PARYA, AĞIR KELİME Hasretinden memleket eskittik

13 Mart 2026 03:59
Bizim gibi düşünmüyorsan eksiksin. Bizim gibi konuşmuyorsan tehlikelisin. Bizim çizdiğimiz sınırın dışına çıkıyorsan hukuku karşında bulursun. Seçilirsin ama rahat bırakılmayabilirsin. Haklı olursun ama haklılığın yetmeyebilir.

***

Hasretinden prangalar eskittim” diyordu Ahmed Arif.

Bir insan bazen bir sevgiliyi özler.

Bazen çocukluğunu.

Bazen memleketini.

Bazen de bu ülkede en çok eksik olan şeyi…

Adaleti.

Çünkü bu topraklarda artık hasret, yalnızca kavuşamayanların duygusu değil.

Bu memlekette hasret, mahkeme kapısında bekleyen annenin yüzüdür.

Hasret, evladına “sabret” demekten başka şeyi kalmayan babanın suskunluğudur.

Hasret, sandıkta verilen oyun, tutanakta görünen iradenin, koridorda boğulmasıdır.

Hasret, seçilmişlerin yerine şüphe, hukukun yerine kanaat, delilin yerine manşet geçirilmesidir.

Ekrem İmamoğlu.

Aykut Erdoğdu.

Osman Kavala.

Selahattin Demirtaş.

Can Atalay.

Belediye başkanları.

Meclis üyeleri.

Adsız, ünsüz, sıra numarasına çevrilmiş insanlar.

Ve şimdi Aykut Erdoğdu’nun o cümlesi düşüyor memleketin orta yerine:

Bizim için kimseden merhamet dilemeyin.”

Bak sen şu cümlenin ağırlığına.

Bu, öfke cümlesi değil sadece.

Bu, gururun son siperidir.

Bu, “sizden adalet beklemiyoruz bari onurumuzu kirletmeyin” demenin başka biçimidir.

Bu, mahcup ama inatçı bir memleket evladının, celladın kapısına gidip de “biraz insaf” demeyi kendine yedirememesidir.

Çünkü bazı zamanlar olur, insan özgürlüğünden önce haysiyetini korumaya çalışır.

Bazı zamanlar olur, mesele artık hapisten çıkmak değil, eğilmeden kalabilmektir.

Ve bazı zamanlar olur, bir ülkenin bütün siyasi panoraması tek cümlede özetlenir.

Ben çekerim, yeter ki evladım parya olmasın.”

İşte orada duracaksın.

Çünkü o cümlede sadece bir babanın yüreği yok.

O cümlede bu ülkenin nesiller boyu taşıdığı korku var.

Ben yandım, çocuğum yanmasın” diyen işçinin nasırlı eli var.

Ben sustum, o susmak zorunda kalmasın” diyen annenin gecesi var.

Ben içeride çürürüm, yeter ki bu memleket çocuklarını ikinci sınıf vatandaş yapmasınlar” diyen bir itiraz var.

Parya…

Ne kadar ağır kelime.

İnsanın kendi yurdunda misafir sayılması.

Kendi devletinde fazlalık muamelesi görmesi.

Vergi verirken vatandaş, hak isterken şüpheli olması.

Oy kullanırken muteber, oyunun sonucu iktidarı rahatsız ettiğinde sakıncalı sayılması.

Bu memlekette milyonlara yavaş yavaş tam da bunu öğretmeye çalışıyorlar.

Diyorlar ki:

Bizim gibi düşünmüyorsan eksiksin.

Bizim gibi konuşmuyorsan tehlikelisin.

Bizim çizdiğimiz sınırın dışına çıkıyorsan hukuku karşında bulursun.

Seçilirsin ama rahat bırakılmayabilirsin.

Haklı olursun ama haklılığın yetmeyebilir.

Kanun senin için yazılmış olabilir ama sana uygulanmayabilir.

Sonra dönüp bir de büyük laflar ediyorlar:

Hukuk devleti.”

“Bağımsız yargı.”

“Tarafsız süreç.”

Tabii canım.

O kadar bağımsız ki, memlekette hep aynı tarafa doğru koşuyor.

O kadar tarafsız ki, muhalifi görünce kartal kesiliyor, muktediri görünce perdeyi indiriyor.

O kadar hukuk ki, önce cezalandırılıyor, sonra suç icat ediliyor.

Türkiye’de artık bazı davalar dava olmaktan çıktı; rejimin sinir haritasına dönüştü.

İddianameler bazen delil toplamıyor, istikamet çiziyor.

Tutukluluk bazen tedbir değil, terbiyelendirme yöntemi gibi kullanılıyor.

Mahkeme salonları bazen adaletin mekânı değil, gözdağının dekoru haline getiriliyor.

Ve işte tam bu yüzden “merhamet dilemeyin” cümlesi bu kadar yakıyor.

Çünkü adaletin yerini merhamet aldığında, hukuk devleti bitmiş demektir.

Yurttaş, hakkını mahkemeden değil de muktedirin ruh halinden beklemeye başlamışsa, orada anayasa duvarda asılı bir çerçeveden ibarettir.

Bir ülkede insanlar “bize kanunu uygulayın” demek yerine “bize biraz acıyın” noktasına itilmişse, orada çürüme derindedir.

Ama bazı insanlar o eşiği geçmez.

İşte o yüzden değerlidir o cümle.

Bizim için kimseden merhamet dilemeyin.”

Yani:

Bizi ezebilirsiniz ama küçültemezsiniz.

Bizi tutabilirsiniz ama teslim alamazsınız.

Bize bedel ödetebilirsiniz ama çocuklarımızın alnına leke diye yazamazsınız.

Bizden özgürlüğü alabilirsiniz ama vakarımızı alamazsınız.

Ahmed Arif’in şiiri tam da burada yeniden anlam kazanıyor.

Yokluğun cehennemin öbür adıdır” derken, bugün insanın aklına sevgiliden önce adalet geliyor.

Bu ülkede adaletin yokluğu, gerçekten cehennemin öbür adıdır.

Çünkü yokluğunda sadece sanık yanmaz.

Çocuk yanar.

Aile yanar.

Toplum yanar.

Memleketin ortak vicdanı yanar.

Ve en beteri şu:

Bir süre sonra insanlar alışsın isteniyor.

Bir belediye başkanı tutuklanıyor, alışın.

Bir siyasetçi yıllarca içeride tutuluyor, alışın.

AYM kararları uygulanmıyor, alışın.

AİHM kararları rafta bekliyor, alışın.

Seçilmiş irade yargı marifetiyle budanıyor, alışın.

Her sabah yeni bir hukuksuzluk, her akşam yeni bir ekran vaazı… Alışın.

Hayır.

İnsan her şeye alışır belki ama adaletsizliğe alışmamalı.

Çünkü alıştığı gün, yalnız mağduru değil, kendini de kaybeder.

Bir memlekette yurttaşın asıl felaketi yoksulluk kadar, baskı kadar, korku kadar, hukuksuzluğa alışmasıdır.

Aykut Erdoğdu’nun o sözü bu yüzden sadece kişisel bir direnç cümlesi değildir.

Bir siyasal ahlak cümlesidir.

Bir baba cümlesidir.

Bir yurttaşlık cümlesidir.

Bir memleket özeti cümlesidir.

Ben çekerim, yeter ki evladım parya olmasın.”

İşte burada siyasetin bütün cilası dökülür.

Bütün televizyon tartışmaları, bütün ezber yorumlar, bütün sipariş manşetler anlamını kaybeder.

Geriye çıplak hakikat kalır:

Bu ülkede insanlar artık kendileri için değil, çocukları için korkuyor.

Kendi geleceklerinden değil, evlatlarının itibarından endişe ediyor.

Cezaevinden değil, çocuklarının bu ülkede başı eğik yaşamasından ürküyor.

Ve bir ülke için bundan daha ağır bir alarm yoktur.

Çünkü devlet dediğin, vatandaşına parya hissi vermek için değil, onun onurunu korumak için vardır.

Yargı dediğin, iktidarın sinir uçlarını yatıştırmak için değil, haklıyı haksızdan ayırmak için vardır.

Siyaset dediğin, rakibi tasfiye sanatı değil, millet iradesine saygı işidir.

Ama ne zamandır bizde bunların yerleri karıştı.

Devlet büyüdü, vatandaş küçüldü.

Mahkeme büyüdü, adalet küçüldü.

Saray büyüdü, memleket küçüldü.

Korku büyüdü, hukuk küçüldü.

Yine de bu memleket tamamen yenilmiş değil.

Çünkü hâlâ o cümleleri kuran insanlar var.

Hâlâ evladının alnını korumayı, kendi rahatından önde tutan insanlar var.

Hâlâ merhamet istemeyip adalet isteyen insanlar var.

Hâlâ prangayı değil, onuru esas alan insanlar var.

Memleketi ayakta tutan da onlar zaten.

Bir gün bu ülkeye gerçekten hukuk gelirse, o gün bugünün susmayanlarına borçlu olacak.

Bir gün çocuklar bu ülkede “parya” olmadan, başı dik yurttaşlar olarak yaşarsa, o gün bugünün bedel ödeyenlerine borçlu olacak.

Bir gün mahkeme kapıları korkunun değil hakkın kapısı olursa, o gün bugünün mahcup ama inatçı onuruna borçlu olacak.

O zamana kadar bu cümle kalsın aklımızda:

Merhamet isteyenlerin değil, adalet isteyenlerin memleketidir burası.

Ve bir gün…

Kapılar açıldığında demir değil, korku çökecek.

Çünkü tarih bize bunu defalarca gösterdi.

Zindanlar insanları küçültmez.

Bazen…

Zulmedenleri küçültür!..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X