BU BİR KAZA OEĞİL Düpedüz sistemin meselesidir

06 Nisan 2026 01:49
Zira ortada yalnızca bir düşme yok. Ortada bir sistem var. Maliyeti önceleyen bir sistem. Denetimi kağıda indirgeyen bir sistem. İş güvenliğini "masraf kalemi" sayan bir sistem

***

Yine oldu.su

Yine Dilovası'nda bir fabrika.
Yine işçiler.
Yine eve ekmek götürmek için çalışırken, eve dönemeyen insanlar.

Dilovası’nda bir fabrikada, platformda çalışan 4 işçi yaklaşık 10 metre yükseklikten düşüyor. Üçü ölüyor. Biri yaralı. Haber dili buna “iş kazası” diyor. Soruşturma açıldığı söyleniyor. Dosya hazırlanacak. Tutanak tutulacak. Cümleler kurulacak. Sonra memleket yeni ölümlere doğru yürümeye devam edecek.

Ama bazı kelimeleri artık düzgün seçmek gerekiyor.
Çünkü kelime, vicdanın aynasıdır.

Buna “kaza” derseniz, sanki yıldırım düşmüş gibi anlatırsınız.

Buna “takdir-i ilahi” derseniz, ihmali göğe havale etmiş olursunuz.

Buna “iş cinayeti” derseniz, nihayet gerçeğin kapısını aralarsınız.

Zira ortada yalnızca bir düşme yok.
Ortada bir sistem var.
Maliyeti önceleyen bir sistem.
Denetimi kâğıda indirgeyen bir sistem.
İş güvenliğini “masraf kalemi” sayan bir sistem.
İnsanı, üretim bandındaki değiştirilebilir parça gibi gören bir sistem.

Türkiye’de yoksul, çalışmak zorunda olduğu için en tehlikeli işe gider.
En tehlikeli işe gittiği için en az korunur.
En az korunduğu için en kolay ölür.
Sonra onun ölümüne, rapor dilinde “olay” denir.
İşte memleketin en büyük ahlaki çöküşü budur.
İnsanın canı, bilanço dipnotundan daha değersiz hale gelmiştir.

Oysa hukuk devletinde mesele çok açıktır.
İşverenin ve işveren adına hareket edenlerin, çalışanı koruma yükümlülüğü vardır.

Risk değerlendirmesi yapmak, eğitim vermek, ekipmanı sağlamak, denetlemek, yüksekte çalışmada gerekli bütün teknik ve idari tedbirleri almak bir lütuf değildir; yükümlülüktür.
Yapılmadığında bunun adı eksiklik değil, sorumluluktur.

Gerektiği gibi denetlenmediyse, orada kamu sorumluluğu da vardır.
Çünkü denetim, ölümden sonra tutanak tutmak için değil; ölüm olmadan önce önlemek içindir.

Bir işçi 10 metre yükseklikten düşüyorsa, bu tedbirin eksikliğiyle açıklanır.
Bu, ciddiyetsizlikle açıklanır.
Bu, “bir şey olmaz” zihniyetiyle açıklanır.
Bu, “iş yetişsin” baskısıyla açıklanır.
Bu, “önce üretim” körlüğüyle açıklanır.

Sonra ne olur?
Ölenin adı habere düşer.
Kalanın acısı eve düşer.
Sorumluluğun üstü ise prosedüre düşer.

Bizde çoğu zaman en ucuz şey, işçinin hayatıdır.
Baret dağıtınca sorumluluk bitmiş sayılır.
Bir imza attırınca eğitim verilmiş kabul edilir.
Bir dosya hazırlanınca önlem alınmış sanılır.

Oysa gerçek iş güvenliği, fotoğraf vermek değil; insanı canlı tutmaktır.

İş güvenliği, afiş değildir.
İş güvenliği, formalite değildir.
İş güvenliği, sunum değildir.
İş güvenliği, insan hayatıdır.
Daha doğrusu, olması gereken budur.

Bu yüzden bu tür olaylarda hukuki değerlendirme yapılırken sadece alt kademe çalışanlara, bir iki teknik personele, göstermelik sorumlulara bakmak yetmez.

Karar alma yetkisi kimdeydi?
Çalışma koşullarını kim belirledi?
Koruyucu sistemleri kurma yükümlülüğü kimdeydi?
Denetim hangi sıklıkta ve nasıl yapıldı?
Uyarılar daha önce geldi mi?
Geldiyse neden gereği yapılmadı?

Bütün bunlar gerçek bir soruşturmanın asli sorularıdır.
Ceza hukuku bakımından da mesele, yalnızca “üzgünüz” demekle kapanamaz.

Somut olayın özelliklerine göre, bilinçli taksir mi vardır, daha ağır bir sorumluluk hali mi doğmuştur, kamu görevlileri yönünden görevin gereklerine aykırılık bulunmakta mıdır; bunların tamamı etkili ve tarafsız biçimde araştırılmalıdır.

Çünkü adalet, cenazeye çelenk göndermek değildir.

Adalet, bir daha aynı ölümün yaşanmamasını sağlayacak ciddiyeti göstermektir.

Asıl utanç şudur:
Bu ülkede herkes, bu haberleri okurken neyle karşılaşacağını zaten biliyor.
“Fabrika…”
“İşçi…”
“Yüksekten düşme…”
“Patlama…”
“Göçük…”
"Yangın... "
Ve peşinden gelen üç kelime:
“Soruşturma başlatıldı.”

Soruşturma başlatılıyor da, neden ölüm bitmiyor?
Çünkü bizde çoğu zaman ölüm araştırılıyor, hayat korunmuyor.
Öldükten sonra devlet ciddileşiyor.
Ölmeden önce ise çoğu yerde hayat, piyasa şartlarına bırakılıyor.
İşte buna itiraz etmek gerekiyor.

Yüksekten düşen işçi değil sadece.
Memleketin hukuk duygusu düşüyor.
Kamu vicdanı düşüyor.
İnsana verilen değer düşüyor.
Ve her ölümle birlikte, hepimizin insanlığı biraz daha aşağı düşüyor.

Hayatını kaybeden emekçilere Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum.
Yaralı işçiye acil şifa diliyorum.
Ama sadece rahmet dilemek yetmez.
Sadece başsağlığı dilemek yetmez.
Sadece üzülmek yetmez.

Bu ülke, işçinin ölümünü kader gibi anlatan dilden vazgeçmek zorundadır.

Çünkü kader, ihmalin mazereti değildir.
Çünkü ekmek parası, ölüm fermanı değildir.
Çünkü çalışmak, ölümü göze almak demek değildir.

Ve çünkü hiçbir memlekette insan hayatı bu kadar ucuz olmamalıdır...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X