MEMLEKET BÖYLE DEĞİL. BÖYLE YAPILIYOR Halk Sultan... Küçük saltanatlar ülkesi!..

26 Aralık 2025 03:39
Çünkü bizde güç, çoğu zaman hakkı korumak için değil, hıncı boşaltmak için kullanılıyor. Çetin Altan’ın “merdiven oyunu” dediği şey tam da bu: Üste ezilmenin acısını alttan çıkaran bir memleket koreografisi.

Memleketimizin büyük trajedisi şu:

Bizde iktidar sadece Ankara’da değil.

Bizde iktidar, hastane kapısındaki hademenin dilinde,

dilekçeye tükürür gibi bakan kâtibin bakışında,

Bana yahu dedin” diye insanı karakol karakol gezdiren “küçük” polisin sesinde.

Burası “büyük devlet” diye övünür.

Ama günlük hayatta “küçük devletçikler” üretir.

Bir adam düşünün…

Ömrü boyunca ezilmiş.

Bir gün eline küçücük bir yetki geçmiş: Mühür, kalem, sıra, dosya, üniforma, vezne, sayaç, sistem şifresi…

O küçücük yetki, adamın içinde yıllarca biriken acının intikamına dönüşüyor.

Çünkü bizde güç, çoğu zaman hakkı korumak için değil, hıncı boşaltmak için kullanılıyor.

Çetin Altan’ın “merdiven oyunu” dediği şey tam da bu:

Üste ezilmenin acısını alttan çıkaran bir memleket koreografisi.

Bir üst basamağa çıktın mı?

Altındakini ez.

Üstündekine eğil.

Bir de buna “adam olmak” de.

Sonra da ;

Neden dayanışma çürüyor?

Neden herkes birbirinin kurdu? de...

Çünkü tarihî çeşmenin yalağına pisleyen de biziz.

Üç bin yılın mermerini kirece çeviren de biziz.

Günlük hayatın vandalizmini, “nasıl olsa kimse görmez” rahatlığıyla meşrulaştıran da biziz.

Ve her seferinde birileri çıkıp, o rahatlığa bir cümle ekliyor:

Memleket böyle…”

Değil.

Memleket böyle değil.

Memleket böyle yapılıyor.

Gelelim iktidara.

İktidar dediğin şey, bu “küçük saltanatlar”ı ya törpüler ya da besler.

Bizim hikâyede iktidar çoğu zaman besliyor.

Çünkü küçük iktidarlar, büyük iktidarın en pratik yakıtı:

Korku dağıt.

Sadakat topla.

Liyakati ez.

Hukuku yavaşlat.

İnsanı yıprat.

Sonra yıpranan insana “terbiye” de.

Bir toplumun “insan” kalma kasını en çok ne güçlendirir?

Adalet duygusu.

Öngörülebilirlik.

Eşit muamele.

Hakkını arayınca başına iş gelmeyeceğini bilmek.

Peki, bizde vatandaş ne biliyor?

Hakkını arayınca dosyanın uzayacağını…

İtiraz edince “arıza” sayılacağını…

Ses çıkarınca “nankör” damgası yiyeceğini…

Susunca “idare eder” diye yaşamaya mahkûm olacağını biliyor.

 Bu yüzden “halk” bir yandan sultan, bir yandan rehin.

Bir yandan alkış, bir yandan ah.

Bir yandan “bize bunu yapanlar” diye öfke,öbür yandan “bize bunu yapanları” yeniden saye süren alışkanlık.

Bazen en “senden olanlara” en acı ihaneti sen tattırıyorsun.

Çünkü bizde en kolay hedef, en yakındakidir.

Komşu… mesai arkadaşı… öteki mahalle… “bizden” olmayan…

Devletin büyüğüyle boğuşamazsın, bari apartmanın kapıcısıyla boğuş.

Hayat pahalılığıyla baş edemezsin, bari trafikte korna çal.

Gelecek kaygısını yenemezsin, bari gişedeki memura bağır.

Büyük haksızlığı, küçük kabalıklarla telafi etmeye çalışan bir kitle psikolojisi…

Ve sonra herkes haklı.

Herkes mağdur.

Herkes yorgun.

Kimse sorumlu değil.

Oysa yepyeni bir cevher aşılamalı.

Yani; kendinden olana insanca davranma cevheri.

Yani; “dilekçesine tükürdüğün adam aslında sensin” idraki.

Bu idrak olmadan, iktidar değişse ne olur?

Koltuk değişir.

Üslup değişir.

Ama “küçük saltanatlar” devam ederse, memleket yine aynı yerden kanar.

Çünkü sorun sadece iktidarın hoyratlığı değil; o hoyratlığın günlük hayatta ödül bulması.

Bir toplum, kötülüğü “iş bitiricilik” diye alkışladığı sürece…

Kabalığı “delikanlılık” diye pazarladığı sürece…

Kurnazlığı “uyanıklık” diye taçlandırdığı sürece…

İktidar da o dili konuşur.

Hatta o dili büyütür.

Çünkü en kolay yönetim, en çok bölünmüş toplumda kurulur.

Son söz:

Halk” sultan falan değil aslında.

Halk, kendi içindeki sultanla kavga etmeyen tebaa.

O sultan; “ben” diyor, “benden” diyor, “bana” diyor.

Ama “biz” demiyor.

Ve bir memleket, “biz” diyemediği için

Yıldızların Boğaz’a yağdığı bir bahar gecesini, baltayla keman kırar gibi, hırtça bir münakaşa ile berbat eden şoför, senden...

Hastane kapısına inleyerek dayanmış hamile kadına hakaret eden hademe, senden...

Senden, “Bana yahu dedin” diye insanı karakol karakol dolaştıran küçük polis...

Caddede lafla omuz atarak şehrin haysiyetini haraca bağlayan külhan senin çocuğun.

Arkadaşını en hain şekilde gammazlayan memur senin yetiştirmen.

Hesabı şişirerek küçücük kalemiyle cebindekini tırtıklayan garson bir halk adamı değil mi?

Bir halk adamı değil mi, nişanlısının yanındakini kaçıran şu jandarma?

Götürdüğün dilekçeye tükürür gibi bakan kâtip halktan.

Gaddarlığının zevkini ayak seslerinde çınlatarak önce yatak odasına doğrulan icra memuru halktan.

Şu tarihi çeşmenin yalağına pisleyen kimdir? Kimdir üç bin yılın mermer kalıntılarından kireç yapan? Genç kadının göbeğine kısırlık muskası yazan elde sen varsın. Çektiğin sıkıntıda sen varsın, çektiğin sefalette sen varsın.

Seni, başına yumruk vuranları alkışlarken gördüğümüz olmuştur.

Ve bazen en senden olanlara en acı ihaneti sen tattırmışsındır.

Gizli hıncının hedefini seçmemenin çapaçulluğu içindesin. Yıllar yılı uyutmuşlar, yıllar yılı horlamışlar seni. Bu ezikliğin kompleksiyle bir garip merdiven oyununa düşürmüşler seni...

Kendini bir üst basamakta hissettiğin an, altındakini ezmekle, üstündekine ezilmenin acısını çıkarmaya mahkûm etmişler seni. Böylece büyük dayanışmaların sağlamlığını, lime lime kokmuş bir et gibi, kendi kendine çürütmüşsün.

Yepyeni bir cevher aşılamak gerekir sana.

Öyle bir cevher ki, kendinden olanı sevsin. Polis olduğun zaman sesinde şahsi çaresizliğin hırsı titremesin. İcra memuru olduğun zaman adımlarında gaddarlık çınlamasın.

Hademeyken, hastane kapılarındaki hamile kadınlara küfretme. Garson olunca, çalma senden olanın parasını. Şu tarihi çeşme senin. Her üzülen senin, her ıstırap çeken senin.

Dilekçesine tükürür gibi baktığın adam aslında sensin. Gammazladığın arkadaşın aslında sensin. Bunu kavrayamadığın müddetçe seni hırtlığının ve barbarlığının cenderesinde tepe tepe kullananlar çıkabilir.

İnsanlığını ispat edemediğin müddetçe, kimse insan yerine koymaz seni. İnsanlığın ispatı ise, kendinden olana insanca davranmaktır.

*

Çetin Altan'ın

Sultanım, başımın tacı, gözümün nuru, gönlümün süruru, bir tanecik canım efendim, Halk.

Yoluna ömür koyduğum, yüreğimi göz göz oyduğum, uğrunda nefsimi hiçe saydığım, saadetini görmek için saadetlerden caydığım, kulu kölesi olduğum, bin ikbali bir takdirinde bulduğum, velinimetin hünkârım, devletli serdarım büyük Halk.

Bazen bir kızıyorum ki sana...

Şiirinden esinlenerek yazılmıştır.

Çetin Altan…

 Dünya basın tarihine de en çok köşe yazısı yazan isimlerden biri olarak geçen Çetin Altan, 88 yaşındayken 22 Ekim 2015 tarihinde tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti. Gazetecilik ve yazarlığının yanı sıra tiyatro oyunları da kaleme alan Altan, 1965-1969 yılları arasında TİP Milletvekili olarak Meclis’te görev yapmıştı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X