ARDAHAN'DA BİR KAPI, BİR ÇAY, BİR IŞIK... Dursun Akçam Kültür Evi

06 Ocak 2026 04:01
"Alper Akçam sanırım 1 Şubat’ta İstanbul'da toplanacaklarını yazmıştı. Kapıları katılmak isteyen herkese açık. Çünkü bu kapı kapanırsa… Sadece bir bina kapanmaz."

***

Ardahan’da…

Anadolu’nun çatısında, 1800 metrede…

Sarıçam ormanlarının arasında, karın üstüne kar düşerken…

Sineması olmayan şehirde, bedava film gösteren bir kapı var.

Öğrencinin üşüyerek değil, ısınarak ders çalıştığı bir kapı var.

Gazetenin, derginin, kitabın “lüks” sayıldığı yerde, “buyur oku” diyen bir kapı var.

Çayın pahalı olduğu ülkede, “çay benden” diyen bir kapı var.

 

Adı: D u r s u n  A k ç a m K ü l t ü r e v i...

 

Hani şu memlekette sık duyduğumuz cümle var ya…

Bu ülkede bir şey olmaz.”

Oluyor işte.

Ardahan’da oluyor.

İMECE ile oluyor.

Kimsenin birbirine üstünlük taslamadığı, kimsenin kimseyi “ben yaptım” diye ezmediği bir yerden oluyor.

Çünkü burada “ben” yok.

Burada “biz” var.

Biz deyince de bazıları ürperir.

Çünkü bazıları “biz”i sever… ama sadece kendi ‘biz’ini.

Bu kültürevinin “bizi” öyle değil.

 

Ne kişisel hırs…

Ne siyasi gölge…

Ne çıkar hesabı…

Ne de “şu da bizim adamımız olsun” çabası.

Sadece emek.

Sadece dayanışma.

Sadece insan.

 Dostoyevskiİnsan asla bir piyano tuşu değildir” demiş.

 Bizde ise insanı tuş sanan çok.

 Basınca ses verecek…

Basıp çekince susacak…

Gerektiğinde alkışlayacak…

Gerektiğinde yutkunacak…

Gerektiğinde unutacak…

Oysa Ardahan’daki bu kapı, insana “tuş” muamelesi yapmıyor.

İnsana “insan” muamelesi yapıyor.

Bu bile başlı başına devrim.

 Çünkü bizde devrim, çoğu zaman afiştir.

Sloganlıdır.

Gürültülüdür.

Ve bir süre sonra da yorgundur.

 Ama Ardahan’daki devrim…

Sessiz.

Mütevazı.

Günlük.

Çayın buharında.

Kitabın sayfasında.

Sahnenin perdesinde.

Fidanın toprağında.

Üstelik öyle “bütçeyle, ihaleyle, proje dosyasıyla” falan değil.

Dişten tırnaktan.

Bir ömrün biriktirdikleriyle.

Dursun Akçam’ın, Cılavuz Köy Enstitüsü’nden geçip “çeliğe su vermeyi” öğrenmiş bir insan olarak, hayata verdiği terle.

Perihan Akçam’ın, emekli maaşıyla bu yapıyı ayakta tutma ısrarıyla.

Çocuklarının katkısıyla.

Ve son üç yıldır, “güzel insanların” omuz vermesiyle.

Yani…

Bir ülkenin asıl zenginliği neymiş?

Maden değil.

Beton değil.

Döviz değil.

İhale değil.

İnsan.

 

İmece, bu toprakların en eski “sosyal güvenlik sistemi.”

İmece, bu toprakların en eski “vakıf geleneği.”

İmece, bu toprakların en eski “ahlak sözleşmesi.”

 

Ama biz imeceyi ne yaptık?

Romantik” dedik.

Eski” dedik.

Bırak bunları” dedik.

Sonra da yalnız kaldık.

Sonra da yabancılaştık.

Sonra da birbirimize düşman olduk.

 

Şimdi biri çıkıp “biz hâlâ buradayız” diyor.

 

Ardahan’da bir kapı var.

Yaz kış açık.

Herkese açık.

Parası olana değil.

Tanıdığı olana değil.

Bir yerden torpili olana değil.

İnsana açık.

 

İşte bu yüzden kıymetli.

İşte bu yüzden desteklenmeli.

İşte bu yüzden büyümeli.

 

Çünkü memlekette “kültür” dediğin şey, en çok da yokluğun içinde anlam kazanır.

 

Sineması olmayan şehirde film gösteriyorsan…

Gençlerin sahneye çıktığı tiyatroyu yaşatıyorsan…

Âşığın sözünü, ustanın sesini, çocuğun heyecanını aynı çatı altında buluşturuyorsan…

Bir de üstüne, 20 bin fidan dikilmiş bir ormanın büyümesine vesile oluyorsan…

Sen sadece “etkinlik” yapmıyorsun.

Sen “gelecek” yapıyorsun.

Üstelik “gelecek” dediğin şey, bugün herkesin ağzında.

Ama kimsenin elinde yok.

 

Ardahan’daki bu kapı, geleceği eline almış.

Toprağa koymuş.

Sulamış.

Büyütmüş.

 

Bir de üstüne “gel, sen de bir ağaç bırak” demiş.

Ne güzel cümle.

Bir ülke, “dikili ağacı” ile anılır.

 

Bazıları dikili ağaç bırakmaz.

Dikili tabelayla övünür.

Dikili betonla böbürlenir.

Dikili koltukla yaşar.

Oysa ağaç…

Sessizdir.

Sabırlıdır.

Kök salar.

Gölge verir.

İnsanı serinletir.

İnsanı birleştirir.

 

Bu yüzden Ardahan’daki imece, sadece Ardahan’ın meselesi değil.

Bu, memleketin meselesi.

 

Çünkü memleketin en çok ihtiyacı olan şey, tam da budur:

Kibir değil.

Kavga değil.

Ayrım değil.

Kutuplaşma değil.

Birlikte yapabilme becerisi.

 

Alper Akçam’ın yazısında bir cümle var: “Tarihe geçecek güzel eylem.”

Abartı mı?

Hayır.

 

Bu ülkede tarihe geçen şeyler, bazen manşet olmaz.

Bazen sarayın ışıkları olmaz.

Bazen televizyonlarda dönen spotlar olmaz.

Bazen 1800 metrede, soba sıcaklığında, çay buharında olur.

Birbirlerine her sabah “gün aydınlığı” diyen insanlar…

Bu ülkede hâlâ “gönül selamı” diye bir şeyin mümkün olduğunu gösteriyor.

 

Bunu küçümseyen çok olur.

Ne değişecek?” derler.

 

Şu değişecek:

İnsan, insana iyi gelince…

Memleket biraz daha yaşanır olur.

 

Kötülük örgütlü olabilir.

Ama iyilik de örgütlenebilir.

Ardahan’da örgütlenmiş.

 

Şimdi bize düşen…

Seyretmek değil.

Omuz vermek.

 

Alper Akçam  sanırım 1 Şubat’ta İstanbul'da toplanacaklarını yazmıştı.

Kapıları katılmak isteyen herkese açık.

Çünkü bu kapı kapanırsa…

Sadece bir bina kapanmaz.

 

Bir şehir biraz daha yalnız kalır.

Bir çocuk biraz daha sessizleşir.

Bir genç biraz daha umutsuzlaşır.

Bir ağaç biraz daha susuz kalır.

 

Ve biz, yine “bu ülkede bir şey olmaz” cümlesine sığınırız.

Oluyor.

Ardahan’da oluyor.

O kapı açık.

Biz de açık tutalım.

 

Selam olsun ışığa ışık, sese ses katanlara!..

 

https://www.dursunakcam.com/

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X