RECEP DURSUN'DAN KİTAP ANALİZ Kurmaysız dövüşmek!...
***
Bu memlekette “kurmay” kelimesi bol.
Kurmay heyetleri var… Kurmay akıllar var… Kurmay toplantılar var…
Her şey var da… “mücadele” kısmı, nedense, hep birilerinin sırtına yazılıyor.
Yücel Çiftçi’nin Kurmaysız Dövüşen Devrimciler’i, tam da buradan vuruyor.
Ne “zafer destanı” satıyor, ne “nostalji” pazarlıyor.
Bir dönemin sahici yükünü, kimin taşıdığını gösteriyor:
Köylerin, ilçelerin, nahiyelerin sesi…
Yoksul köylüler, hamallar, kadınlar, çocuklar…
Ve onları örgütlemeye çalışan, çoğu zaman “büyük plan”lardan çok “günlük hayat”la boğuşan insanlar.
İşte,Çiftçi’nin anlattığı yer, o parlak ışıkların aydınlatmadığı yer: Soğuk, yoksulluk, cezaevi, sürgün, kayıplar, yarım kalmış hayatlar ve buna rağmen ayakta kalmaya çalışan bir toplumsal bağ.
Bana göre kitabın ana teması şu:
“Kurmay”ın olmadığı yerde, insanın vicdanı kurmay oluyor.
Plan yok demiyorum.
Akıl yok demiyorum.
Ama “kurmay” dediğin şey bizde çoğu zaman şuna dönüşüyor:
Sorumluluğu yukarıya, bedeli aşağıya yıkmanın şık adı.
Oysa burada anlatılan mücadelede “kazanan” yok.
Büyük bir cümle bu.
Çünkü bizim memlekette herkes kazandığını anlatır; kimse kaybettiğini konuşmaz.
Herkes “milli irade” diye bağırır; kimse “insani bedel” diye fısıldamaz.
Çiftçi’nin metni, tam tersini yapıyor: Rahatlatmıyor; rahatsız ediyor.
“Ne yaşandı, ne öğrenildi?” sorusunu merkeze alıyor; hatayı da, yanılgıyı da halının altına süpürmeden, geçmişi parlatmadan anlatma iddiası taşıyor.
Bu yüzden “kurmaysız” kelimesi, sadece örgütsel bir sıfat değil.
Bir ahlak meselesi.
Kurmaysız dövüşenler…
Yani kariyer planı olmayanlar.
Yani ihaleye girmeyenler.
Yani “yarın bir yere atanır mıyım” diye hesap yapmayanlar.
Yani CV’sine “mücadele” yazıp Linkedin’de parlatmayanlar.
Bugün bize en pahalıya satılan şey de bu zaten: “Kazanıyoruz” hissi.
Oysa bazı dönemler vardır, insan “kazanmak” için değil, “insan kalmak” için direnir.
İşte bu kitap, o insan kalma halini anlatıyor.
Bir de hafıza meselesi var.
Bizde hafıza tehlikelidir.
Çünkü hafıza, hesabı çağırır.
Hafıza, “kim ne yaptı” diye sorar.
Hafıza, “kim nerede durdu” diye yoklar.
O nedenle bizde tarih, çoğu zaman, “unutma sanatı”dır.
Kurmaysız Dövüşenler ise “hatırlama ısrarı.”
İsim isim… yüz yüz… hikâye hikâye…
Bir kuşağın ortak anlatısı gibi kuruluyor; bireysel hatırayı kolektif hafızaya bağlamaya çalışıyor.
Bugün de aynı soruya geliyoruz:
Bu ülkede “mücadele” kimin omzunda?
Sokakta yürürken güvenlik kaygısı yaşayanın mı?
Tarlada, depoda, şantiyede çalışanların mı?
Geçinemeyenin mi?
Okulda, hastanede, adliyede sıkışanın mı?
Yoksa…
Hep “kurmay” konuşup, hiç “hamal” görmeyenlerin mi?
Çiftçi’nin kitabı, bize şunu söylüyor (benim okuduğum ana damar bu):
Mücadele, konuşma kürsüsünde değil; hayatın tam ortasında verilir.
Ve çoğu zaman “kurmay”lar, o hayatın ortasında yoktur.
Şimdi biri çıkıp “eee o zaman ne yapalım” diye sorarsa…
Şunu yapalım:
Önce hafızayı ciddiye alalım.
Sonra, “kahramanlık” yerine “sorumluluk” konuşalım.
En sonunda da, kurmay aklına tapmadan, sahici insan emeğine saygı duyalım.
Çünkü memleketin en büyük kaybı, ideoloji değil…
İnsan.
Ve insan kaybedildikçe, her “kazanıyoruz” cümlesi, biraz daha yalan!..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Unutmadık unutturmayız 24 Ocak 2026 Cumartesi
- Aynı çağ, iki adam, iki ekim devrimi 23 Ocak 2026 Cuma
- Delikanlılık filtreyle ölçülmez!.. 22 Ocak 2026 Perşembe
- Suriye'de neler oluyor 21 Ocak 2026 Çarşamba
- Hrant, güvercinin kalbi 20 Ocak 2026 Salı
- İran!.. 19 Ocak 2026 Pazartesi
- Silivri'nin dili, şüphe!.. 17 Ocak 2026 Cumartesi
- İmamoğlu ve Diploma Davası!.. 16 Ocak 2026 Cuma
- Adalet ölürse!.. 15 Ocak 2026 Perşembe
- Korku düzeni: Filler ve insanlar! 14 Ocak 2026 Çarşamba