Çözüm Süreci mi, Tercih Süreci mi – 4 Mesele kelime değil. Zihniyet
**
Dün urgan sallayanların bugün “kurucu irade” diye dolaşması, memleketin demokratikleştiğini değil, iktidarın dil değiştirerek aynı tahakkümü sürdürdüğünü gösteriyor.
Devlet partiye, hukuk sopaya, vatandaş tebaaya çevrilirse; adı istikrar değil, usul usul kurulan otoriterlik olur.
Bir dönem bu memlekette meydanlarda urgan gezdiriliyordu.
Siyaset, akılla değil hınçla yapılıyordu.
Dün darağacının gölgesinde siyaset yapanlar, bugün barışın şiirini okuyor.
Dün çatışmadan beslenenler, bugün uzlaşmanın bilirkişisi kesiliyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Bu dönüşüm müdür?
Yoksa değişen sadece ambalaj mı?
Çünkü mesele kelime değil.
Mesele zihniyet.
Bir ülkede iktidarın zihniyeti değişmedikçe, kullanılan kavramların cilası sadece vitrini parlatır, çürümeyi gizlemez.
Birinci hikâye “artık ülkemizin her ferdini partimizin bir üyesi olarak görüyorum.”
cümlesinde saklı.
Demokrasi açısından bakarsan, tüyler ürpertici.
Çünkü demokrasilerde vatandaş, herhangi bir partinin doğal uzantısı değildir.
Devlet, iktidarın çiftliği değildir.
Millet, liderin zimmetli kitlesi değildir.
Vatandaş; hakkı olan, itiraz edebilen, eşit olan, devlete değil hukuka bağlı bireydir.
Ama otoriter akıl böyle düşünmez.
O, devleti ele geçirince kendini devlet sanır.
Sandıktan çıkınca memleketin tapusunu aldığını zanneder.
Oy oranını hukuk üstü yetki belgesi gibi görür.
Sonra da milleti, yurttaşlar topluluğu olarak değil, hizaya girmesi gereken kalabalık olarak okumaya başlar.
İşte bugünkü siyasi iklim tam budur.
Devletle parti arasındaki çizgi siliniyor.
Kamu gücü ile siyasal menfaat birbirine karışıyor.
Yargı ile intikam, denetim ile cezalandırma, yönetim ile tahakküm aynı torbaya dolduruluyor.
Buna da “ileri demokrasi”, “istikrar”, “milli irade”, “yerli ve milli duruş” falan deniyor.
İnsanın aklına şu geliyor:
Çevreyi, ormanı, toprağı, zeytinliği savunan insanlar patronun şikâyetiyle gözaltına alınıyor.
Emeğinin hakkını arayan sendikacılar holdinglerin huzurunu kaçırdığı için suçlu muamelesi görüyor.
Gazeteci, haber yaptığı için değil sanki gerçeği hatırlattığı için cezalandırılıyor.
Muhalefet belediyeleri, yargı marifetiyle tasfiye ediliyor.
İktidara katılanın geçmişi bir anda aklanıyor, iktidara itiraz edenin bugünü bile suç dosyası sayılıyor.
Bütün bunlar tesadüf mü?
Olur mu?
Bu kadar tesadüf, meteoroloji raporunda bile çıkmaz.
Bu, sistem.
Tek adam rejiminin çalışma usulü bu.
Önce hukuku eğiyorsun.
Sonra kurumları şahsileştiriyorsun.
Sonra itirazı suçlaştırıyorsun.
Sonra korkuyu sıradanlaştırıyorsun.
Devlet Bahçeli’nin siyasi çizgisindeki o meşhur 180 derecelik dönüş de bu tablonun en çarpıcı simgelerinden biri.
Ama “dönüş” deyince insanın aklına fikir değişikliği geliyor.
Burada gördüğümüz dönüş fikir değişikliği değil, gücün merkezine göre pozisyon alışın ideoloji diye pazarlanmasıdır.
Dün başka türlü konuşup bugün tam tersini söylemek, eğer hiçbir ilkesel muhasebe içermiyorsa; bu siyasette esneklik değil, ilkenin yerini hesabın almasıdır.
Türkiye’nin derdi de tam burada başlıyor zaten.
İlke küçülüyor, hesap büyüyor.
Hukuk küçülüyor, sadakat büyüyor.
Liyakat küçülüyor, bağlılık büyüyor.
Vatandaş küçülüyor, biat büyüyor.
Sonra ne oluyor?
Memleket Ortadoğululaşıyor.
Buradaki mesele coğrafya değil.
Zihniyet.
Kurumların kişilere bağlandığı, yasaların keyfe göre eğilip büküldüğü, muhalefetin tehdit sayıldığı, eleştirinin ihanet muamelesi gördüğü, yoksulluğun kader, zenginliğin maharet diye pazarlandığı bir düzen...
İşte o düzenin adı modern devlet olmaz.
Olsa olsa makyajlı çürüme olur.
Bakın ekonomiye.
Bir ülkenin ekonomisi yalnızca faizle, kurla, rezervle açıklanmaz.
Ekonomi aynı zamanda bir hukuk rejimidir.
Mülkiyet hakkına güven yoksa yatırım gelmez.
Mahkemeye güven yoksa sözleşmenin hükmü eksilir.
Kurumlara güven yoksa piyasa rasyonel davranmaz.
İhale hukuku delik deşik olmuşsa rekabet değil rant büyür.
Devletin kapısı liyakate değil referansa açılıyorsa üretim değil yandaşlık gelişir.
Bugün bu ülkede yoksulluk sadece cebin sorunu değil, rejimin sonucudur.
Enflasyon sadece fiyat etiketi değil, kurumsuzluğun faturasıdır.
İşsizlik sadece ekonomik veri değil, gençliğin geleceğe küstürülmesidir.
Beyin göçü sadece bireysel tercih değil, memleketin kendi evladına “burada sana yer yok” demesidir.
Bütün bunlar olurken iktidar ne yapıyor?
Bir yandan yeni Anayasa nutku.
Bir yandan eski hukuksuzluk pratiği.
Bir yandan barış söylemi.
Bir yandan her itirazı bastırma refleksi.
Bir yandan kucaklaşma edebiyatı.
Bir yandan operasyon siyaseti.
Yani memlekete aynı anda hem ninni söylüyorlar, hem cüzdanını boşaltıyorlar.
Otoriterlik artık eskisi gibi postal sesiyle gelmiyor.
Takım elbiseyle geliyor.
Yönetmelikle geliyor.
Savcılık yazısıyla geliyor.
Vergi denetimiyle geliyor.
Kayyum kararıyla geliyor.
Televizyon ekranındaki tek seslilikle geliyor.
Sosyal medyada açılan soruşturmayla geliyor.
Bazen de sadece şu fikirle geliyor:
“Boş ver, başıma iş almayayım.”
Bir toplum için en ağır yenilgi insanların fikrini kaybetmesi değil,fikrini saklamayı öğrenmesidir.
Sorun sadece bir parti değildir.
Sorun sadece bir lider değildir.
Sorun, devletin denetimsiz biçimde kişiselleşmesidir.
Sorun, hukukun iktidarı sınırlayan çerçeve olmaktan çıkarılıp iktidarı koruyan aparata çevrilmesidir.
Sorun, vatandaşın hak öznesi değil yönetilecek kalabalık sayılmasıdır.
Dolayısıyla çözüm de sloganla değil, yapı ile gelir.
Gerçek kuvvetler ayrılığı.
Bağımsız yargı.
Tarafsız bürokrasi.
Güçlü meclis.
Özgür basın.
Sendikal güvence.
Üniversite özerkliği.
Şeffaf kamu ihale rejimi.
Yerel yönetim iradesine saygı.
Uluslararası hukuk normlarına bağlılık.
Ve hepsinden önemlisi, seçmenin sadece seçim günü değil, her gün yurttaş olduğunun kabulü.
Bu ülkenin ihtiyacı, bir partinin bütün toplumu kendi üyesi gibi görmesi değil; devletin bütün toplumu eşit yurttaş olarak görmesidir.
Aradaki fark medeniyet farkıdır.
Birinde sadakat aranır.
Öbüründe hak tanınır.
Birinde lider konuşur, toplum susar.
Öbüründe toplum konuşur, devlet dinler.
Birinde anayasa iktidarın üstünü örten battaniyedir.
Öbüründe anayasa vatandaşın sırtını dayadığı duvardır.
Bugün Türkiye yol ayrımındadır.
Ya parti devleti daha da koyulaşacak...
Ya hukuk devleti yeniden kurulacak.
Ya yoksulluk, korku ve umutsuzluk normalleştirilecek...
Ya adalet, refah ve ortak gelecek duygusu yeniden üretilecek.
Ya millet birbirine şüpheyle bakan kümelere ayrılacak...
Ya eşit yurttaşlıkta buluşacak.
Çünkü memleketin asıl kurucu iradesi saray koridorlarında değil, halkın vicdanındadır.
Ne urgan o vicdanı sonsuza kadar susturabilir,
ne rozet o vicdanın yerine geçebilir,
ne de “barış zemini” lafı, adaletsizliğin üstünü ebediyen örtebilir.
Devlet, partiye dönüştüğü gün küçülür.
Hukuk, sopaya dönüştüğü gün çürür.
Siyaset, memleketi korumak yerine koltuğu korumaya başladığı gün yozlaşır.
Ve o gün vatandaş şunu anlar:
Sorun artık kim iktidarda meselesi değildir.
Sorun, iktidarın devleti ne hale getirdiği meselesidir.
Türkiye’nin önündeki soru herkes iktidar partinin üyesi mi sayılacak,yoksa herkes cumhuriyetin eşit yurttaşı mı olacak?
Tarih, bu soruya verilen cevaba göre yazılacak..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Yağmur duasına bütçe, bilime kuraklık 25 Nisan 2026 Cumartesi
- Güçlü lider masalı, monarşi tavsiyesi 24 Nisan 2026 Cuma
- Sandıkta yenemeyenin, yargı eliyle CHP’yi bölme operasyonu... 23 Nisan 2026 Perşembe
- Memleketin pası. Halkın teri. Devletin suskunluğu 22 Nisan 2026 Çarşamba
- Çocukları Susturanlar, Memleketi Çürütür 20 Nisan 2026 Pazartesi
- Mecburi üyelik 16 Nisan 2026 Perşembe
- Urgan Gitti, Kurucu İrade Geldi: Bahçeli 15 Nisan 2026 Çarşamba
- Çözüm süreci mi. Hesap süreci mi (1) 14 Nisan 2026 Salı
- Adaletin terazisi kırıldıysa, zincirin sesi büyür 13 Nisan 2026 Pazartesi
- Sandık nasıl kurtulur? 10 Nisan 2026 Cuma