FELAKETLERİN ÜÇ AYAĞI VAR Denetimsizlik, vurdumduymazlık ve sorumsuzluk!..

12 Kasım 2025 06:44
İnsan hayatı bizde hâlâ ucuz. Bir asrın felaketini birkaç yıla sığdırdık. Maden çöktü, tren devrildi, asansör koptu, yurt yandı, hastane çöktü, deprem oldu…

Ortak başlık hep aynı: denetimsizlik, vurdumduymazlık, kayırmacılık.

Ortak sonuç da aynı: ölü sayısı.

Ama ilginçtir, bu memlekette yıllardır değişmeyen tek rakam var:

İstifa sayısı: Sıfır.

Her felaketten sonra aynı tiyatroyu izliyoruz. Perde açılıyor…

İlk sahne: “Kader planı.”

İkinci sahne: “Fıtrat.”

Üçüncü sahne: “Tüm sorumlular yakalanacak, merak etmeyin.”

Son sahne: “Takdir-i ilahî, dosya kapanmıştır.”

Bu ülkede siyasi sorumluluk, Anayasa’da yazan, kitaplarda anlatılan ama sahada hiç görülmeyen bir hayalet artık. Varlığı teoride, yokluğu pratikte.

Oysa medenî ülkelerde biri çıkıp “Bu benim dönemimde oldu” der… Cümleyi bitirmeden ceketini alır, kapıyı çekip gider.

Bizde nasıl oluyor?

– Binlerce insanın öldüğü facianın ertesi günü, yetkili makam: “Hiç kimse istifa etmeyecek, sonuna kadar buradayız.”

Sanki sorumluluk, başarısızlığın bedelini ödemek değil, koltuğa sıvasıyla yapışıp kalmak zannediliyor.

Devlet dediğin, vatandaşa hizmet etmek için vardır.

Bizde vatandaş, makam sahiplerinin kariyerine fon sağlamak için var.

Felaketlerin üç ayağı var:

  1. Denetimsizlik. Kâğıt üzerinde her şey dört dörtlük. Yönetmelik var, tüzük var, yönerge var, genelge var. Hatta bazen öyle mükemmel mevzuat var ki, uygulansa Avrupa bile bize imrenir. Ama imzalar atılırken, işyerleri, madenler, oteller, yurtlar denetlenirken bir sihirbazlık numarası devreye giriyor: Eksikler görünmez oluyor.
  2. Vurdumduymazlık. Uzmanlar yıllarca uyarıyor. “Şu bina riskli, şu hat sakat, şu tünel facia adayı, şu maden saatli bomba” diyor. Raporlar çekmecelerde tozlanıyor. Ta ki… Siren sesleri duyulana kadar. O sirenler aslında yıllardır duyulmayan uyarıların bedeli.
  3. Kayırmacılık. İhale kimde? Yandaşta. Denetçi kim? Yandaşa göz yuman bürokrat. Ruhsat kimde bitiyor? “Hallederiz abi” diyen siyasî aracıda.

Liyakat yerine sadakati koyarsan, sistemin adı “devlet” olmaktan çıkar, ağ sistemi olur. Ağın dışında kalan vatandaşın canı ise “maliyet kalemi”.

Felaket olduktan sonra ne yapıyoruz?

– Olay yeri bantla çevriliyor.

– İki işçi, üç teknisyen gözaltına alınıyor.

– Birkaç bürokrat açığa alınıp, birkaç ay sonra sessizce başka yere atanıyor.

Bakan? Yerinde.

Belediye başkanı? Yerinde.

Müsteşar, genel müdür, üst kurul, bilmem ne dairesi? Hepsi yerinde.

Sorumluluk, hep aşağı doğru akıyor. Can yukarıdan gidiyor, bedel aşağıdan ödeniyor.

İşin en acı tarafı, biz bu oyuna da alıştık.

Ekranda “son dakika” bandını görür görmez reflekslerimiz bile otomatik artık:

– “Kaç ölü var?”

– “Kaç yaralı?”

– “Kimi gözaltına aldılar?”

Peki kim istifa etti?” diye soran kalmadı.

Çünkü cevabını biliyoruz: Hiç kimse.

İstifa, bu topraklarda suç ikrarı sanılıyor.

Oysa demokrasilerde istifa, onur göstergesidir. “Benim dönemimde oldu, siyasi sorumluluğu üstleniyorum” deme cesareti, gerçek devlet adamlığının çıtasıdır.

Bizde çıta o kadar aşağı çekildi ki, “Tweet attı, taziye yayınladı” diye minnet duyacak hale geldik.

Kayırmacılığın, denetimsizliğin, vurdumduymazlığın bedelini ödeyenler; gece vardiyasındaki işçi, stajyer çocuk, kadın, asgari ücretli güvenlik görevlisi, öğrenciler, gariban aileler.

 

Bedel ödemeyenler kim?

– İhale dağıtanlar…

– Denetimi görmezden gelenler…

– “Aman ses çıkarmayın, üstümüz kızar” diyen amirler…

– “Şimdi kriz çıkar, seçim var” diye dosya bekleten siyaset mühendisleri…

Onların kariyer grafiği felaketlerden etkilenmiyor. Hatta bazen tam tersi oluyor:

Krizi yönetemeyen, televizyona çıkıp cümle kuramayan, milletten özür bile dileyemeyen yetkili, bir bakıyorsun terfi etmiş.

Bu ülkede bazıları için insan hayatı değil, algı yönetimi kıymetli.

Siyasi sorumluluğun olmadığı yerde ne olur?

– Hukuk, sadece zayıf olana işler.

– Denetim, sadece tanıdığı olmayanın başına gelir.

– Adalet, vicdanı olanların iç sızısı olarak kalır, mahkeme kararı olarak değil.

Sonra da çıkıp “Neden bu kadar çok felaket yaşıyoruz?” diye sorarız.

Cevap çok basit:

Çünkü hiçbir felaketin siyasi bedeli yok.

Bedeli olmayan yanlış, tekrar eder. Bedeli olmayan ihmal, rutine dönüşür. Bedeli olmayan kayırmacılık, sisteme yerleşir.

Bu topraklarda gerçek bir değişim isteniyorsa; yolları, köprüleri, ihaleleri değil, siyasi sorumluluk kültürünü inşa etmek gerekiyor.

Bir gün bu ülkede bir bakan kürsüye çıkıp:

Evet, mevzuat eksikti. Evet, denetimler yetersizdi. Evet, bu benim sorumluluğum. İstifa ediyorum.”

dediğinde…

Belki ilk kez, bir felaket sonrası sadece cenazeler değil, bir zihniyet de toprağa verilir.

O gün gelene kadar, her “kaza” haberinde aslında hep aynı cümleyi okuyacağız:

“Göz göre göre işlenmiş, adı kaza konmuş cinayet…”

 Ve ne yazık ki, faili meçhul değil;

Faili bellî, sorumlusu "yok."..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X