YENİ PAKET ESKİ NİYET İbrahim'in masası, sarayın kasası
**
Marx, "eğer görünüş özle çakışsaydı, bütün bilim gereksiz olurdu” demişti.
Memlekete bakınca insan şunu eklemek istiyor:
Eğer nutuk hakikatle çakışsaydı, bütün arşiv gereksiz olurdu.
Çünkü bu ülkede görünüş başka, öz başka.
Meydan başka, masa başka.
Kürsü başka, kasa başka.
Televizyonda Filistin, diplomaside İsrail, mitingde ümmet.
Merkez Bankası’nda dolar, Saray’da hamaset, kapalı kapıda normalleşme.
Görünüş ile öz arasındaki Türk tipi makas.
Başka ülkelerde buna ikiyüzlülük denir.
Bizde ise “devlet aklı” deniyor.
Oysa Türkiye'de hayata geçirilmek istenen siyasal İslam projesi, sadece bir parti hikâyesi değil, bir devlet dönüşümü hikâyesidir.
Önce sistemi ele geçirdiler, sonra sistemi dönüştürdüler.
Sonra dönüştürdükleri sisteme “yerli ve milli” dediler.
Yargı bağımsızlığı gitti, medya kamusal aklını kaybetti.
Meclis işlevsizleşti, üniversiteler sustu, sendikalar zayıflatıldı, belediyeler kuşatıldı, sivil toplum kriminalize edildi.
Sandık kutsandı ama sandıktan çıkan irade kayyımla, mahkemeyle, operasyonla budandı.
Demokrasi o kadar ilerledi ki, vatandaş geride kaldı.
Devletin kurumları yanlışlıkla, beceriksizlikle veya tesadüfen çökmedi.
Çökertildi...
Çünkü yeni bir rejim kurmak için eski rejimin kurumlarını ya ele geçirmek ya da içini boşaltmak gerekiyordu.
Öyle de yaptılar...
Şimdi ise son hamle konuşuluyor.
Yeni anayasa, yeni açılım, yeni kardeşlik komisyonu, yeni demokrasi cümleleri, yeni paket, eski niyet.
Saray’ın sorunu Kürt sorunu değil.
Saray’ın sorunu iktidar sorunu.
Saray’ın sorunu Alevi meselesi değil.
Saray’ın sorunu toplumsal direnç meselesi.
Saray’ın sorunu demokrasi değil.
Saray’ın sorunu süre.
Bir dönem daha.
Bir seçim daha.
Bir anayasa daha.
Bir imza daha.
Bir nefes daha.
İşte İbrahim Anlaşmaları
( İngilizce adıyla Abraham Accords) tam bu yerde karşımıza çıkıyor.
2020’de İsrail ile bazı Arap/Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında diplomatik ilişkileri normalleştirmeyi amaçlayan anlaşmalar dizisidir. Adı, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da ortak ata kabul edilen Hz. İbrahim / Abraham figürüne gönderme yapar.
Öz olarak şu anlama gelir:
A-İsrail ile diplomatik tanıma ve ilişki kurulması...
B-Büyükelçilik, ticaret, turizm, teknoloji, güvenlik ve yatırım ilişkilerinin başlatılması...
C-Arap-İsrail ilişkilerinde, özellikle Filistin meselesi nedeniyle uzun süre sürdürülen diplomatik mesafenin kısmen aşılması...
Dış politika dosyası gibi, ama değil.
Ekonomi dosyası gibi, ama sadece o da değil.
Filistin dosyası gibi, ama hiç değil.
İbrahim Anlaşması, bugünkü Türkiye açısından bir turnusol kâğıdıdır.
Kimin Filistin dediğini, kimin finansman dediğini, kimin barış dediğini, kimin dolar dediğini, kimin ilke dediğini, kimin taktik dediğini gösterir.
Türkiye İsrail’i 1949’dan beri tanıyor, büyükelçilik açtı, geri çekti, yeniden gönderdi.
Kavga etti, barıştı, ticaret yaptı, ticareti durdurduğunu açıkladı.
Dış politikamızın özeti:
Pazartesi rest, salı sessizlik, çarşamba temas, perşembe maslahatgüzar, cuma hutbe, cumartesi ticaret, pazar milli duruş.
Şimdi mesele İsrail’i tanımak değil, İsrail’le aynı fotoğraf karesine hangi etiketle girileceği.
“Normalleşme” mi denecek?
“Gazze’ye yardım koridoru” mu?
“Bölgesel barış” mı?
“Filistin için diplomatik kazanım” mı?
“Türkiye’nin arabulucu liderliği” mi?
AKP'li tek adam iktidarı kelime bulma konusunda mahirdir.
İsrail’le normalleşmez, Gazze için stratejik angajman kurar.
İbrahim Anlaşması’nı imzalarsa da muhtemelen şöyle der:
“Biz bu masaya Filistin için oturduk.”
Peki masada kim var?
ABD var, İsrail var, Körfez sermayesi var, enerji koridorları var, savunma sanayii var, İran dosyası var, Doğu Akdeniz var, seçim takvimi var, dolar kuru var.
Gazze nerede?
Gazze, basın açıklamasında, başlıkta, duyguda, miting kürsüsünde, fakat anlaşmanın ruhunda değil.
Çünkü İbrahim Anlaşmaları’nın tarihi mantığı, Filistin’i merkeze koymak değil, Filistin sorununu çevreleyerek İsrail’in bölgesel entegrasyonunu kolaylaştırmaktır.
Yani Filistin ,masanın öznesi değil, masanın bahanesidir.
Siyasal İslamın (iktidarın ) emperyalist proje içindeki rolü bölgesel dizayn içinde anlaşılır, ABD’nin Ortadoğu planı içinde anlaşılır, İsrail’in güvenlik mimarisi içinde anlaşılır, Körfez sermayesinin yeni düzen arayışı içinde anlaşılır.
NATO, enerji, göç, İran, Doğu Akdeniz ve iç rejim dönüşümü birlikte okunmadan bu tablo anlaşılmaz.
İbrahim Anlaşması da böyle okunmalı.
Sadece diplomatik belge değil.
Rejim belgesi.
Sadece dış politika değil.
İç politika aparatı.
Sadece barış lafı değil.
İktidarın ekonomik nefes arayışı.
Çünkü ekonomi çöktü.
Bunu artık TÜİK grafikleriyle saklayamıyorlar.
Ve bugün fiyat etiketi iktidara muhalefet ediyor.
Özgür Özel’in mitinglerine gelen kalabalıkların bir nedeni demokrasi arayışıysa, diğer nedeni mutfaktır.
İnsanlar sadece oylarına sahip çıkmıyor, tencerelerine sahip çıkıyor.
Çünkü tencere boşaldığında ideoloji incelir, hamaset karın doyurmaz.
İktidar bu yüzden para arıyor.
Sıcak para ,hızlı para, siyasi bedeli ertelenmiş para.
Bugün girsin, yarın seçime kadar idare etsin, kur biraz sussun, piyasa biraz gevşesin, rezerv biraz dolsun.
Manşet biraz güzelleşsin, vatandaş biraz oyalansın.
İşte adı kutsal, içeriği stratejik olan İbrahim Anlaşması bu yüzden cazip.
Ama bir sorun var.
Gazze.
Gazze, iktidarın boğazındaki kılçık.
Yıllarca Filistin üzerinden siyasal ahlak dersi verenler için İsrail’le yeni sayfa açmak kolay değil.
Üstelik bu sadece İslamcı mahallenin meselesi değil, sol açısından Filistin meselesi tarihsel olarak anti-emperyalist bir yerde durur.
Filistin, sadece din kardeşliği değildir.
İşgal meselesidir, sömürge meselesidir, halkların kendi kaderini tayin hakkı meselesidir.
Kapitalist-emperyalist şiddetin laboratuvarı meselesidir.
Yani Gazze, hem caminin avlusunda hem üniversitenin amfisinde hem sosyalist bildiride hem anne vicdanında aynı acıyla yankılanır.
Bu yüzden iktidar sıkışıyor.
Ekonomik zorunluluk bir yanda.
İdeolojik bagaj diğer yanda.
Trump’ın bölge tasarımı bir yanda.
Filistin tabanı diğer yanda.
Sıcak para bir yanda.
Sıcak öfke diğer yanda.
Böyle durumlarda iktidarın eski refleksi devreye girer, gündem çoğaltılır.
CHP’ye operasyon.
Belediyelere soruşturma.
Parti içi kriz.
Mahkeme kararları.
Açılım komisyonları.
Yunanistan gerilimi.
Ege başlıkları.
Doğu Akdeniz kartı.
Terör söylemi.
Milli birlik nutku.
Bunların her biri ayrı olay gibi görünür.
Ama siyasette bazen ayrı olay yoktur.
Aynı senaryonun farklı sahneleri vardır.
Birinci sahne: Muhalefeti dağıt.
İkinci sahne: Toplumsal öfkeyi böl.
Üçüncü sahne: Milliyetçi refleksi yükselt.
Dördüncü sahne: Ekonomik acıyı dış politik hamasetle perdele.
Beşinci sahne: Kapalı kapıda pazarlık yap.
Altıncı sahne: Anlaşmayı “milli kazanım” diye sun.
Perde.
Alkış isteyen çok.
Bilet parasını ödeyen halk.
Yunanistan’la gerilim bu tabloda ayrıca önemlidir.
Çünkü Ege bu ülkede kolay tutuşan bir dosyadır.
Bir harita gösterirsiniz, bir ada söylersiniz, bir hava sahası tartışması açarsınız, bir emekli amiral konuşturursunuz, bir manşet atarsınız.
Halkın bir bölümü hemen refleks verir.
Bu refleks bazen haklı güvenlik kaygısıdır.
Bazen de iktidarın imal ettiği sis perdesidir.
Dışarıda düşman büyürken içerideki hesap sorulmaz sanılır.
Ama artık öyle değil.
Çünkü dışarıda Yunanistan varsa, içeride de fatura var.
Dışarıda İsrail varsa, içeride de yoksulluk var.
Dışarıda ABD varsa, içeride de adaletsizlik var.
Dışarıda emperyalizm varsa, içeride de ona yer açan işbirlikçi akıl var.
Kapitalizm dâhilinde gelecek yoktur.
Bu cümle, sadece ekonomik sistem eleştirisi değildir.
Bugünkü Türkiye’ye bakınca aynı zamanda siyasal teşhistir.
Çünkü yağma düzeni sadece iktidar meselesi değildir.
Rejim meselesidir.
İnşaat rantı, doğa talanı, özelleştirme, kamu kaynaklarının belirli çevrelere aktarılması, müştereklerin piyasaya açılması, ormanın maden sahasına, derenin HES’e, kentin betona,hukukun prosedüre, Meclis’in notere, vatandaşın müşteriye dönüştürülmesi.
Bunun adı kalkınma değil.
Bunun adı talandır.
Ve bu talan düzeni dış politikada da karşılığını bulur.
İçeride doğayı pazarlayan, dışarıda ilkeyi pazarlar.
İçeride hukuku eğen, dışarıda Filistin’i pazarlık cümlesine çevirir.
İçeride Meclis’i etkisizleştiren, dışarıda anlaşmayı oldu-bittiye getirmek ister.
Ama Anayasa hâlâ orada duruyor.
Kâğıt üzerinde de olsa.
Uluslararası antlaşma yapacaksan Meclis’e geleceksin.
Onay isteyeceksin.
Kanun çıkaracaksın.
Milletin temsilcisine hesap vereceksin.
İktidarın eli burada zayıflıyor.
Çünkü İbrahim Anlaşması sıradan bir ticaret protokolü değildir.
Kürsüye geldiğinde sadece maddeleri okunmaz.
İktidarın geçmişi okunur.
Eski konuşmaları okunur.
Miting meydanları okunur.
Gazze nutukları okunur.
Mavi Marmara okunur.
“Van münit” okunur.
“Dünya beşten büyüktür” okunur.
Ve sonra sorulur:
Peki bu masa kaç kişilik?
Beşten büyük mü?
Yoksa Washington kadar mı?
En sert muhalefet bazen muhalefetin sözü değildir.
İktidarın eski sözüyle bugünkü imzası arasındaki mesafedir.
İbrahim Anlaşması bu mesafeyi görünür kılar.
Bir yanda Hz. İbrahim’in adı, diğer yanda jeopolitik piyasa.
Bir yanda Gazze’nin çocuğu, diğer yanda seçim ekonomisi.
Bir yanda vicdan, diğer yanda swap.
Bir yanda ümmet, diğer yanda sermaye.
Bir yanda şiir, diğer yanda bilanço.
İktidar bunu “barış” diye anlatabilir.
Ama barış dediğin şey, ezilen halkın yok sayıldığı masada kurulmaz.
Barış dediğin şey, tankın gölgesinde imzalanmaz.
Barış dediğin şey, çocuğun mezarı üzerinden diplomatik kredi üretmez.
Barış dediğin şey, halktan kaçırılarak yapılmaz.
Barış dediğin şey, Meclis’in arkasından dolaşmaz.
Barış dediğin şey, medya korosuyla pazarlanmaz.
Barış dediğin şey, önce hakikat ister.
Hakikat ise rahatsız edicidir.
Bu yüzden iktidar hakikati sevmez.
Görüntüyü sever, töreni sever, fotoğrafı sever, alkışı sever, manşeti sever, kamera açısını sever.
Ama öz?
Öz şudur:
Türkiye ekonomisi çöktükçe iktidarın dışarıya bağımlılığı artıyor.
Dışarıya bağımlılık arttıkça taviz ihtimali büyüyor.
Taviz ihtimali büyüdükçe iç siyasette baskı sertleşiyor.
İç politik baskı sertleştikçe muhalefetin sokağa, örgütlü mücadeleye, birleşik hatta ihtiyacı artıyor.
Meclis dışı mücadele derken kastedilen şey macera değil, siyasetin toplumla yeniden buluşmasıdır.
Çünkü sadece Meclis içinde kalan muhalefet, noter düzeninin sınırlarına hapsolur.
Saray karar verir, meclis onaylar.
Medya över, yargı tamamlar, vatandaş izler.
Bu döngü kırılmadan ne Kürt sorunu çözülür ne Alevi meselesi konuşulur ne Filistin’e gerçek dayanışma kurulur ne ekonomi düzelir.
İbrahim Anlaşması bu yüzden bir dış politika başlığı olmaktan çıkıyor.
Bir rejim aynasına dönüşüyor.
Aynaya bakınca görünen şey şu:
Saray iktidarı, ekonomik çöküş ile ideolojik geçmişi arasında sıkışmış durumda.
ABD ile İsrail’in bölgesel planlarıyla, içerideki Filistin hassasiyeti arasında sıkışmış durumda.
Yeni anayasa hesabıyla, toplumdaki meşruiyet kaybı arasında sıkışmış durumda.
CHP’ye baskı kurma isteğiyle, muhalefetin sokağa taşan enerjisi arasında sıkışmış durumda.
Kürtleri yanına çekme hesabıyla, kayyım pratiğinin çıplak gerçeği arasında sıkışmış durumda.
Alevileri hizaya sokma hesabıyla, adalet talebinin tarihsel derinliği arasında sıkışmış durumda.
Ve en önemlisi:
Kendi sözleriyle kendi ihtiyaçları arasında sıkışmış durumda.
Bu sıkışmadan çıkmak için İbrahim Anlaşmasının masasına oturabilirler.
Ama o masa kutsal bir sofra değil.
O masa, Ortadoğu’nun yeni tapu masasıdır.
Kim nereye oturacak?
Kim hangi rolü oynayacak?
Kim hangi limanı açacak?
Kim hangi koridora razı olacak?
Kim hangi halkın acısını paranteze alacak?
Kim hangi seçim için hangi ilkeyi erteleyecek?
Bütün soru budur.
Nazım’ın dediği gibi:
“Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.”
Bugünün Türkiye’sine çevirirsek:
Ya hakikati siyasetin merkezine koyacağız,
Ya görüntünün mezarlığında yaşamaya devam edeceğiz.
Ya halk kendi kaderine sahip çıkacak,
Ya kaderi kapalı kapılarda yazılacak.
Ya Filistin’i gerçekten savunacağız,
Ya Filistin’in adını diplomatik ambalaj yapacağız.
Ya Meclis milletin olacak,
Ya Saray’ın sekreteryası kalacak.
Ya ekonomi halk için kurulacak,
Ya halk ekonomi için kurban edilecek.
İbrahim Anlaşmasının adı büyük, ama bu çağın İbrahim sofrasında soru basit:
Kurban kim?
Filistin mi?
Hukuk mu?
Meclis mi?
Muhalefet mi?
Doğa mı?
Emekçi mi?
İktidarın cevabı belli olmayabilir.
Ama halkın sorusu belli olmalı.
Bu masaya kim oturuyor?
Hesabı kim ödüyor?
Çünkü Türkiye’de liderler tokalaşır, manşetler süslenir.
Ekranlar bağırır, döviz bir süre susar.
Sonra hayat konuşur.
Ve hayat, bütün propaganda metinlerinden daha serttir.
Hayat, Marx’ın dediği gibi görünüşü parçalar.
Hayat, gerçeğe bakmaya zorlar.
Hayat, Nazım’ın dediği gibi ölümle yaşam arasındaki yarışta tarafını seçtirir.
Bugün mesele İbrahim Anlaşması değildir sadece.
Mesele, İbrahim’in adının arkasına saklanan hesabı görmektir.
Çünkü görünüş barış olabilir, öz teslimiyet olabilir.
Görünüş Gazze olabilir, öz dolar olabilir.
Görünüş diplomasi olabilir, öz iktidar ömrünü uzatma operasyonu olabilir.
Bilim, siyaset ,mücadele gereksiz değil.
Çünkü görünüş hâlâ özle çakışmıyor.
Ve bu ülkede hakikat hala muhalefeti istiyor...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Sizleri Asla Unutmayacağız 04 Haziran 2026 Perşembe
- Sivas bildirisinden kurultay çağrısına 02 Haziran 2026 Salı
- Kardeş Kavgasından Cumhuriyetçi Çıkışa 01 Haziran 2026 Pazartesi
- Yankee Go Home 30 Mayıs 2026 Cumartesi
- Sandık yoksa meşruiyet de yok 29 Mayıs 2026 Cuma
- Demokrasiyi gazla dağıtamazsınız 25 Mayıs 2026 Pazartesi
- Kumpasın Kasası, Rejimin Aynası 21 Mayıs 2026 Perşembe
- Kar Düzeni ve Susmayan Aileler 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- 19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalkma Cümlesidir 19 Mayıs 2026 Salı
- Algının Saltanatı, İlkenin Cenazesi 18 Mayıs 2026 Pazartesi