EL’İN HİKÂYESİ, BİZİM DÜZENİMİZ Biraz Daha!.. Tolstoy'un Pahom'u...
**
Toprak Yetiyor da… Nefes Yetiyor mu?
Tolstoy’un Pahom’u var.
Bizim Pahom’larımız var.
Aradaki fark şu:
Tolstoy bir hikâye yazmış.
Biz bir düzen kurmuşuz.
Pahom sıradan bir çiftçi.
Ne zengin.
Ne soylu.
Ne de “vizyoner.”
Sadece insan.
Yani gözü doymayan türden.
Duyuyor ki uzaklarda bir reis, “istediğin kadar toprak” veriyormuş.
Pahom gidiyor.
Reis cömert.
Ama cömertliğin bile bir ölçüsü var.
Diyor ki:
“Sabah güneş doğunca çık. Akşam güneş batana kadar yürüdüğün yer senin. Ama güneş batmadan başladığın yere döneceksin. Dönemezsen… hiçbir şey senin değil.”
Bu cümle aslında hayatın özeti.
Hatta insanlığın sözleşmesi.
Süresi belli.
Şartı belli.
Sonucu belli.
Pahom başlıyor yürümeye.
Toprak genişliyor.
Sınır büyüyor.
Göz büyüyor.
Göz büyüdükçe insanın içindeki “yeter” küçülüyor.
Tam dönecek…
Bir sulak arazi görüyor.
“Bunu da alayım,” diyor.
İşte insanın kırıldığı yer burası.
Çünkü insanın aklında kural var.
Ama kalbinde “biraz daha” var.
Ve “biraz daha,” çoğu zaman kuraldan güçlü.
Güneşin rengi değişiyor.
Akşam yaklaşıyor.
Pahom koşuyor.
Koştukça nefesi daralıyor.
Koştukça göğsü yanıyor.
Koştukça hayatı kısalıyor.
Burnundan kan damlıyor.
Ve tam başladığı yere varacakken yığılıp kalıyor.
Bir adım kala.
Hep öyle değil mi?
İnsan çoğu şeyi “bir adım kala” kaybediyor.
Reis izliyor.
Adamlarına mezar kazdırıyor.
Pahom’u gömüyorlar.
Reis mezarın başında tek cümle söylüyor:
“Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”
Bu cümle tokat gibi.
Çünkü doğru.
Çünkü herkesin son payı aynı.
Çünkü mezar, metrekarede eşitliktir.
Biz bu hikâyeyi “kıssadan hisse” diye dinliyoruz.
Ama hisseyi almıyoruz.
Çünkü bizde sorun toprak değil.
Bizde sorun “yetme” duygusu.
Bizim çağımızın sulak arazisi çok.
İndirim.
Kampanya.
Kredi.
“Son gün.”
“Kaçırma.”
“Stoklarla sınırlı.”
Bir de görünmeyen sulak arazi var:
Başkasının hayatı.
Başkasının evi.
Başkasının arabası.
Başkasının tatili.
Ekrandan akıyor.
İnsan bakıyor.
Kendi hayatı küçülüyor.
Sonra “daha çok” istiyor.
Daha çok eşya.
Daha çok para.
Daha çok mülk.
Daha çok itibar.
Daha çok “ben.”
Birikiyor.
Ama bir şey daha birikiyor:
Kaygı.
Korku.
Endişe.
Birikim dedikleri, çoğu zaman zincir.
Çünkü biriktirdikçe özgürleşmiyoruz.
Bağlanıyoruz.
Evin var.
Ama evin derdi var.
Araban var.
Ama masrafın var.
Eşyan var.
Ama yükün var.
Paran var.
Ama korkun var.
“Ya kaybedersem” var.
“Ya yetişmezse” var.
“Ya düşerse” var.
Ve insan bu kaygılarla yaşarken…
Zamanı tüketiyor.
Sözü tüketiyor.
İlişkiyi tüketiyor.
Sağlığı tüketiyor.
Benliği tüketiyor.
Oysa bazı şeyler satın alınmıyor:
Gören göz.
Tutan el.
Yürüyen ayak.
Derin uyku.
Sakin nefes.
Sevdiğinin sesi.
Bunların kampanyası yok.
Bunların iadesi yok.
Bunların yerine yenisi gelmiyor.
Ama biz, en kıymetlileri “nasıl olsa var” diye harcıyoruz.
En gereksizleri “olmazsa olmaz” diye büyütüyoruz.
Pahom’un hikâyesi, açgözlülüğün masalı değil.
Pahom’un hikâyesi, modern insanın aynası.
Daha çok şey için…
Daha az hayat veriyoruz.
Daha çok mülk için…
Daha az huzur bırakıyoruz.
Daha çok “yarın” için…
Bugünü tüketiyoruz.
Sonra güneş batıyor.
Şartname bitiyor.
Ve herkes aynı ölçüde toprağa sığıyor.
Kıssadan hisse?
Toprak, bir gün hepimize yetecek.
Mesele…
O güne kadar, nefesin neye yettiğini öğrenebilmek...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Bataklık haritada değil, akılda 02 Mart 2026 Pazartesi
- Ölenin adı değişiyor. Kazanan aynı 01 Mart 2026 Pazar
- Şiiri yaşayıp, acıyı bal eyleyen adam 28 Şubat 2026 Cumartesi
- Acısını yaşayan bizler ve coğrafyamız!... 27 Şubat 2026 Cuma
- Polyak Maden işçileri direniyor... 26 Şubat 2026 Perşembe
- Çaylarrr 25 Şubat 2026 Çarşamba
- Laikliğin yerine konan izin 24 Şubat 2026 Salı
- Dostluk 23 Şubat 2026 Pazartesi
- Savunma saat kaçta başlar?.. 19 Şubat 2026 Perşembe
- 8 Yıl 9 Ay… Bir Diploma Daha 18 Şubat 2026 Çarşamba