YILMAZ ÖZDİL Bağımsızlık mı? Siyasi körlük mü?

09 Nisan 2026 01:39
Memlekette demokrasi can çekişirken, muhalefetin lideri yumruklanmışken, seçilmişler zindana gönderilirken, gazeteciler kapı önüne konulurken hâlâ en büyük maharetini muhalefete hiddetlenmekte gören bir dil, bağımsız değil; istikametsizdir.

**

Yılmaz Özdil’in son dönemde yaşadığı kopuş, basit bir kurum ayrılığı ya da kişisel polemik olarak değerlendirilemez.

Ortada daha geniş bir mesele var:

Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal dönemi, bu dönemde muhalefetin konumunu ve gazeteciliğin sorumluluğunu doğru okuyamamak.

Özdil, uzun yıllar boyunca sert dili, yüksek perdeden çıkışları ve polemikçi üslubuyla geniş bir görünürlük elde etti.

Kimi zaman bu görünürlük, etkili bir muhalif ses olarak algılandı.

Ancak görünür olmakla isabetli bir siyasal hatta sahip olmak aynı şey değildir.

Son yaşanan kırılma da tam bu ayrımın sonucu gibi görünüyor.

Türkiye artık olağan bir siyasal düzlemde değil.

İktidar ile muhalefetin eşit şartlarda yarıştığı, medyanın serbestçe işlediği, hukukun herkes için aynı biçimde uygulandığı bir ülkeden söz etmiyoruz.

Muhalefetin belediyeleri, kadroları ve öne çıkan isimleri yargı baskısıyla karşı karşıya.

Seçilmiş aktörler siyaset dışına itilmek isteniyor.

Medyanın büyük bölümü ya doğrudan iktidarın etkisinde ya da bu etkinin sınırları içinde hareket ediyor.

Böyle bir tabloda “herkese eşit mesafede” durduğunu söyleyen bir gazetecilik anlayışı, kulağa ilk bakışta dengeli gelebilir; ama  böyle dönemlerde güç ilişkilerini görmeyen her söz, fiilen güçlüden yana çalışır.

Hakeza, yangın yerinde itfaiyeciyle kundakçıyı aynı mesafeden izlemek, adalet değildir. Bu, olsa olsa konforlu bir seyirciliktir.

Çünkü eşitsiz bir zeminde taraflara eşit davranmak, hakikate eşit davranmak anlamına gelmez.

Tam da bu nedenle, bugün gazetecilikten beklenen şey yalnızca eleştiri değildir.

Beklenen, eleştirinin yönünü belirleyen siyasal ve ahlaki muhakemedir.

Kim güçlü, kim baskı altında?

Kim devlet imkânlarını kullanıyor, kim o imkânların hedefi haline geliyor?

Kim konuşmak için sınırsız kanala sahip, kim sesini duyurmakta zorlanıyor?

Bu soruları dışarıda bırakan bir yorumculuk, ne kadar iddialı olursa olsun eksik kalır.

Yılmaz Özdil’in düştüğü yer de burası oldu.

Muhalefeti hedef alan sertliğini, bağımsızlık göstergesi gibi sundu.

İktidarın kurduğu baskı ortamı ile bu baskının altında siyaset yapmaya çalışan muhalefeti aynı düzlemde değerlendirdi.

Hatta kimi başlıklarda, iktidarın kurduğu anlatıyla temas eden bir hatta savruldu.

Bunu da “bağımsız gazetecilik” adı altında meşrulaştırmaya çalıştı.

Oysa bağımsız gazetecilik, sadece herkese yüksek sesle çıkışmak değildir.

Bağımsızlık; baskı karşısında eğilmemek, saldırı altındaki insana bir tekme de sen vurmamaktır.

Memlekette demokrasi can çekişirken, muhalefetin lideri yumruklanmışken, seçilmişler zindana gönderilirken, gazeteciler kapı önüne konulurken hâlâ en büyük maharetini muhalefete hiddetlenmekte gören bir dil, bağımsız değil; istikametsizdir.

Bağımsızlık, güç merkezlerinden etkilenmeden konuşabilmektir; ama aynı zamanda ülkedeki güç asimetrisini açık biçimde görebilmektir.

Hukuksuzluğu hukuksuzluk olarak adlandırmaktır.

Siyasal baskıyı, taraflar arasındaki sıradan bir gerilim gibi göstermemektir.

Burada bir başka sorun daha ortaya çıktı:

Üslup meselesi.

Eleştirel olmakla küçümseyici olmak arasındaki çizgi, Özdil’in dilinde sık sık silindi.

Siyasi tartışma, yerini kişiselleştirilmiş bir öfkeye bıraktı.

Muhalefet liderliğine yönelik ifadelerinde, siyasal analizden çok hırçın bir hesaplaşma tonu öne çıktı.

Bu da onun sözünü güçlendirmedi; tersine, kamuoyu nezdinde inandırıcılığını aşındırdı.

Çünkü bu ülkede insanlar artık sadece kimin ne dediğine bakmıyor.

Nerede durduğuna da bakıyor.

Hangi baskı anında nasıl konuştuğuna, kime karşı cesur, kime karşı temkinli olduğuna da bakıyor.

Bugün muhalif kamuoyunun gazetecilikten beklentisi, steril bir tarafsızlık gösterisi değil.

Daha açık söylemek gerekirse; iktidar baskısı altında bunalan bir toplum, gazetecide önce karakter arıyor.

Duruş arıyor.

Hukuksuzluk karşısında netlik arıyor.

Elbette muhalefet eleştirilebilir, hatta eleştirilmelidir.

Ancak bu eleştiri, siyasal tablodaki güç eşitsizliğini görünmez hale getiriyorsa, sonunda eleştiriden çok yanlış hizalanmış bir konuma dönüşür.

Yılmaz Özdil’in yaşadığı tam da budur.

Eski dönemin merkez medya refleksleriyle, bugünün ağır siyasal krizine konuşmaya çalıştı.

Sanki ortada birbirine denk iki siyasi özne varmış gibi davrandı.

Sanki mesele demokratik alanın daraltılması değil de yalnızca muhalefetin yönetim tarzıymış gibi bir çerçeve kurdu.

Böyle olunca da kendi kurduğu “bağımsızlık” anlatısı, toplumun geniş bir kesiminde karşılık bulmadı.

Sonuçta ortaya çıkan şey bir tasfiye hikâyesinden çok, bir siyasal okuma hatasıdır.

Saha değişmişken eski oyunun diliyle konuşmanın bedelidir.

Türkiye’nin bugünkü koşullarında gazetecilik, yalnızca yorum yapmak değil; yorumun nereye düştüğünü de hesaba katmak zorundadır.

Muhalefeti döve döve “bağımsız”, iktidara nezaket göstererek “dengeci”, halkın acısını ıskalayarak “gerçekçi” olunacağını sandı.

Olmadı.

Özdil’in ofsaytta kalmasının nedeni de budur.

Mesele yalnızca bir ekran, bir kurum ya da bir kavga değildir.

Mesele, memleketin hakikatini yanlış yerden okumaktır.

Bazen insanı geride bırakan şey, rakiplerinin gücü değil; değişen oyuna rağmen ısrarla aynı yerde durmasıdır!..

 

İLGİLİ, İDDİA İÇERİKLİ HABER…

Yılmaz Özdil’i istifaya götüren manşet

 

Yılmaz Özdil'i istifaya götüren manşet- Evrensel

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X