REJİM GİTSİNDE YERİNE NE GELSİN İran!..
***
İran!..
Bir Rejimin “Güvenlik” Dediği, Bir Halkın “Mezarlık” Dediği...
İran’dan bir bildiri düşüyor.
Cümleler sert.
Sloganlar sert.
Öfke,daha sert.
“İslam Cumhuriyeti yok olmalı!”
Bunu yazanlar, kendini “Marksist-Leninist-Maoist” diye tanımlayan İran Komünist Partisi.
Metnin içinde bugünün İran’ı var:
Açlık var.
Korku var.
Hapishane var.
İdam var.
İnternetin fişini çekmek var.
Kadın düşmanlığı var. Yolsuzluk var.
Ve en önemlisi: “Ne istemediğini” bilen ama “ne istediğini” bir türlü netleştiremeyen bir ülke var.
Tam da burada, İran’ın trajedisi başlıyor.
Çünkü İran’da iktidar, her şeyi biliyor:
Nasıl bastıracağını biliyor.
Nasıl susturacağını biliyor.
Nasıl karartacağını biliyor.
Muhalefet ise çoğu zaman şunu biliyor:
Neyi istemediğini.
Gerisi, sis.
Bu dalga “ideoloji” diye başlamadı.
“Rejim değişikliği” diye başlamadı.
Kur diye başladı.
Fiyat diye başladı.
Pazar diye başladı.
28 Aralık 2025’te, ekonominin dayattığı çıplak gerçek sokakta yankılandı: Rial çökerken, hayat pahalılığı tepe yaparken, ilk tepkiyi Tahran’ın ticaret damarları verdi; çarşı esnafı kepenk indirdi, protestolar ülkeye yayıldı.
Sonra her şey “ekonomi” olmaktan çıktı.
Her şey “hayat” oldu.
İktidarın kulağına “zam” diye giren ses, sarayın duvarlarına “yeter” diye çarptı.
Rejim, klasik refleksle yanıt verdi:
Güvenlik.
Bu kelimeyi İran’da iktidar söyler.
Bedelini halk öder.
Ölü sayıları konusunda farklı kurumlar farklı rakamlar veriyor; ancak uluslararası haber ajanslarının dayandığı insan hakları kaynaklarında binlerce ölü ve on binlerce gözaltı ve ağır baskıdan bahsediliyor.
Ayrıca sertlik yanlısı din adamlarının “idam” çağrısı aktarılıyor.
Protestoları bastırmaya dönük bir karartma hamlesi olarak 8 Ocak 2026’da ülke çapında internet kesintisi ve ağır dijital kısıtlamalar olduğu bildiriliyor.
Yani İran’da devlet, artık sadece sokakları değil…
İletişimi de kontrol ediyor.
Hafızayı da kontrol ediyor.
Görüntüyü de kontrol ediyor.
Çünkü görüntü, delildir.
Delil, iktidarın düşmanıdır.
Rejim, her kriz anında aynı senaryoyu çıkarır:
“Dış güçler.”
Bu kez hedef tahtasında Trump var.
Khamenei’nin, protestoları dış müdahaleye bağlayan ve Trump’ı suçlayan açıklamaları aktarıldı.
Trump tarafı ise bir yandan “İran halkı” söylemi kuruyor, bir yandan da “yeni liderlik” imaları yapıyor.
Ve sahneye, İran’ın bitmeyen hayaleti çağrılıyor:
Pahlavi.
İşte burada Marksist-Leninist-Maoist bildirinin kritik kırılması devreye giriyor.
Bu metin sadece İslam Cumhuriyeti’ne öfke kusmuyor.
Aynı zamanda;
“Trump’ın projesine de hayır.”
“Netanyahu’nun denklemine de hayır.”
“Pahlavi’ye de hayır.”
Yani bir tür “çift taraflı reddiye.”
Yani Rejimi istemiyorlar. Ama “reçete” diye önlerine konacak yeni vesayeti de istemiyorlar.
Bu, İran toplumunun geniş bir kesiminde sezilen temel tedirginliğe denk düşüyor:
‘Giderken ne gelecek?’
Bildirinin dili, devrimci romantizmle dolu:
“Hapishane kapılarını yıkacağız.”
“Yeni sosyalist cumhuriyet kuracağız.”
Tamam.
Ama İran’ın bugünkü gerçekliği, romantizmi sevmiyor.
Çünkü İran’da hapishane, bir bina değil.
Bir sistem.
Çünkü İran’da yolsuzluk, bir kişi değil.
Bir ekonomi.
Çünkü İran’da baskı, bir kararname değil.
Bir kültür.
Ve en acısı: İran’da “devrim” kelimesi, aynı zamanda 1979 travması demek.
İran halkı, bir rejimden kaçarken…
Yeni bir rejimin altında ezilmek istemiyor.
Bu yüzden “İslam Cumhuriyeti gitsin” cümlesi çok kişiyi birleştiriyor;
“Ne gelsin?” sorusu ise herkesi bölüyor.
Marksist-Leninist-Maoist metin bu soruya “sosyalist cumhuriyet” diyor.
Monarşist çizgi “geri dönüş” diyor.
Reformcular “tamir” diyor.
Rejim ise hepsine aynı şeyi diyor:
“Teröristsiniz.”
“Dış güçlersiniz.”
“İdam.”
İran’ın “son gelişmeleri”nin çıplak özeti şu:
Ekonomi dibe vuruyor; sokak, önce ekmek için, sonra onur için ayağa kalkıyor.
Devlet, protestoyu “siyaset” değil “güvenlik tehdidi” sayıp ağır şiddet, gözaltı ve yargı sopasıyla yanıtlıyor.
Dijital karartma, krizin yeni standardı oluyor.
Dış aktörler (ABD/İsrail söylemleri ve karşı söylemler) iç çatışmanın üzerine benzin döküyor; rejim bunu meşruiyet aparatına çeviriyor.
Muhalefet, ortak “yıkım” hedefinde birleşse de ortak “inşa” hedefinde dağınık.
Bütün bunların üstüne, bir bildiri geliyor ve diyor ki:
“İslam Cumhuriyeti yok olmalı!”
Evet. İran’da bunu söyleyen çok.
Ama İran’ın kaderini belirleyecek soru şu:
İslam Cumhuriyeti giderse, İran halkı gerçekten “özgürlük” mü kazanacak, yoksa sadece yeni bir efendinin adını mı ezberleyecek?
İran’ın problemi, sadece bir rejim problemi değil.
Bir gelecek tasarımı problemi.
Ve bugün İran sokaklarında akan şey, sadece öfke değil:
Belirsizlik.
Belirsizlik, devrimleri yer.
Belirsizlik, halkın cesaretini tüketir.
Belirsizlik, iktidarın işine yarar.
Çünkü iktidar, belirsizliği sever...
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- Silivri'nin dili, şüphe!.. 17 Ocak 2026 Cumartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba
- Biraz Daha!.. Tolstoy'un Pahom'u... 13 Ocak 2026 Salı