HANİ METRODA SORUN YOKTU... Kurumlar ile yüklenici sorumluluktan kurtulamaz!..

31 Mart 2026 06:44
Zinnur Büyükgöz’ün şehir ve bölge planlama kökenli bir isim olması, dosyayı sıradan belediyecilik eleştirisinin dışına çıkarır.

**

Gebze’de 29 Ekim 2025 tarihinde Arslan Apartmanı’nın çökmesi sonucu bir anne, bir baba ve iki çocuğun yaşamını yitirdiği olay, artık sıradan bir yapı güvenliği tartışması olmaktan çıkmıştır.

CHP Kocaeli Milletvekilleri Nail Çiler ve Prof. Dr. Muhip Kanko'nun ilk günden itibaren olayın gündemden düşmemesi için her türlü girişim ve açıklamalar yapması ve konunun gündemden düşmemesi için sağladıkları katkılarından dolayı kendilerine teşekkür ederiz.

Basına da yansıdığı gibi olayın hemen akabinde Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 2 bin 229 binayı kontrol ettiklerini, önlem almalarını gerektiren bir deformasyon görmediklerini, tünelde “en ufak deformasyon, çatlak ve su sızıntısı” olmadığını söylemişti.

Bu çizgi, basına da “metroyla hiçbir ilgisi yok” şeklinde yansıdı.

Ancak basına yeni yansıyan bilirkişi raporu, bu savunma dilinin tam tersine işaret ediyor.

Basına yansıyan bilirkişi raporunda, göçmenin yalnızca klasik anlamda taşıyıcı sistem zaafıyla değil; Gebze ve Kocaeli Büyükşehir Belediyelerinin CHP'li Meclis Üyesi Ahmet Kadı'nın çöken bina üzerinde sıcağı sıcağına yaptığı incelemeler sonucu ilk günlerde de ifade ettiği gibi metro imalatının etkisiyle gelişen zemin boşluğu, gevşemesi ve hacim kaybıyla bağlantılı olduğu, ayrıca yapının Eylül 2025 itibarıyla en az “orta-yüksek hasar” düzeyinde değerlendirilmesi ve acilen boşaltılması gerektiği aktarılmıştır.

İşte hukuk tam burada başlar.

Çünkü “tünelde sorun yok” cümlesi, hukuken beraat cümlesi değildir.

Çatlak yoktu” demek, “özen yükümlülüğü ihlal edilmedi” demek değildir.

Deformasyon görmedik” demek, “ölüm neticesi öngörülemezdi” anlamına gelmez.

Ceza hukukunun baktığı yer, tünelin itibarını korumak değildir. Ceza hukukunun baktığı yer, öngörülebilir bir tehlike karşısında insan hayatını korumaya elverişli tedbirlerin alınıp alınmadığıdır.

Bu dosyada hukuki çekirdek budur.

Eğer yapıdaki hasar emareleri ortaya çıkmışsa, deplasmanlar artmışsa, çatlaklar bildirilmişse, kolonlarda deformasyon ihbar edilmişse, riskli yapı statüsünü düşündürecek teknik göstergeler oluşmuşsa ve bütün bunlara rağmen tahliye, kullanımın durdurulması ya da etkili koruyucu önlemler işletilmemişse, burada en azından taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma bakımından ciddi bir isnat alanı doğar.

Eğer risk öngörülmüş ama “bir şey olmaz” rahatlığıyla gereği yapılmamışsa, bazı aktörler yönünden tartışma bilinçli taksir düzeyine kadar gider.

Metroda çatlak yoktu, o hâlde illiyet bağı yoktur” savunması ilk bakışta kulağa düzenli gelebilir. Ama hukuken eksiktir. Çünkü illiyet bağı, tek bir fiziksel belirtiye indirgenmez.

Tünel kaplamasının kendi bütünlüğünü koruması başka şeydir; onun üst kotlarında zemin davranışının bozulması, gevşeme, hacim kaybı ve boşluk gelişmesi başka şeydir.

Bilirkişi raporuna yansıyan çerçevede de mesele zaten budur: göçen yapının P7 orta peron tünelinin üstüne denk geldiği, sondajlarda tünel üst kotlarında aşırı gevşeme ve yer yer boşluk bulunduğu, metro kazısı ile yapıdaki deplasman artışının paralellik gösterdiği aktarılmaktadır.

Bu durumda metro imalatı ile ölüm neticesi arasında ciddi biçimde tartışılması gereken bir nedensellik zinciri vardır.

Birinci sorumluluk halkası, doğal olarak yüklenici ve onun teknik organizasyonudur.

Kazıyı yapan, çevre yapı güvenliğini izlemek zorunda olan, risk sınıflandırmasını ve deplasman takibini yürütmesi gereken, gerekli enjeksiyon ve koruyucu mühendislik tedbirlerini zamanında almakla yükümlü bulunan asli grup orasıdır.

Basına yansıyan bilirkişi değerlendirmesinde de proje müdürü ve ilgili teknik personelin “birinci derecede etkili” sorumlu sayıldığı aktarılıyor.

Bu, hukuken şu soruyu doğurur: Teknik risk biliniyor veya bilinmesi gerekiyor idiyse, ölüm neticesini önlemeye elverişli tedbirler neden zamanında alınmadı?

İkinci halka, denetim ve müşavirlik zinciridir.

Türkiye’de denetim çoğu zaman imza faaliyeti gibi algılanıyor. Oysa büyük altyapı projelerinde denetim, şekli bir prosedür değildir; riskin fark edilmesini, değerlendirilmesini ve koruyucu tedbirlerin fiilen işletilmesini sağlama yükümlülüğüdür.

Riskli bir yapının tahliye veya kullanım kısıtlaması gerektirecek seviyeye geldiği anlaşılabilir durumda iken bu yönde etkin denetim yapılmamışsa, bu yalnızca idari eksiklik değil, somut role göre ihmali davranışla neticeye katkı olarak da tartışılır.

Üçüncü halka belediyedir.

Ve burada mesele daha da ağırdır. Gebze Belediye Başkanı Zinnur Büyükgöz’ün belediyenin resmî biyografisine göre şehir ve bölge planlama kökenli, aynı alanda yüksek lisans yapmış, teknik ve idari görevler üstlenmiş bir isim olması, dosyayı sıradan belediyecilik eleştirisinin dışına çıkarır.

Bu bilgi tek başına suç isnadı doğurmaz; fakat şunu açıkça gösterir: Karşımızda kent riski, planlama, yapı güvenliği ve kamusal önlem dili bakımından konuya yabancı bir yönetim profili yoktur.

Tam da bu nedenle hukuki soru sadece “belediye personeli ne yaptı” değildir.

Asıl soru şudur: Risk bilgisi belediye hiyerarşisine ne zaman girdi ve buna rağmen hangi işlem yapılmadı?

Çünkü belediye, cenazeye katılan kurum değildir yalnızca.

Belediye, risk ortaya çıktığında geçici tahliye kararı alabilen, kullanımı durdurabilen, kamu güvenliği için idari tedbir uygulayabilen makamdır.

Eğer belediyeye çatlak, deformasyon, taşıyıcı sistem hasarı veya oturulamazlık emareleri intikal etmiş ve buna rağmen etkin idari refleks gösterilmemişse, burada yalnızca alt kademe teknik personelin değil, karar alma zincirinin bütünü tartışılır.

Ceza sorumluluğu şahsidir; evet. Ama bu ilke, üst kademeyi otomatik dokunulmazlık zırhına dönüştürmez. Risk bilgisi yukarıya çıkmışsa ve buna rağmen işlem yapılmamışsa, soruşturma hiyerarşiyi de izlemek zorundadır.

Siyasal açıklamaların kendisi her zaman suç oluşturmaz. Ama soruşturma sürerken, bilirkişi incelemesi tamamlanmamışken, teknik tartışma açıkken “sorun yok” hattında ısrar etmek, fiilen bir kurumsal koruma refleksi yaratır.

Bu refleks bazen dosyanın maddi hakikatini gölgeler, bazen alt kademe görevlilere sessiz bir yön çizer, bazen de kamuoyuna peşin hüküm pompalar.

Daha sonra dosyaya giren teknik tespitler bu açıklamalarla çelişiyorsa, bu kez hukuk başka bir soruyu gündeme getirir: Bu kadar erken kurulan kesin inkâr, hangi teknik veriye dayanıyordu?

İdare hukuku bakımından tablo daha da açıktır.

Eğer kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında çevre yapı güvenliği gerektiği gibi sağlanmamış, ihbarlar etkili biçimde değerlendirilmemiş, risk sınıflandırmasına uygun önleyici ve koruyucu tedbirler işletilmemiş ve bunun sonucunda ölüm meydana gelmişse, burada ilgili idareler yönünden açık bir hizmet kusuru ve buna bağlı tazmin sorumluluğu doğar.

Bu sorumluluk, ceza davasının sonucuna bire bir bağlı değildir.

Ceza dosyasında beraat ihtimali bulunsa bile, idarenin organizasyon kusuru, geç müdahalesi, koordinasyon zaafı ve denetim yetersizliği nedeniyle ayrıca sorumluluğu gündeme gelebilir.

Sonuç basittir ama ağırdır:

Bu dosyada mesele bir binanın neden çöktüğü kadar, öngörülebilir bir ölüm neticesinin neden önlenmediğidir.

Bu dosyada mesele yalnızca beton değildir.

Mesele özen yükümlülüğüdür,illiyet bağıdır,ihmaldir.

Mesele kamu gücünün projeyi mi, insanı mı koruduğudur.

Eğer bilirkişi raporuna yansıyan bulgular yargılama sürecinde de doğrulanırsa, bu olay “talihsiz bir facia” olarak değil; yüklenici, denetim zinciri, belediye ve ilgili kamu aktörleri bakımından çok katmanlı ceza ve idare hukuku sorumluluğu doğuran öngörülebilir neticenin önlenmemesi dosyası olarak anılacaktır.

Ve o aşamadan sonra hiç kimse şu cümlenin arkasına saklanamaz:

Metroda sorun yoktu.”

Çünkü hukuk, tünele değil, yiten canlara bakar!..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
X