DOĞAN ÖZ CİNAYETİ: BUGÜNÜN AYNASI Bazı ölümler milletin vicdanına emanet edilir

25 Mart 2026 01:21
Devleti çürüten, hukukun uygulanması değil, askıya alınmasıdır. Vatanı zayıflatan, suç işleyen yapıları ortaya çıkarmak değil, onları korumaktır. Milleti bölen şey, hakikatin konuşulması değil, hakikatin kurşunlanmasıdır.

**

24 Mart 1978.

Bir savcı öldürüldüğünde, sadece bir insan ölmez.

Devletin hukuk iddiası ve adalet duygusu vurulur.

Vatandaşın “bu ülkede hakikat ortaya çıkar” inancı vurulur.

Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz, sıradan bir yargı mensubu değildi.

Görevini yapıyordu.

Ama öyle usulen, öyle prosedür icabı, öyle masa başı memurluğu şeklinde değil.

Devletin karanlık koridorlarına bakıyordu.

Devlet içindeki yasa dışı odakları kurcalıyor, kontrgerilla denilen yapıyı araştırıyordu.

Yani, Türkiye’de herkesin fısıltıyla konuştuğu şeyi, hukuk diliyle soruşturuyordu.

24 Mart 1978 günü sabahı evinden çıkıp işe gitmek için arabasına bindi, silahlar patladı.

Mesele sadece bir cinayet değildi.

Birileri, bir savcının susturulmasını istiyordu.

Demek ki birileri, hukukun belli kapılardan içeri girmesini istemiyordu.

Çünkü hukuk, gerçekten uygulanırsa rahatsız eder.

Masuma güven verir, suçluya korku verir.

Türkiye’nin derdi de zaten buydu.

Hukukun herkese eşit uygulanması değil, kime kadar uygulanacağıydı.

Doğan Öz’ün hayatındaki çizgi nettir.

5 Ocak 1972’de, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam hükmü dâhil, bütün idam cezalarının kaldırılması için imza veren 1790 hâkim ve savcı arasında yer aldı.

Bu tavır, bugünden bakınca daha da anlamlıdır.

Çünkü idam cezasına karşı çıkmak, suçluyu sevmek değildir.

Devletin öldürme yetkisini sınırlamaktır.

Devlete, “Sen de hukukla bağlısın” demektir.

Asıl hukukçuluk burada başlar.

İktidar kimden yana eserse essin, kalabalık ne isterse istesin, öfke ne kadar kabarırsa kabarsın, “devletin de sınırı vardır” diyebilmekte başlar.

Doğan Öz bunu yaptı.

Hem idam karşısında hukuk dedi.

Hem derin yapılar karşısında hukuk dedi.

Hem de muhtemelen tam bu yüzden hedef seçildi.

Bir ülkede savcı, görevini yaptığı için öldürülüyorsa, orada ceza hukuku sadece kitaplarda vardır.

Anayasa sadece metin olarak vardır.

Kurumlar sadece tabelada vardır.

Çünkü hukuk devletinin ölçüsü, güzel konuşmalar değildir.

Asıl ölçü şudur:

Devlet içindeki suç odaklarına dokunabiliyor musun?

Dokunanı koruyabiliyor musun?

Faili kadar arkasındaki iradeyi de ortaya çıkarabiliyor musun?

Yapamıyorsan, sorun birkaç “çürük elma” değildir.

Sorun, çürümüş düzendir.

Türkiye’de yıllarca “derin devlet” dendi.

Kimi küçümsedi.

Kimi romantikleştirdi.

Kimi istismar etti.

Ama hukuki gerçek değişmedi.

Devletin yetkisini yasa dışı biçimde kullanan her yapı suçtur.

Devlet adına hareket ettiğini söylemesi, onu meşru yapmaz.

Tam tersine daha ağır hale getirir.

Çünkü sokaktaki suçlu bir kişiyi hedef alır.

Devlet içindeki suç yapılanması ise bütün toplumu rehin alır.

Doğan Öz’ün önemi burada yatıyor.

O, sadece bir dosya üzerinde çalışan savcı değildi.

Türkiye’nin en tehlikeli sorusunu soruyordu:

Devletin içinde, hukukun üstüne çıkan kim?

İşte bu soru, bu topraklarda çoğu zaman sevilmez.

Bu soru sorulunca, milliyetçilik nutukları yükselir.

Bu soru sorulunca, beka masalları anlatılır.

Bu soru sorulunca, devlet ile hukuksuzluk bilerek birbirine karıştırılır.

Oysa gerçek tam tersidir.

Devleti çürüten şey, hukukun uygulanması değil, hukukun askıya alınmasıdır.

Vatanı zayıflatan şey, suç işleyen yapıları ortaya çıkarmak değil, onları korumaktır.

Milleti bölen şey, hakikatin konuşulması değil, hakikatin kurşunlanmasıdır.

Doğan Öz cinayeti, bu yüzden sadece geçmişin konusu değildir. Bugünün de aynasıdır.

Çünkü bir ülkede siyasi cinayetler tam aydınlatılamıyorsa, cezasızlık kültürü yaşamaya devam ediyorsa, karanlık odaklar farklı isimlerle yeniden üreyebilir.

Adalet gecikince sadece mağdur kaybetmez.

Cumhuriyet kaybeder.

Bir savcının öldürülmesi, adliyeye sıkılmış kurşundur.

Vatandaşın “mahkeme bir gün gerçeği bulur” umuduna sıkılmış kurşundur.

Ve en acısı şudur:

Türkiye, böyle olaylardan sonra hep aynı numarayla oyalandı.

Tetikçi konuşuldu, ama zemin konuşulmadı.

Fail gösterildi, ama yapı perdelendi.

Cinayet anlatıldı, ama cinayeti mümkün kılan iklim sorgulanmadı.

Hâlbuki hukuk, sadece tetiği çekeni bulmak değildir.

Azmettiren kim?

Koruyan kim?

Yol veren kim?

Görmezden gelen kim?

Asıl soru budur.

Bir hukuk devleti, kendi içindeki karanlıkla yüzleşemiyorsa, düşmanı dışarıda aramasın.

Çünkü en büyük tehdit, bazen devletin içine çöreklenmiş hukuksuzluktur.

Doğan Öz, işte buna dokunduğu için semboldür.

Ve bazı semboller, heykel dikilerek değil, hesap sorularak yaşatılır.

24 Mart'ta onu anmak, nostalji yapmak değildir.

Ne acılar yaşandı” deyip geçmek değildir.

Bugün onu anmak, şu cümleyi kurabilmektir:

Devletin içinde suç işleyen kim varsa, sıfatı ne olursa olsun yargılanmalıdır.

Gerisi laf kalabalığıdır.

Çünkü hukuk, seçilerek uygulanıyorsa hukuk değildir.

Adalet, bazılarına uğrayıp bazılarına uğramıyorsa adalet değildir.

Cumhuriyet, kendi savcısını koruyamıyorsa sadece yönetim biçimi olarak kalır, değer olmaktan çıkar.

24 Mart 1978’de öldürülen Doğan Öz’dü.

Ama aslında hedef alınan şey belliydi.

Gerçeği soruşturma cesareti.

Hukukun devlete de uygulanabileceği fikri.

Ve vatandaşın eşit adalet umudu.

Aradan yıllar geçti.

İsimler değişti.

Yöntemler değişti.

Sloganlar değişti.

Ama bu ülkenin temel meselesi değişmedi:

Hukuk, gerçekten üstün mü?

Yoksa sadece güçlünün işine yaradığı kadar mı var?

Doğan Öz’ün hatırası, bu soruyu hâlâ önümüze koyuyor.

Rahatsız edici.

Sert.

Yakıcı.

Ama gerekli.

Çünkü bazı ölümler, toprağa gömülmez.

Bir milletin vicdanına emanet edilir.

Savcı Doğan Öz de onlardan biri!..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X