KAPIDAKİ BARİYER, ANAYASA’DAN KALIN. İmamoğlu ve Diploma Davası!..

16 Ocak 2026 04:43
Kamu adına yargılama, kamuya kapatıldığında; içeride savunma konuşurken, dışarıda insanlar bayıldığında; “aleniyet” kağıtta kalıp bariyerde kaybolduğunda, ortada kalan şey, hukuk değil; mahcubiyet olur.

**

Geniş salon” talebiyle alındı deniyor.

Sonuç?

Silivri.

Genişledik mi?

Hayır.

Salon yine küçük. Girişler yine dar. Bariyerler yine bol.

Kâğıt üzerinde “aleni” olan duruşma, fiiliyatta “özel gösterim”. Davetiye gibi:

“Herkese açık ama ancak yer varsa, uygun görülürse, bariyerleri geçebilirsen…”

Oysa Anayasa çok net: “Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır.”

Kapalı yapılacaksa da bunun istisnası var; “genel ahlak” ya da “kamu güvenliği” bakımından kesin gerekli olması gibi ağır bir eşik var.

Şimdi dönelim sahaya.

15 Ocak 2026 günü, saat 11.00’de görüleceği bildirilen diploma iptali davasının duruşması için yer olarak Marmara (Silivri) Cezaevi kampüsü seçildi.

Gerekçe diye de kâğıda şunlar yazıldı: “salon kapasitesi yetersiz”, “mikrofon sistemi uygun kurulamıyor”, “tutuklu davacının bekleyeceği yer yok”, “cezaevindeki salonlar daha elverişli”…

Bir cümleyle özetleyelim:

Adalet Sarayı’nda mikrofon yok; cezaevinde adalet var.

Mikrofonu bulamadık diye, “kamuya açık” duruşmayı kamuya kapatmanın adı bu mu?

Aleniyet, kapıdaki jandarmanın insafı değildir.

Haberlere yansıyan tablo şu: Duruşma salonuna girişler kapatılıyor; içeri girmek isteyenlerle güvenlik güçleri arasında gerginlik yaşanıyor; bariyerler ve kalkanlarla uzaklaştırma var; arbedede fenalaşanlar oluyor. Üstelik duruşmanın “en küçük salona” alındığı ve bu nedenle milletvekilleriyle basın mensuplarının dahi salona alınamadığı aktarılıyor.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Aleniyet ilkesini, metinde bırakıp kapıda yok etmek demek.

Duruşma “herkese açık” ama herkes dışarıda.

Kapıdaki bariyer, Anayasa’dan kalın.

İçeri girebilenler, hukuken değil; fiziken seçilmiş gibi.

Az sayıda kişi geçsin, diğerleri uzaktan izlesin, mümkünse hiç izlemesin…”

Kamu adına yargılama mı bu?

Yoksa “kamuya mesaj” mı?

Silivri bir adres değildir; bir hafızadır.

Türkiye’de “Silivri” kelimesi, coğrafyadan ibaret değil.

Yılların biriktirdiği bir çağrışım var.

Bu çağrışımın üstüne, idari bir uyuşmazlığı—bir diploma iptali davasını—cezaevi kampüsüne taşıdığınızda, ortaya kaçınılmaz bir görüntü çıkıyor:

Yargılama değil, gösteri düzeni.

Üstelik konu, “20 yaşında bir öğrencinin gazete ilanıyla başvurup yaptığı yatay geçiş” hikâyesi.

Bir memleket düşünün:

35 yıl önceki bir öğrencilik işlemi konuşuluyor.

Ama konuşulan şeyin kendisi değil, konuşulma biçimi daha baskın:

Nerede konuşulduğu, kimlerin konuşmaya alınmadığı, kimin kapıda kaldığı…

Kapasite yetersiz” gerekçesiyle kapasiteyi daha da daraltmak

Resmi gerekçe “salon kapasitesi”.

Peki sonuç?

Cezaevi kampüsündeki “küçük salon”.

İçeride yer yok.

Dışarıda avukatlar, gazeteciler, izleyiciler.

Bu nasıl kapasite çözümü?

Bu, çözüm değil; süzgeç.

İzleyeni süzen, göreni azaltan, şahitliği incelten bir sistem.

O zaman soruyu doğru koyalım:

Bu karar, gerçekten “daha elverişli salon” için mi alındı?

Yoksa “daha elverişli kontrol” için mi?

Ben niyet okuyamam.

Kimse niyet okuyamaz.

Ama sonucu okur.

Sonuç şu: Kamuya açık duruşma, kamu için eziyetli bir parkura dönüşüyor.

Bu ilk değil. O yüzden “tesadüf” demek zor.

Daha önce de, aynı davanın Silivri’de görülen duruşmalarında “küçük salon” tartışması, avukatların ve basının içeri alınmaması krizi, jandarmanın geri çekilmemesi gibi olaylar haberleşmişti.

Hatta mahkeme başkanının salon değişikliğinden haberi olmadığını söylemesi gibi ayrıntılar dahi kamuoyuna yansıdı.

Bir kez olur, “organizasyon hatası” dersiniz.

İki kez olur, “tedbir” dersiniz.

Üçüncü kez olunca artık adı değişir:

Düzen dersiniz.

Bu düzenin ana fikri şudur:

Duruşma olsun, ama görünmesin.”

Savunma yapılsın, ama duyulmasın.”

“Muhakeme yürüsün,ama izlenmesin.”

Haysiyet meselesi tam da burada başlıyor.

İnsanların “utanç” dediği yer, bir cümlenin içeriği değil sadece.

Bir ülkenin adalet duygusu, çoğu zaman mimariyle kırılır.

Kapıyla kırılır.

Turnikeyle kırılır.

Bariyerle kırılır.

Çünkü adalet, yalnızca karar değildir.

Adalet, aynı zamanda usuldür.

Usulün dışına düşen her görüntü—hele ki “kamuya açık” olması gereken bir işte—kararın meşruiyetini de kemirir.

Ve günün sonunda şunu konuşursunuz:

Kim haklıydı?” değil,

Kim içeri girebildi?”yi.

Bu, memleketin haysiyetini zedeleyen şeydir.

Kamu adına yargılama, kamuya kapatıldığında; içeride savunma konuşurken, dışarıda insanlar bayıldığında; “aleniyet” kağıtta kalıp bariyerde kaybolduğunda, ortada kalan şey, hukuk değil; mahcubiyet olur.

Eğer gerçekten “geniş salon” isteniyorsa…

Genişlik, metrekareyle ölçülmez.

Genişlik, şeffaflıkla ölçülür.

Genişlik, vatandaşın “Ben de görebildim” diyebilmesiyle ölçülür.

Yoksa Silivri’nin göğü geniş, kapısı dardır.

Ve dar kapıdan geçen, çoğu zaman adalet değil; adaletin gölgesi olur!..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X