KUTSALSA, NİYE ONLARA SIRA GELMİYOR Kaderimiz değil, projemiz fakirlik!..
**
Birileri çıkıp yıllardır aynı masalı anlatıyor:
“Fakirlik imtihandır…
Fakirlik Peygamber ahlakıdır…
Fakirlik tevekküldür…”
Madem fakirlik bu kadar kutsal, neden sıra hiç onlara gelmiyor?
Neden takva size, lüks hayat onlara düşüyor?..
Bu ülkenin meydanlarında, cami avlularında, ekranlarında;
“Ümmet”,
“İslam coğrafyası”,
“yoksul kardeşlerimiz” diye konuşanların banka hesaplarına baktığınızda, karşınıza küresel holding standardı çıkıyor.
Fakirliği anlattıkları kürsüde mütevazı duruyorlar…
O kürsüden indikten sonra zırhlı makam aracına biniyorlar.
Size de diyorlar ki: “Dünya malına gönül bağlamayın.”
Kendileri, dünyanın malına tapu kadastro gibi bağlanmış durumda.
Apartmanı dikmiş, kaçak katıyla.
Binanın giriş kapısının üzerine asmış yazıyı:
“Mülk Allah’ındır…”
Ya kira…
“Ana caddeye cepheli. Okula yakın. 30 bin lira”
Sizin için “kanaat”…
Kendileri için “kârlılık oranı”.
Sizin için “sabır”…
Onlar için “off-shore sabit getirili fonlar”.
Yıllardır kafamıza vura vura, “Bu ümmetin kaderi fakirliktir.” diye öğretmeye çalıştılar.
Hayır efendim, değil.
Bu ümmetin kaderi fakirlik falan değil, bu sistemin projesi fakirlik.
Kan emici, ceberut bir düzen kuruldu.
Üretmeyen, üreteni ezip sömüren, borçlandırarak susturan, kredi kartıyla terbiye eden bir düzen…
Sonra da bu düzenin üstüne bir de dini perde çektiler.
Şöyle bir denklem kurdular:
Fakirsen → sabırlı ol.
Zenginsen → “Allah veriyor” de.
Başkaları da, “Allah yürü ya kulum dedi” desin.
Allah diğerlerine, “Dur ya kulum” mu dedi!
Fakir fatura ödeyemezse imanı ölçülüyor, zengin vergi ödemeyince “iş insanı” oluyor.
Müslümanlara “zühd” düşüyor, onlara düşen ise “lüks”.
Size diyorlar ki:
“Bu dünya geçici kardeşim… Önemli olan öbür taraf.”
Peki bu kadar önemsizse, neden bu geçici dünyada en iyi arabalara onlar biniyor, en iyi villalarda onlar oturuyor?
Neden en yüksek ballı ihaleler, hep “dünya malını önemsemeyen” o mütedeyyin müteahhitlere gidiyor?
Siz aynı apartmanda doğalgazı kısmaya çalışıyorsunuz, onlar üçüncü yazlıklarının havuz ısıtmasını ayarlıyor.
Siz markette, yağın litresiyle, peynirin gramajıyla pazarlık yapıyorsunuz, onlar “bu sene kaçıncı sıfır araba?” diye bakıyor.
Sonra dönüp size diyorlar ki: “Kalbiniz zengin olsun.”
İktidar yıllardır aynı cümleyi tekrar ediyor:
“Dış güçler, üst akıl, faiz lobisi…”
İyi de kardeşim…
Bu dış güçler nedense hep aynı iç zümreyi zenginleştiriyor.
Tesadüfe bakın:
Krizde herkes fakirleşiyor, yakın çevre zenginleşiyor.
Döviz çıkmazı var, ihaleler aynı isimlere.
Enflasyon var, kârlar yine aynı bilançolara.
Sonra da bize masal:
“Bu bir imtihan.”
İmtihanı yaşayan millet, kâğıdı kalemi eline alanlar ise saray koridorlarında geziyor.
Ülkenin yarısı asgari ücrete talim ediyor, diğer yarısı asgari vicdanı bile çok görüyor.
Televizyon ekranlarından bize “israf haramdır” diye loft dairesinden, boğaz manzaralı odadan, ultra lüks ofisten ders veriyorlar.
Vaazda diyor ki: “Komşun açken tok yatma.”
Sonra bakıyorsun, komşusu açken devlet, en temel gıdadan vergiyle karın doyuruyor.
Aldığı her nefeste vergi ödeyen vatandaş…
Hiç vergi ödemeden servetini katlayan, varlık barışlarıyla aklayan sermaye…
Kim takva sahibi, kim ceberrut?
Kim Peygamberi dilinden düşürmüyor, kim Peygamberin fakirliğini millete kader diye pazarlıyor?
Fakirlik, bu toprakların kaderi falan değil.
Fakirlik, bu iktidarın ve bu sistemin en büyük sermayesi.
Çünkü aç insan, evine ekmek götüremeyen insan, işsizlik korkusuyla yaşayan insan, hak arayamaz hale geliyor.
Önce aç bırakıyorlar, sonra oyuna talip oluyorlar.
Önce borçlandırıyorlar, sonra sadaka verip “minnet” bekliyorlar.
Önce eğitimi çökertiyorlar, sonra “itaat” öğretiyorlar.
Böylece:
İtiraz edersen “nankör”…
Soru sorarsan “imanı zayıf”…
Hesap sorarsan “vatan haini” sayılıyorsun.
Şimdi tekrar soralım:
Müslümanlara takva, iktidara plaza…
Müslümanlara “zühd” düşüyor, onlara düşen ise “lüks”.
Size diyorlar ki:
“Bu dünya geçici kardeşim… Önemli olan öbür taraf.”
Peki bu kadar önemsizse, neden bu geçici dünyada en iyi arabalara onlar biniyor, en iyi villalarda onlar oturuyor?
Neden en yüksek ballı ihaleler, hep “dünya malını önemsemeyen” o mütedeyyin müteahhitlere gidiyor?
Siz aynı apartmanda doğalgazı kısmaya çalışıyorsunuz, onlar üçüncü yazlıklarının havuz ısıtmasını ayarlıyor.
Siz markette, yağın litresiyle, peynirin gramajıyla pazarlık yapıyorsunuz ,onlar “bu sene kaçıncı sıfır araba?” diye bakıyor.
Sonra dönüp size diyorlar ki:
“Kalbiniz zengin olsun.”
İktidar yıllardır aynı cümleyi tekrar ediyor:
“Dış güçler, üst akıl, faiz lobisi…”
İyi de kardeşim…
Bu dış güçler nedense hep aynı iç zümreyi zenginleştiriyor.
Tesadüfe bakın:
Krizde herkes fakirleşiyor, yakın çevre zenginleşiyor.
Döviz çıkmazı var, ihaleler aynı isimlere.
Enflasyon var, kârlar yine aynı bilançolara.
Sonra da bize masal:
“Bu bir imtihan.”
İmtihanı yaşayan millet, kağıdı kalemi eline alanlar ise saray koridorlarında geziyor.
Ülkenin yarısı asgari ücrete talim ediyor, diğer yarısı asgari vicdanı bile çok görüyor.
Televizyon ekranlarından bize “israf haramdır” diye loft dairesinden, boğaz manzaralı odadan, ultra lüks ofisten ders veriyorlar.
Vaazda diyor ki:
“Komşun açken tok yatma.”
Sonra bakıyorsun, komşusu açken devlet, en temel gıdadan vergiyle karın doyuruyor.
Aldığı her nefeste vergi ödeyen vatandaş…
Hiç vergi ödemeden servetini katlayan, varlık barışlarıyla aklayan sermaye…
Kim takva sahibi, kim ceberrut?
Kim Peygamberi dilinden düşürmüyor,kim Peygamberin fakirliğini millete kader diye pazarlıyor?
Fakirlik, bu toprakların kaderi falan değil.
Fakirlik, bu iktidarın ve bu sistemin en büyük sermayesi.
Çünkü aç insan, evine ekmek götüremeyen insan, işsizlik korkusuyla yaşayan insan,hak arayamaz hale geliyor.
Önce aç bırakıyorlar, sonra oyuna talip oluyorlar.
Önce borçlandırıyorlar, sonra sadaka verip “minnet” bekliyorlar.
Önce eğitimi çökertiyorlar, sonra “itaat” öğretiyorlar.
Böylece:
İtiraz edersen “nankör”…
Soru sorarsan “imanı zayıf”…
Hesap sorarsan “vatan haini” sayılıyorsun.
Şimdi tekrar soralım:
Müslümanlara takva, iktidara plaza…
Millete züht, sisteme servet…
Peki siz bu milletin ferdi değil misiniz?
Neden takva ve züht, hiçbir zaman onlara düşmüyor?
Neden “Allah’tan kork” cümlesi, hiç banka dekontunun üzerine yazılmıyor?
Neden “hesap günü” denince akla, hep sizin elektrik faturanız geliyor da onların ihale dosyası gelmiyor?
Bu ülkenin insanı; tarlada, atölyede, maden ocağında, servis minibüsünde, AVM’nin bodrum katında,gece nöbetinde, sabah mesaisinde ter döküyor.
Bu terin adı;
kitaplarda “emek”,
sistem için “maliyet”,
politikacı için “seçmen”,
din tüccarı için “sabırlı kul”.
Halbuki olması gereken çok basit:
Bir ülkede eğer;
İnsanlar onuruyla, hakkıyla, emeğiyle yaşayabiliyorsa,
fakirlik aşağılanmıyor, kutsanmıyor,
sistem zengini değil, vatandaşı koruyorsa…
İşte o zaman, kader değil, adalet konuşur.
Son söz:
Fakirlik, sizin imtihanınız değil.
Fakirlik, bu iktidarın ve bu düzenin ayıbı.
Peygamberi fakirlik üzerinden pazarlayanlara, fakirliği kader diye satanlara, zenginliği “takdir-i ilahi” diye meşrulaştıranlara tek cümle yeter:
Madem fakirlik bu kadar kıymetli, buyurun, önce siz kullanın!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- İran!.. 19 Ocak 2026 Pazartesi
- Silivri'nin dili, şüphe!.. 17 Ocak 2026 Cumartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba