“SİGORTAYI KOOPERATİF YATIRMIŞ” DİYE Böyle şafak baskını mı olur?

17 Şubat 2026 05:23
“Adaletin adresi en güçlülerin masası değil, en yoksulun kapısıdır; o kapı yanlış çalınırsa, ülke doğru yürümez.”

***

İzmir…

Takvim 15 Şubat 2026.

Saat daha sabaha varmadan,

Kapılar çalınıyor.

Evler “aramalı”.

İnsanlar “şüpheli”.

Kim bunlar?

Patron” değil.

Yönetici” değil.

İmza yetkilisi” hiç değil.

Basına yansıyan bilgilere göre; İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki İZBETON ile S.S. İş İnsanları Örnekköy Konut Yapı Kooperatifi arasındaki kentsel dönüşüm sözleşmesine ilişkin yürüyen soruşturmada 23 kişi hakkında yakalama/gözaltı kararı, 21 kişi hakkında gözaltı uygulanmış; 2 kişi aranıyormuş.

İddia şu: 23 İZBETON çalışanının sigorta primleri, “Örnekköy 4. Etap’ta çalışmış gibi gösterilerek” kooperatif üzerinden yatırılmış.

Yine iddiaya göre, kişi başı 170–200 bin TL bandında “prim/maaş ödemesi” tespiti var.

Şimdi duralım.

Bu memlekette bir şey ters gittiğinde ilk refleks ne?

En üstteki imzayı değil, en alttaki emeği aramak.

Çünkü en alttaki emek…

Savunmasız.

— Kolay hedef.

— “Toplum vicdanını” çabuk doyuruyor.

Bakın; bir çalışanın sigorta primini kimin yatırdığını bilmesi beklenir mi?

Hayır.

Bilemez.

Bilmek zorunda da değildir.

Normal bir çalışan için SGK bildirgesini gönderenin hangi ekranı tıkladığı; hangi muhasebe kodunun seçildiği; hangi kurumun “işveren” olarak gözüktüğü… bunlar işin idari/teknik tarafıdır.

Çalışanın gündemi bellidir:

“Benim primim yatmış mı? Maaşım yatmış mı? İşim var mı?”

Ama bizde “hukuk”, bazen şöyle çalışıyor:

Önce şafak baskını, sonra gerekçe.

Oysa hukuk dediğiniz şey, “darbe ritmiyle” değil; “ölçülülükle” yürür.

Ceza muhakemesinde gözaltı bir “ceza” değil; koruma tedbiridir.

Tedbir dediğin; zaruret varsa, kaçma/karartma riski varsa, ifade ile çözülemiyorsa olur.

Koruma tedbiri demek şudur: Soruşturmanın selameti için “zorunlu” ve “ölçülü” olmalıdır.

Anayasa m.19’un ve AİHS m.5’in omurgası budur: özgürlüğe müdahale, “gerekçeli–zorunlu–orantılı” olacak.

Soruyorum:

Mühendis, tekniker gibi bordrolu çalışanlar nereye kaçacak?

Hangi delili karartacak?

Şantiye çizimini mi saklayacak?

Sigorta bildirimini mi yakacak?

Soruşturma varsa elbette yürüsün.

Kamu zararı iddiası varsa elbette araştırılsın.

Ama yöntemi konuşmadan “adalet” konuşamayız.

Çünkü burada gözaltına alınanlar, iddiaya göre “kooperatifte çalışmış gibi gösterilmiş” kişiler.

Yani suçlama “fiili çalışma” değil; kayıt düzeni.

Kayıt düzenini kim kurar?

Kim yönetir?

Kim imzalar?

Kim kontrol eder?

Kurumsal hayatta bunun cevabı basittir:

Yetki–sorumluluk imza hiyerarşisinde dolaşır.

Alt kademe çalışan, “sistem ona ne gösteriyorsa” onu yaşar.

Eğer burada bir çelişki varsa…

Eğer gerçekten SGK bildirimi bir “kurguyla” yapılmışsa…

Eğer kamu zararına yol açan bir mekanizma kurulmuşsa…

Sormanız gereken yer belli değil mi?

Kooperatifin yönetimi.

Şirketin yönetimi.

Sözleşmeyi kim yaptıysa.

İş devrini kim planladıysa.

Denetimi kim yaptıysa.

Ama biz ne yapıyoruz?

Önce, 23 eve gidiyoruz.

Sonra, “şüpheli” diyoruz.

Sonra, “kamu zararı” diyoruz.

Sonra, toplumun önüne atıp “bakın” diyoruz.

Evet “bakın”:

Bakın nasıl kolay…

Bir ülkede “adalet”, bir sabahın karanlığında kapıya dayanabiliyorsa…

Demek ki o ülkede “gündüz” de problemli.

Bakın; haberlerde yer alan çerçeveye göre olay 2022’deki işleyişe bağlanıyor.

Aradan zaman geçmiş.

Bilirkişi raporu tamamlanmış.

Demek ki dosya zaten “belge üzerinden” yürüyor.

Belge üzerinden yürüyen dosyada “şafak operasyonu” neyin tedbiri?

Kamuoyuna mesaj mı?

Kuruma gözdağı mı?

Bütün memurlara ders” mi?

İşte burada memleketin acı gerçeği devreye giriyor:

Bizde “şafak baskını”, bazen delil toplamak için değil; algı toplamak için yapılır.

Siyasetle hukuk yer değiştirince…

Masumiyet karinesi” yerini “manşet karinesi”ne bırakınca…

İnsanlar mahkemeden önce sokakta hüküm giyer.

Sonra ne olur?

Yıllar geçer…

Beraat gelir…

Takipsizlik gelir…

Ama o sabahın sesi kalır.

Kapının sesi…

Komşunun bakışı…

Çocuğun korkusu…

İş yerindeki fısıltı…

Kimse geri veremez.

Eğer gerçekten bir usulsüzlük varsa; bunu ortaya çıkaracak olan şey, “gözaltı görüntüsü” değil, somut delil ve doğru sorumluluk zinciridir.

Eğer ortada bir idari karmaşa varsa; bunu çözecek olan şey, “toplu gözaltı” değil, kayıtların, yetkilerin, imzaların tek tek ortaya konmasıdır.

Ve en temel soru:

Bu 23 kişi, gerçekten “karar verici” mi?

Yoksa “kolay hedef” mi?

“Adaletin adresi en güçlülerin masası değil, en yoksulun kapısıdır; o kapı yanlış çalınırsa, ülke doğru yürümez.”

Çünkü memlekette adaletin kalitesi, bazen şu sorunun cevabında gizlidir:

En yukarıya mı çıkar, en aşağıya mı iner?

En yukarıya çıkıyorsa, hukuk çalışıyordur.

En aşağıya iniyorsa, sadece “gürültü” çalışıyordur.

Bugün İzmir’de konuşulan şey sadece bir soruşturma değil.

Bugün İzmir’de konuşulan şey “kentsel dönüşüm” değil.

Bugün İzmir’de konuşulan şey şudur:

Bir ülkede sabahın köründe alınanlar hep aynı tipse…

çalışansa…

— teknik personelse…

— “sistemin dişlisi”yse…

O ülkede hukuk, bazen dişliyi kırarak dönmeye çalışıyordur.

Ve dişli kırılınca…

Makine çalışıyor gibi görünür.

Ama memleket durur!..

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X