VARSA DA YOKSA DA SUSMANI İSTERLER Ekmek kavgası!..

04 Aralık 2025 04:46
Siyasal İslamcı iktidar pratiğinin en büyük marifeti de burada: Yoksulluğu “kader”e bağlayıp, adaletsizliği “imtihan” diye anlatıp, itirazı “nankörlük” diye damgalamak…

***

Ekmekle doydu karnım… Ekmekle avutuldum… Ekmekle korkutuldum…”

Ekmek dediğin, yalnızca unla suyun mayalanmış hâli değildir.

Ekmek dediğin, emek demektir.

Ekmek dediğin, haysiyet demektir.

Ekmek dediğin, bir memlekette devletin vatandaşa “yerini” bildirme biçimi hâline geldiyse şayet, orada artık mesele ekonomi değildir;

Nizamdır, ahlâktır, adalettir.

Bu ülkede ekmeğin adı niye bu kadar ağır?

Niye ekmek, bu kadar çok “korku” taşır?

Niye insan, elini ekmeğe uzatırken bile “ya yarın” diye düşünür?

Çünkü Türkiye’de uzun zamandır ekmek, sofranın meselesi olmaktan çıktı; siyasetin aparatına dönüştü.

Bir tarafta “şükür” telkini…

Öte tarafta “israf”ın itibar sayılması…

Bir tarafta “kanaat” vaazı…

Öte tarafta kamu imkânıyla büyüyen ihtişam…

Bir tarafta “sabredin” cümlesi…

Öte tarafta sabırsızca büyüyen ayrıcalıklar…

Millete “sabır” düşüyor, bazılarına “sıra.”

İşte Hasan Hüseyin’in “ekmekle avutulmak” dediği budur.

İnsanı hak talebinden koparıp, teselliyle yönetmek.

İnsanı yurttaşlıktan indirip, sadakaya razı etmek.

Peki “ekmekle korkutulmak” ne demek?

Konuşursan işin gider.”

Sendikaya girersen kapı gösterilir.”

Hakkını ararsan fişlenirsin.”

Yanlış yere selam verirsen mülakatı kaybedersin.”

Ekmek üzerinden kurulan bu disiplin, sadece işyerinde değil; hayatın her yerinde.

Çünkü ekmek varsa susmanı isterler.

Ekmek yoksa yine susmanı isterler.

Ve aradaki fark şudur:

Biri “nimet” diye susar, öteki “korku” diye susar.

Şimdi gelelim asıl meseleye.

Emek mücadelesinin önündeki engel sadece patron değildir.

Kimi zaman sistemin kendisidir.

Kimi zaman siyasetin dili, örgütlü emeği “tehdit” gibi gösterir.

Kimi zaman hak arayana “fitne” denir.

Kimi zaman grev “milli mesele” diye bastırılır.

Kimi zaman adalet, güçlünün cebinde bir anahtara dönüşür.

Bu memleketin insanı alın teri döküyor. Ama alın terinin değeri, pazarlık masasında değil, propaganda cümlelerinde konuşuluyor.

Siyasal İslamcı iktidar pratiğinin en büyük marifeti de burada: Yoksulluğu “kader”e bağlayıp, adaletsizliği “imtihan” diye anlatıp, itirazı “nankörlük” diye damgalamak…

Hâlbuki iman, kul hakkına karşı titremekse;

Dindarlık, adaleti ayakta tutmaksa;

Siyaset, millete hizmet iddiasıysa…

O zaman bu milletin ekmeği niye küçülürken, bazı sofralar niye büyüyor?

Bu ülkenin çocukları niye “gelecek” kelimesini duyunca kaygılanıyor?

Bu ülkenin emeklisi niye hayatının sonunda hâlâ “geçinme” imtihanı veriyor?

Ve en önemlisi: Bir iktidar, vatandaşı ekmekle terbiye ediyorsa,orada ekmeğin meselesi yoktur; insanın meselesi vardır.

 

Hasan Hüseyin’in “Önce ekmeğe varır elim” demesi, aslında bir itiraftır: Bu memlekette insan, önce hayatta kalmaya mecbur bırakılmıştır.

Ama insan sadece hayatta kalmak için yaratılmadı. İnsan, insanca yaşamak için var.

İnsanca yaşamak da şununla başlar:

Emeğin hakkını almakla… Liyakatle…

Şeffaflıkla…

Hukukla…

Ve hepsinin üstünde: adaletle.

Ekmek kavgası bu yüzden “kuru bir geçim” kavgası değildir.

Ekmek kavgası, memleketin haysiyet kavgasıdır.

Çünkü ekmeğin küçüldüğü yerde, özgürlük de küçülür.

Adaletin zayıfladığı yerde, bereket de zayıflar.

Hakkın yerini hamaset aldığında, milletin payına sadece “tahammül” düşer.

Hasan Hüseyin son noktayı koymuş zaten:

Çilemin adı benim, ekmek kavgası.”

Bizim de artık bu kavganın adını doğru koymamız gerekiyor:

Bu kavga, ekmek kavgası olduğu kadar adalet kavgasıdır.

Ve adalet, bir parti meselesi değil;

Memleket meselesidir!..

Bu yorum, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Ekmek” şiirinden esinlenerek kaleme alınmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X