KUR’AN KURSU YANGININDA DA ÖYLE Devlet bazen iki kelimede saklanır: “Özür dilerim.”

06 Kasım 2025 08:34
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Demirtaş’ın cezaevinde tutsak edilmesinde partisinin payı için “tarih önünde” özür diledi.

Dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında CHP’den verilen “evet” oylarını hatırlattı, “Partinin bugünkü genel başkanı olarak o günkü kusur için tüm Türkiye’den, Türk milletinden özür diliyorum” dedi.

Bu ülkede ilk kez bir genel başkan, elini vicdanına koyup, yanlış kararın altına imza atmış bir partinin başına geçtikten sonra, “O gün yanlıştık” dedi.

Dikkat edin, “Yanlış yapıldı” demedi.

“Yanlış yaptık” dedi.

Bu cümle, sadece Meclis zabıtlarına değil, devlet geleneğinin rutubetli duvarına yazıldı.

Çünkü bizim devlet kültürümüz, “yanlış yapılmışsa” onu faili meçhule havale etmeye alışık.

Bizim resmi tarihimiz üç kelimeyle özetlenebilir:

“Gereği yapıldı, bitti.”

Soma'da,Ermenek'te öyle.

Çorum tren kazasında öyle.

Konya kız Kur'an Kursu yangını öyle.

Roboski’de öyle.

Depremlerde öyle.

Cezaevlerinde öyle.

Gereği yapıldı, bitti.”

Bir tek “özür dilemek” hiç yapılmadı.

Ve tam da böyle bir iklimde, takvimin başka bir yaprağında, başka bir yerde, başka bir “gereği yapılmış” dosya daha açıldı.

Gebze’de yedi katlı bir apartman, bir aileyi içinde uyurken mezara dönüştürecek şekilde çöktü. Aynı aileden dört kişi hayatını kaybetti, bir genç kız enkazdan sağ çıkarıldı.

2012’de yapılmış, iskanlı, ruhsatlı…

Kâğıt üzerinde her şeyi “usule uygun”.

Uzmanlar diyor ki: “Bu tip binalar kendi kendine yıkılmaz, statik proje var, ruhsat var, denetim var, bilim ve tekniğe uyulmazsa işte böyle felaketler olur.”

Çevrede süren metro inşaatının etkisi konuşuluyor, hattın resmi sayfasına bile “29 Ekim 2025’te metro inşaatı sırasında bir binanın çökmesi sonucu dört kişinin öldüğü” not düşülüyor.

Yani bina çökerken sadece beton dökülmedi.

Devlet aklı da döküldü ortaya.

Çünkü bu ülkede her çöküşün ritüeli aynıdır:

Önce toz bulutu…

Sonra siren sesleri…

Ardından klasik cümle:

Olaya ilişkin adli ve idari soruşturma başlatılmıştır.”

Bu kadar.

 

Ölen dört kişi için başsağlığı mesajı…

Şantiye tel örgüsüne takılmış bir çelenk…

Bir de ezbere cümle: “Devlet tüm imkânlarıyla vatandaşının yanındadır.”

Peki ya “Devlet tüm ihmalleriyle vatandaşının neresindedir?”

Onu söyleyen yok.

 

Bir belediye ruhsat verirken neredeydi?

Denetim makamları, o kolonlar kesilirken, o kazı derinleşirken, o metro tüneli açılırken neredeydi?

Zemin etüdü yapan, projeye imza atan, onay mührünü vuran herkes “gereğini yapmış” sayılıyor,

Ama enkazın ortasında “özür” diye bir kavram hâlâ kayıp.

Bakın, Özgür Özel’in özrünün sembolik kıymeti burada.

Bir siyasetçi çıkıyor ve diyor ki:

“Biz de yanıldık. Bizim de kusurumuz var. Özür diliyorum.”

Peki devleti fiilen yönetenler?

Bakanlıklar?

Belediyeler?

İhaleyi dağıtanlar, denetimi kağıt üzerinde yapanlar, imar affına mühür basanlar?

Onlardan duyduğunuz en radikal cümle:

“Bu olayın sonuna kadar takipçisi olacağız.”

Takip ettikleri ne?

En fazla birkaç teknik eleman, bir müteahhit, bir şantiye şefi.

Sonra yine o meşhur kalıp: “Gereği yapıldı, bitti.”

Oysa Gebze’de çöken sadece bir bina değil.

Devlet yanılmaz” doktrini çöktü.

Denetledik” diye diye denetimsizliğin üstünü örten zihniyet çöktü.

Beton ekonomisiyle övünen siyaset anlayışı çöktü.

Bugün o enkazın başına giden herhangi bir yetkilinin ağzından şu cümleyi duydunuz mu?

“Vatandaşım, biz hata yaptık. Bu binayı, bu hattı, bu mevzuatı, bu denetim sistemini böyle kurduğumuz için senden özür diliyoruz.”

 

Duymadınız.

Duyamazsınız.

Çünkü bu ülkede “imar affı” var, “vicdan affı” yok.

İnşaata af çıkıyor, ihmale çıkmıyor.

Betonun suçu siliniyor, sorumlunun suçu silinmiyor, sadece saklanıyor.

Bizde özür dilemek, suç ikrarı sayılıyor.

Suçu zaten garibana yıktıkları için, ikrar edecek makam bulamıyorsunuz.

Müteahhit “kaçak katı kiracılar istedi” diyor,

Kiracı “belediye izin verdi” diyor,

Belediye “bakanlığın yönetmeliği böyle” diyor,

Bakanlık “bürokrasi işlememiş” diyor,

Bürokrat “talimat geldi” diyor…

En sonunda, suçlu bulunuyor:

Deprem.

Yağmur.

“Zamanın ruhu.”

Ama kimse çıkıp da “Biz yanlış yaptık” demiyor.

Demirtaş için verilen özür, tam da bu yüzden sadece bir siyasi cümle değil; bir devlet kültürü testi.

Eğer bir parti, yıllar sonra da olsa “O günkü kararımız yanlıştı” diyebiliyorsa…

Bir belediye başkanı, “Bu ruhsatı vermemeliydik” diyebiliyorsa…

Bir bakan, “Bu mevzuatı böyle çıkararak binlerce insanın hayatını riske attık, özür diliyorum” diyebiliyorsa…

İşte o zaman bu ülke, sadece rejimini değil, vicdanını da demokratikleştirmiş olur.

 

Çünkü gerçek özür, tweet’le atılıp silinen bir cümle değildir.

Gerçek özür;

İstifayla,

– Tazminatla,

– Yargı önünde hesap vermeyle,

– Aynı yanlışı tekrar etmemek için sistemi değiştirmekle anlam kazanır.

Gebze’de dört canı toprağa gömen binanın ruhsat dosyası ile Meclis’te Demirtaş’ın dokunulmazlığını kaldıran tutanak, aslında aynı şeyi soruyor:

“Yetkiyi kullanırken vicdanın neredeydi?”

Özür, işte o soruya verilen geç de olsa insani cevaptır.

Siyasetçi için de böyledir, bürokrat için de, müteahhit için de.

Bir ülkede özür dileyebilenler çoğaldıkça, enkazlar azalır.

Çünkü özür, sadece geçmişe değil, geleceğe verilen sözdür:

 

Bir daha aynı hatayı yapmamak üzere…

Senden değil, senden çaldığım güvenden utanıyorum.”

Bu utancı hissedebilen bir devlet,

Gebze’deki apartmanın altından sadece cenaze değil,

Belki bir gün adalet de çıkarabilir.

 

Ama önce birileri mikrofonun başına geçip,

Şu iki kelimeyi öğrenmek zorunda:

“Özür dilerim.”

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X