GÜÇLÜLER ÇÜNKÜ BİZ YALNIZIZ Çeteler! …
Partilerin genel merkez koridorlarında zaten nöbetçi.
Öyle organize, öyle köklü, öyle yaygın ki; millet “yolsuzluk bitmez” diye "kader" zannediyor.
Oysa kader değil, bildiğin organizasyon şeması.
Bu çetenin genel merkezi yok ama şubeleri her yerde.
Yazılı basında köşe yazarı,
görsel medyada yorumcu,
sosyal medyada trol ordusu,
devlet kurumunda daire başkanı, müşavir, danışman, ihale komisyonu üyesi,
siyasi partilerde il ve/veya ilçe başkanı, yöneticisi, “abi”si, “reis”i,sivil toplumda da “kanaat önderi” diye pazarlanan işbirlikçileri var.
Hepsi birbirini tanıyor ama her biri birbirini tanımıyormuş gibi yapıyor.
Bu çete, parti tutmaz.
Renkler değişir, rozetler değişir, sloganlar değişir, onlar sadece “iktidarda kim varsa ona bayrak sallar”.
Dün başka parti için “ölürüm” diyordu, bugün yeni gelen için “dünyaya bir daha gelsem yine seninle yürürüm, yağmurda beraber ıslanırım!” modundalar.
Çünkü mesele; ideoloji değil, ihale.
Dava değil, döviz.
Vatan değil, vade farkı.
Siyasetçinin de zayıf noktası belli:
Makam, mevki, koltuk, plaka, koruma, protokol, fotoğraf karesi…
Çete gelir, kulağına fısıldar:
“Merak etme, seni seçtiririz.
Bizim kanallar seni parlatır, bizim anket şirketi seni önde gösterir, bizim troller muhalifleri linç eder,
bizim müteahhitler afişlerini asar, bizim ajans algını yönetir.”
Karşılık?
Bir imza.
Bir ihale.
Bir imar değişikliği.
Bir küçük “rica”.
İlk başta “bir kereden bir şey olmaz” diye başlar.
Sonra o “bir kere”, kendini tekrar etmeye alışır.
Bugün ülkenin en büyük çetesi; dağda, ovada, sınırda değil…
İhale dosyasında, ruhsat kararında, yönetmelik değişikliğinde, imar komisyonu tutanağında, denetim raporunun “gizli” damgasında.
Bunların silahı; kalaşnikof değil, kalem.
Mermi değil, imza.
Bir kalem darbesiyle ormanı “enerji yatırımına uygun alan” ilan eder.
Bir imzayla sahili “turizm bölgesi” yapar.
Bir gece yarısı kararnamesiyle kentin geleceğini bir müteahhidin bilançosuna yazar.
Sonra çıkıp çevre günü kutlarlar.
Ağaç dikerler.
Fidanın yanına da basın ordusunu dizerler.
Medya ayağı da ayrı bir alem.
Akşam haberlerinde izlersiniz:
“Bu ülkede yolsuzluk yok diyen” yorumcu,
reklam arasında yolsuzlukla suçlanan şirketin reklamı girince göz kırpmadan devam eder cümlesine:
“Ekonomimiz şaha kalkıyor…”
Tarafsız olduğunu iddia eden ekran, ihaleyi alan şirkete, “program sponsoru” diye teşekkür eder.
Gazetenin manşeti; ihale alanın, reklam verenin, iktidar ortağının hassasiyetine göre atılır.
Gerçekler, “ticari sır” kapsamına girmezse tabii…
Sivil toplum ayağında ise iş daha ince.
Bazı dernekler, vakıflar, platformlar…
Tabelada “adalet, demokrasi, çevre, gençlik, eğitim” yazar.
İçeride “protokol daveti, fon, hibe, proje ihalesi” konuşulur.
Basın açıklamasında çok sert görüntü verirler.
Kapalı toplantıda çok esnektirler.
Çetenin en sevdiği cümleyi sık kullanırlar:
“Biz kimsenin karşısında değiliz, herkesle görüşürüz.”
Görüşürler de…
Özellikle ihale öncesi.
Peki bu çete nasıl bu kadar güçlü?
Çünkü yalnız değiller.
Biz yalnızız.
Onların parası var,
bizim suskunluğumuz.
Onların danışman ordusu var,
bizim “aman başıma iş gelmesin” ordumuz.
Onların medya gücü var,
bizim “like” tuşumuz.
Onlar hukuku esnetmenin bin yolunu biliyor,
biz kanalı değiştirmenin tek yolunu.
Siyaset kurumu, bu çetenin esiri oldukça; devlet kurumları da liyakatsizliğin esiri olmaya mahkûm.
İhaleyi çete belirliyorsa, bürokrat; imza memuru.
Atamayı çete şekillendiriyorsa, yeterlilik; süs eşyası.
Belediyeyi çete dizayn ediyorsa,
imar planı; şehircilik değil, muhasebe programı.
Sonra da “Neden bu kadar beton?” diye soruyoruz.
Çünkü bu çete;
doğayı “arsa”,
ırmakı “kanal”,
ormanı “rezidans manzarası” olarak görüyor.
Bugünün siyasi iklimi tam da böyle bir sis.
Yukarıda büyük laflar,
aşağıda küçük hesaplar.
Sahte kavgalara şahit oluyorsunuz:
Televizyonda birbirine bağıranlar,
reklam arasında aynı locada fotoğraf veriyor.
Sosyal medyada birbirine veryansın edenler,
aynı ihalenin “paydaş”ı çıktığında, tweet’leri sessize alıyor.
Bir yanda yoksulluk kuyrukları,
öte yanda “hususi plaka” kavgası.
Bir yanda asgari ücret hesabı,
öte yanda yurt dışı lüks otel kongreleri.
Ve en acısı:
Bu çete, sadece çaldığı için değil,
bizi inandırdığı için güçlü.
“Bu ülke düzelmez.”
“Bu topraklarda hep böyleydi.”
“Kaderimiz bu.”
“Ne yapalım, ekmek parası.”
“Ben karışmam, siyasetle ilgilenmiyorum.”
“Yiyor ama çalışıyor”
Bu cümleler; onların en büyük sermayesi.
Oysa “kader” dediğimiz şey, biraz da “kabul ettiklerimiz”den ibaret.
Suskunluğumuz, üç maymunumuz, “bana dokunmayan yılan”ımız…
Çetelerin, algı yönetimiyle yarattığı kısır döngüyü; ancak sivil toplum, örgütlü yurttaş ve dayanışma kırabilir.
“Biri bizi kurtarsın” diyerek değil,
“Biz birlikte değiştiririz” diyerek.
Ekranda bağırarak değil,
sandıkta, sokakta, mahkemede, mecliste, mahallede,Çhak arayarak.
Çeteler bu ülkenin kaderi değil.
Ama biz seyirci kalırsak, bu ülkenin hikâyesini onlar yazmaya devam edecek.
Kime oy verdiğinizden bağımsız, kimin yolsuzluğuna ses çıkarmadığınıza bakarak
tarihe not düşülecek.
Ve belki de bir gün, bu topraklarda en büyük değişim, tek bir cümleyle başlayacak:
Susarak, sıranın kendime gelmesini beklemeyecek ve
“Ben artık susmayacağım.”.
- Toplam 1 yorum
Yaşar Saymaz 12:51 - 08 Kasım 2025
Doğruya doğru yanlışa yanlış demedigimiz sürece halk olarak ezilmeye somurulmeye mahkumuz. Sn. Recep Dursun bey çok güzel bir tespit ve yazı olmuş tebrik ediyorum saygılar
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- İran!.. 19 Ocak 2026 Pazartesi
- Silivri'nin dili, şüphe!.. 17 Ocak 2026 Cumartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba