UMUT, ÖRGÜTLÜ HALKIN İRADESİDİR. Karanlığa Küfredeceğine Bir Mum Yak
**
Bu söz, yalnızca güzel söylenmiş bir öğüt değildir. Bir ahlak çağrısı, bir yurttaşlık görevi ve bir direniş pusulasıdır.
Çünkü karanlık, ona alışanların suskunluğundan, haksızlığı görenlerin yorgunluğundan, zulmü seyredenlerin çaresizliğinden beslenir.
Karanlık, en çok da “ne yapabiliriz ki?” sorusunun gölgesinde büyür.
Bugün içinden geçtiğimiz zaman, tam da böyle bir zamandır.
Hukukun yerini talimatların, gerçeğin yerini montajların, adaletin yerini intikam duygusunun aldığı bir dönemden geçiyoruz.
Seçilmiş belediye başkanlarının uydurulmuş dijital materyallerle, kuşkulu tanık beyanlarıyla, siyasi hesapların gölgesinde tutuklandığı; halkın iradesine kayyım eliyle el konulduğu bir ülkede, artık yalnızca kişiler değil, sandık da yargılanmaktadır.
Bir belediyeye kayyım atandığında yalnızca bir başkan görevden alınmaz.
O kentin hafızasına, seçmenin iradesine, halkın geleceğine el konulur.
Bir imza ile halkın oyu askıya alınır. Bir karar ile demokrasi yaralanır.
Ama mesele yalnızca belediyeler değildir.
Toprağını savunan köylünün, ormanını koruyan yurttaşın, suyuna sahip çıkan halkın karşısına da aynı karanlık dikilmektedir.
Maden ruhsatlarıyla dağlar delinirken, dereler kurutulurken, zeytinlikler talana açılırken, “bu toprak bizim” diyenler suçlu ilan edilmektedir.
Şirketlerin kârı için doğa feda edilirken, doğayı savunanlar mahkeme koridorlarında süründürülmektedir.
Bir ülkede ağacı savunmak suç, yağmayı savunmak yatırım sayılıyorsa; orada yalnızca ormanlar değil, vicdan da yanıyor demektir.
Depolarda, madenlerde, fabrikalarda alın teriyle çalışan işçilerin hali de bundan farklı değildir.
Emeği sömürülen, hak ettiği ücreti alamayan, güvencesizliğe, düşük ücrete, ağır çalışma koşullarına mahkûm edilen işçiler haklarını istediğinde karşılarında işveren kadar devleti de bulmaktadır.
Grev hakkı yasakla, sendikal mücadele gözaltıyla, hak arama tutuklamayla bastırılmak istenmektedir.
Peki, bu ülkede kim korunmaktadır?
Alın teri döken işçi mi, emeği sömüren patron mu?
Suyunu savunan köylü mü, dağı delen şirket mi?
Oyunu kullanan yurttaş mı, halk iradesine çöken güç mü?
Geçinemeyen emekli mi, ihalelerle zenginleşen yandaş mı?
Yanıtı herkes bilmektedir.
Bir yanda işsizlik, yoksulluk, çaresizlik ve umutsuzluk büyürken; öte yanda kamu kaynaklarıyla, ihalelerle, imtiyazlarla servetine servet katanların sayısı artmaktadır.
Halk yoksullaşırken birileri zenginleşiyor. Sofralar küçülürken kasalar büyüyor.
Çocuklar yatağa aç girerken, rant sofralarında kadehler kalkıyor.
İşte karanlık budur.
Karanlık yalnızca gece değildir.
Karanlık, adaletsizliğin sıradanlaşmasıdır.
Karanlık, yalanın haber, talanın kalkınma, baskının düzen, suskunluğun erdem sayılmasıdır.
Ama tarih bize şunu öğretmiştir:
Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, bir mumun ışığını yenemez.
O mum bazen bir işçinin grev pankartıdır.
Bazen bir annenin adliye kapısındaki bekleyişidir.
Bazen bir öğrencinin özgürlük talebidir.
Bazen bir köylünün ağacına sarılan elleridir.
Bazen bir gazetecinin gerçeği yazan kalemidir.
Bazen bir yurttaşın sandığa, emeğe, doğaya ve onuruna sahip çıkmasıdır.
Umut dediğimiz şey, gökten inen bir teselli değildir.
Umut, örgütlü halkın iradesidir.
Umut, yan yana gelen insanların çoğalan sesidir.
Umut, “ben ne yapabilirim?” sorusunu “biz ne yapabiliriz?” sorusuna dönüştüren bilinçtir.
Çünkü tek başına yakılan mum yolu gösterir; birlikte yakılan mumlar karanlığı dağıtır.
Bugün bize düşen, karanlığa alışmak değil, ona karşı ışık olmaktır.
Haksızlığa kızmak yetmez; haksızlığın karşısında durmak gerekir.
Yoksulluğa üzülmek yetmez; yoksulluğu yaratan düzeni sorgulamak gerekir.
Talana öfkelenmek yetmez; toprağı, suyu, ormanı savunanlarla omuz omuza vermek gerekir.
Tutuklamalara, baskılara, kayyımlara karşı yalnızca yakınmak yetmez; demokrasiye sahip çıkmak gerekir.
Uğur Mumcu’nun kaleminden öğrendiğimiz şey de budur: Gerçek, örgütsüz cesaretle değil; bilgiyle, emekle, dayanışmayla ve kararlılıkla savunulur.
Karanlığın karşısında tarafsızlık olmaz.
Ya suskunluğun gölgesinde kalırsınız ya da bir mum yakarsınız.
Ya talanın, baskının, yalanın düzenine alışır; “böyle gelmiş böyle gider” dersiniz ya da “hayır” dersiniz.
Hayır, bu ülkenin insanları çaresizliğe mahkûm edilemez.
Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün de dediği gibi "..umutsuz durumlar yoktur; umutsuz insanlar vardır."
Ve insan, umudunu örgütlediği gün yalnızca kendini değil, ülkesini de değiştirir.
O halde bugün bize düşen görev bellidir:
Karanlığa kızmakla yetinmeyeceğiz.
Bir mum yakacağız.
Işık olacağız.
Ses olacağız.
Yan yana geleceğiz.
Korkunun değil, cesaretin; suskunluğun değil, sözün; yalnızlığın değil, örgütlü mücadelenin safında duracağız.
Çünkü bu ülkenin karanlığa değil, ışığa ihtiyacı var.
Ve o ışık, beklediğimiz bir mucize değil.
Biziz!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Kumpasın Kasası, Rejimin Aynası 21 Mayıs 2026 Perşembe
- Kar Düzeni ve Susmayan Aileler 20 Mayıs 2026 Çarşamba
- 19 Mayıs: Bir Milletin Ayağa Kalkma Cümlesidir 19 Mayıs 2026 Salı
- Algının Saltanatı, İlkenin Cenazesi 18 Mayıs 2026 Pazartesi
- Belediyeye Çökme Rejimine Alışmayacağız 15 Mayıs 2026 Cuma
- Adaletin Susturulduğu Dava: Casusluk 14 Mayıs 2026 Perşembe
- Adalet En Çok İşçi Sınıfını İlgilendirir 13 Mayıs 2026 Çarşamba
- Affedilmeyen zafer 12 Mayıs 2026 Salı
- Dünün mağdurları günümüzün zalimleri mi? 08 Mayıs 2026 Cuma
- Terzi Fikri’nin Makası 07 Mayıs 2026 Perşembe