dava: Casusluk 14 Mayıs 2026 Perşembe
- Adalet En Çok İşçi Sınıfını İlgilendirir 13 Mayıs 2026 Çarşamba
- Affedilmeyen zafer 12 Mayıs 2026 Salı
- Karanlığa Küfredeceğine Bir Mum Yak 11 Mayıs 2026 Pazartesi
- Dünün mağdurları günümüzün zalimleri mi? 08 Mayıs 2026 Cuma
- Terzi Fikri’nin Makası 07 Mayıs 2026 Perşembe